Fesebbih bismi rabbike-l'azîm(i)
O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.
Vâkıa Suresi'nin 74. ayeti, Allah'ın azametini vurgulayarak O'nu tesbih etme emrini içermektedir. Ayet, 'tesbih', 'Rab' ve 'azim' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi yüceliği ve kulluk bilincini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tesbih' kelimesinin asıl anlamının 'hızla gitmek' olduğunu belirtir ve Allah'ı tesbih etmenin, O'nu noksan sıfatlardan uzak tutarak yüceliğini süratle anmak ve O'na ibadet etmek olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'tesbih', Rabbin azametini idrak ederek O'nu her türlü eksiklikten arındırma ve övgüyle anma eylemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tesbih'i 'tenzih' ve 'tazim' olarak açıklar. Ayetteki 'fesebbih' emri, Rabbin azametine karşılık olarak O'nu her türlü noksanlıktan arındırma ve yüceltme mecazını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'daki temel anlamının Allah'ı yüceltmek ve O'nun mutlak aşkınlığını ifade etmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanım, 'azim' sıfatıyla birlikte, Allah'ın eşsiz büyüklüğü karşısında O'nu her türlü beşerî sınırlamadan tenzih etme eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi kademe kademe kemale erdirmek' anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun yaratma, rızıklandırma, yönetme ve terbiye etme sıfatlarını kapsar. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, muhatabın üzerinde tasarruf sahibi olan, onu yetiştiren ve koruyan ilahi gücü işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin 'malik, seyyid, mürebbi, muslih' gibi birçok anlamı barındırdığını ifade eder. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, hem yaratıcı hem de kullarını terbiye edip kemale erdiren, onlara sahip olan ilahi otoriteyi vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, koruyucu, besleyici ve hükmedici rolünü ifade eden merkezi bir terim olduğunu belirtir. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve kulları üzerindeki terbiye edici gücünü vurgulayarak, O'na yönelme ve O'nu tesbih etme emrinin temelini oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azim' kelimesini 'büyük, yüce' olarak açıklar. Ayetteki 'el-Azîm' sıfatı, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz büyüklüğünü, kudretini ve yüceliğini ifade eder. Bu büyüklük, O'nu tesbih etme emrinin gerekçesini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azim' kelimesinin 'büyüklük, yücelik, şeref' anlamlarına geldiğini ve Allah için kullanıldığında O'nun mutlak azametini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-Azîm' sıfatı, Rabbin her türlü tasavvurun ötesindeki yüceliğini ve kudretini vurgulayarak, O'nu tesbih etmenin önemini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azim' kelimesinin Kur'an'da Allah'ın sonsuz kudretini, yüceliğini ve şanını ifade eden temel sıfatlardan biri olduğunu belirtir. Bu ayette 'Rabbinin' kelimesiyle birlikte kullanılması, tesbihin, O'nun bu eşsiz azametine layık bir şekilde yapılması gerektiğini vurgular.
Vâkı'a Sûresi
(56/71-74) Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık. O hâlde, Oyüce Rabbinin adını tesbih et.
Âyette, özellikle çöl gibi ıssız bölgelerde yolculuk yapanların (mukvîn) iki ağacı birbirine sürterek ateş elde etmelerine işaret edilmekte; bu imkânın insan için ilâhî bir lütuf olduğu hatırlatılmaktadır. Çöl yolcularının ayrıca zikredilmesi, ateşe en fazla muhtaç olanların onlar olması sebebiyledir. Zira ateş, onların soğuktan korunmaları, yırtıcı hayvanlardan sakınmaları, yiyeceklerini pişirmeleri ve elbiselerini kurutmaları için hayati bir ihtiyaçtır. Bu yönüyle ateş, yalnızca geçici bir fayda değil; insan hayatının devamını sağlayan temel bir nimettir.
