İçeriğe atla
Vâkıa 7Cüz 27 · Sayfa 534

Vâkıa Sûresi 7. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Ve kuntum ezvâcen śelâśe(ten)

(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.

Vâkı'a Sûresi

Yeryüzü, üzerindeki dağlar, mamur beldeler ve bütün yapılarla birlikte yerle bir olacak tarzda şiddetle sarsıldığında, en sağlam görünen binalar dahi çöker; imar edilmiş beldeler harabeye döner. Dağlar ise parçaları dağılıp savrulur, her zerresi bir yana saçılır. Böylece bir zamanlar yeryüzünü sabitleyen bu heybetli kütleler, kimliği silinmiş, iz bırakmayan bir toz bulutu hâline gelir. Nihayetinde yeryüzünde bulunan her şeyin hüviyeti mutlak surette silinip yok olur ve bu âlemdeki hayat bütünüyle sona erer.

Bu büyük sarsıntıyla beraber kevnî düzen çözülür; maddî âlemin bütün dayanakları ortadan kalkar. Artık ne güvenilecek bir zemin ne de dayanılacak bir kuvvet kalır. İşte tam bu esnada insanlar, hiçbir mazeret kalmaksızın, Hakk’ın huzuruna çıkarılırlar ve amellerinin hakikatiyle üç sınıf hâlinde ayrılırlar.

Tasavvufî anlamda kıyâmetin sarsıcı kasırgası, beşerî toprağa vurup insânî enâniyet dağlarından esip geçtiğinde hem beşerî tabiatı hem de benlik dağlarını darmadağın eder. Bu esnada kulun kendisine nisbet ettiği varlık, güç ve nitelikler, isim ve izleri kalmayacak şekilde yokluğa sürüklenir; hepsi dağılmış, savrulmuş toz, duman hâline gelir. Artık ne benlikten bir eser kalır ne de ona dayanan iddialardan bir iz. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/449-451) Nitekim işârî olarak “yeryüzünün sarsılması”, kalbî zikrin rüzgârları galip geldiğinde insanın benliğinin kökten sarsılışını ifade eder. Ardından gelen “dağların ufalanması” ise, zikrin mânevî hâkimiyetiyle insanın kesafetini oluşturan maddî kuvvetlerin çözülüp parçalanmasıdır. Bu çözülüş, nihayetinde her şey olumsuz vasıf, zikrin nefyedici kudretiyle etkisiz hâle getirir; nefse ait görünen bütün dayanaklar dağılıp gider.

Ardından insanın nefsânî, kalbî, sırrî, rûhî ve daha latif boyutları kendi hakikatleri istikametinde ayrışır. Böylece kulun varlığında sağ ehli (ashâbü’l-meymene), sol ehli (ashâbü’l-meş’eme) ve her mertebede öne geçmiş olanlar (sâbikûn) zuhûr eder.


Âyet 8-10