İçeriğe atla
Vâkıa 74Cüz 27 · Sayfa 536

Vâkıa Sûresi 74. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Fesebbih bismi rabbike-l'azîm(i)

O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).

Vâkı'a Sûresi

(56/71-74) Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık. O hâlde, Oyüce Rabbinin adını tesbih et.


Âyette, özellikle çöl gibi ıssız bölgelerde yolculuk yapanların (mukvîn) iki ağacı birbirine sürterek ateş elde etmelerine işaret edilmekte; bu imkânın insan için ilâhî bir lütuf olduğu hatırlatılmaktadır. Çöl yolcularının ayrıca zikredilmesi, ateşe en fazla muhtaç olanların onlar olması sebebiyledir. Zira ateş, onların soğuktan korunmaları, yırtıcı hayvanlardan sakınmaları, yiyeceklerini pişirmeleri ve elbiselerini kurutmaları için hayati bir ihtiyaçtır. Bu yönüyle ateş, yalnızca geçici bir fayda değil; insan hayatının devamını sağlayan temel bir nimettir.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında ise ateş örneği, yanma ve ışık olgusunun insan hayatındaki merkezi yerine ve ateşin kontrol altına alınmasının medeniyetin teşekkülündeki rolüne dikkat çeker. Ancak bağlam itibarıyla asıl vurgu, Allah’ın insanlara verdiği nimetler üzerinde tefekkür edilmesi ve buradan hareketle O’nun öldükten sonra diriltmeye de kâdir olduğu sonucuna ulaşılmasıdır. Nitekim ateşe elverişli ağacın yaratılışı bedenlerin yaratılışına; ateşin ortaya çıkışı ise ruhların bedenlere iadesine bir misal olarak sunulmuştur. (Kurân Yolu, 5/226-227; İbn Berrecân, Tefsîr, 5/277) Bu noktada, dirilişi inkâr ederek ilâhî kudreti küçümseyenlere karşı Hz. Peygamber’e, “Rabbinin adını tesbih et” buyruğu yöneltilmiştir. Bu emir, Allah’ın azametini yüceltme olduğu kadar, inkâr ve şirkin taşıdığı büyük cüret ve nankörlüğe karşı bir uyarı mahiyetindedir. Zira insan hayranlık uyandıran ya da şaşkınlık veren bir durumla karşılaştığında “Sübhânallah” diyerek tepki verir. Burada da inkârcıların, apaçık kudret delilleri karşısındaki körlüğü ve küstahlığı karşısında, Peygamber’e Allah’ı tesbih etmesi emredilerek bu tutumun ne derece hayret verici olduğu vurgulanmaktadır. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 9/230) Tasavvufî anlamda bu âyet-i kerîme, Hak yoluna sülûk eden sâdık ve samimi sâlikin kalbinde irade, talep ve iştiyak çakmağıyla tutuşturulan aşk ateşine işaret eder. Bu ateş, zikrin hararetiyle kalpte alevlenen ilâhî muhabbettir. Sâlikin bâtınında yanan aşk ateşi, onu hem hakikate karşı uyaran bir ikaz hem de vuslata taşıyan bir azık hükmündedir.

Bu ateşin “ağacı”, kalbin derinliklerinde yeşeren ve insanı Hak yolculuğuna sevk eden istidat ve kabiliyettir. Sâlik bu ağacı bizzat var edemez; yalnızca nefsini tezkiye ederek ona elverişli bir zemin hazırlar. Onu inşâ eden ve ateşi tutuşturan ise bizzat Hakk’ın kendisidir. Kurbiyet yolunda ilerleyenler bu ateşle ısınır; onun hararetiyle pişer, benlik tortularından arınır ve kemâle ererler. Nitekim denildiği gibi:

Sevgilinin muhabbeti âşıklar için ateştir;

Müştakların varlığını yakar, kül eder.

Âyetteki “Rabbinin ismiyle tesbih et” emri ise işârî bakımdan benliğin devreden çıkarılmasını ifade eder. Zira kulun kendi tasavvuru, kendi sözü ve kendi övgüsü yetersizdir. Hakiki tesbih ancak ilâhî isimle gerçekleşir; bu da sâlikin mânâsını inşâ eden bir hâle dönüşür. Bu sebeple tesbih, yalnızca dilde kalan bir zikir değil; kalbi, aklı ve hâli kuşatan bütüncül bir yöneliş olur.

Bu çerçevede İbn Atâ’ya göre Allah Teâlâ, kulun tesbihine veya herhangi bir ibadetine muhtaç olmaktan münezzehtir. Ancak Cenâb-ı Hak, nefislerini temizlemeleri ve kemâle ermeleri için kullarına kendisini tesbih etmelerini emrederek onları şereflendirmiştir. Zira “Azîm” ismi, O’nun celâlinin yaratılmışların övgüsüne ve mahlûkatın tasvirine sığmayacak derecede yüce olduğunu ifade eder.

Neticede Hakk’ın âfâk ve enfüsteki âyetleri karşısında ruh kuvvet bulur; akıl istikamet kazanır, kalp huşû ile yumuşar. Böylece sâlik, nefsin iddilarından sıyrılarak ubûdiyetle boyun büker; benlikten kurtulup ilâhî azamet karşısında tevazu ve teslimiyete ulaşır. Bu hâl, aşk ateşiyle başlayan yolculuğun, tesbihle kemâle eren neticesidir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/84; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/507)


Âyet 75-76

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)