Daha geniş bir açıdan bakıldığında ise ateş örneği, yanma ve ışık olgusunun insan hayatındaki merkezi yerine ve ateşin kontrol altına alınmasının medeniyetin teşekkülündeki rolüne dikkat çeker. Ancak bağlam itibarıyla asıl vurgu, Allah’ın insanlara verdiği nimetler üzerinde tefekkür edilmesi ve buradan hareketle O’nun öldükten sonra diriltmeye de kâdir olduğu sonucuna ulaşılmasıdır. Nitekim ateşe elverişli ağacın yaratılışı bedenlerin yaratılışına; ateşin ortaya çıkışı ise ruhların bedenlere iadesine bir misal olarak sunulmuştur. (Kurân Yolu, 5/226-227; İbn Berrecân, Tefsîr, 5/277) Bu noktada, dirilişi inkâr ederek ilâhî kudreti küçümseyenlere karşı Hz. Peygamber’e, “Rabbinin adını tesbih et” buyruğu yöneltilmiştir. Bu emir, Allah’ın azametini yüceltme olduğu kadar, inkâr ve şirkin taşıdığı büyük cüret ve nankörlüğe karşı bir uyarı mahiyetindedir. Zira insan hayranlık uyandıran ya da şaşkınlık veren bir durumla karşılaştığında “Sübhânallah” diyerek tepki verir. Burada da inkârcıların, apaçık kudret delilleri karşısındaki körlüğü ve küstahlığı karşısında, Peygamber’e Allah’ı tesbih etmesi emredilerek bu tutumun ne derece hayret verici olduğu vurgulanmaktadır. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 9/230) Tasavvufî anlamda bu âyet-i kerîme, Hak yoluna sülûk eden sâdık ve samimi sâlikin kalbinde irade, talep ve iştiyak çakmağıyla tutuşturulan aşk ateşine işaret eder. Bu ateş, zikrin hararetiyle kalpte alevlenen ilâhî muhabbettir. Sâlikin bâtınında yanan aşk ateşi, onu hem hakikate karşı uyaran bir ikaz hem de vuslata taşıyan bir azık hükmündedir.
Bu ateşin “ağacı”, kalbin derinliklerinde yeşeren ve insanı Hak yolculuğuna sevk eden istidat ve kabiliyettir. Sâlik bu ağacı bizzat var edemez; yalnızca nefsini tezkiye ederek ona elverişli bir zemin hazırlar. Onu inşâ eden ve ateşi tutuşturan ise bizzat Hakk’ın kendisidir. Kurbiyet yolunda ilerleyenler bu ateşle ısınır; onun hararetiyle pişer, benlik tortularından arınır ve kemâle ererler. Nitekim denildiği gibi:
Sevgilinin muhabbeti âşıklar için ateştir;
Müştakların varlığını yakar, kül eder.
Âyetteki “Rabbinin ismiyle tesbih et” emri ise işârî bakımdan benliğin devreden çıkarılmasını ifade eder. Zira kulun kendi tasavvuru, kendi sözü ve kendi övgüsü yetersizdir. Hakiki tesbih ancak ilâhî isimle gerçekleşir; bu da sâlikin mânâsını inşâ eden bir hâle dönüşür. Bu sebeple tesbih, yalnızca dilde kalan bir zikir değil; kalbi, aklı ve hâli kuşatan bütüncül bir yöneliş olur.
Bu çerçevede İbn Atâ’ya göre Allah Teâlâ, kulun tesbihine veya herhangi bir ibadetine muhtaç olmaktan münezzehtir. Ancak Cenâb-ı Hak, nefislerini temizlemeleri ve kemâle ermeleri için kullarına kendisini tesbih etmelerini emrederek onları şereflendirmiştir. Zira “Azîm” ismi, O’nun celâlinin yaratılmışların övgüsüne ve mahlûkatın tasvirine sığmayacak derecede yüce olduğunu ifade eder.
Neticede Hakk’ın âfâk ve enfüsteki âyetleri karşısında ruh kuvvet bulur; akıl istikamet kazanır, kalp huşû ile yumuşar. Böylece sâlik, nefsin iddilarından sıyrılarak ubûdiyetle boyun büker; benlikten kurtulup ilâhî azamet karşısında tevazu ve teslimiyete ulaşır. Bu hâl, aşk ateşiyle başlayan yolculuğun, tesbihle kemâle eren neticesidir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/84; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/507)