Ve kuntum ezvâcen śelâśe(ten)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman
Vâkıa Suresi'nin 7. ayeti, kıyamet gününde insanların üç sınıfa ayrılacağını bildiren bir tasvirdir. Ayet, 'ezvâc' kelimesi üzerinden bu sınıflamayı ve 'selâse' ile de bu sınıfların sayısını vurgulayarak, ahiret gününün kaçınılmazlığını ve sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kâne' fiilinin 'oluş' ve 'varoluş' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'küntüm' ifadesi, kıyamet gününde insanların bu üç sınıftan biri olma durumunun kaçınılmaz bir gerçeklik olacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 444)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kâne' fiilinin Kur'an'daki kullanımının sadece geçmiş zamanı değil, aynı zamanda bir durumun sürekliliğini ve değişmezliğini de ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette, kıyamet gününde insanların bu üç sınıfa ayrılmasının kesinliğini ve sürekliliğini vurgular. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 125)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ezvâc' kelimesinin Kur'an'da 'çeşitler' veya 'sınıflar' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, insanların ahiretteki akıbetlerine göre ayrılacakları üç farklı zümreyi ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 450)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ezvâc' kelimesinin mecazi olarak 'benzerler' veya 'gruplar' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, insanların amellerine göre birbirlerinden ayrılan gruplarını tasvir eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 250)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevc' kelimesinin hem eş hem de benzer, tür ve sınıf anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ezvâc' kelimesi, kıyamet gününde insanların farklı niteliklere sahip üç ayrı zümreye ayrılacağını gösterir. (el-Müfredât, s. 385)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'selâse' kelimesinin sayısal bir ifade olduğunu ve Kur'an'da belirli bir miktarı belirtmek için kullanıldığını açıklar. Bu ayette, 'ezvâc' kelimesiyle birlikte gelerek, kıyamet gününde insanların kesin olarak üç ayrı kategoriye ayrılacağını vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 2, s. 30)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, sayıların Kur'an'daki kullanımının bazen mecazi anlamlar taşısa da, bu ayetteki 'selâse' kelimesinin doğrudan ve kesin bir sayısal değeri ifade ettiğini belirtir. İnsanların üç farklı sınıfa ayrılmasının netliğini ortaya koyar. (el-Külliyyât, s. 245)
Vâkı'a Sûresi
Yeryüzü, üzerindeki dağlar, mamur beldeler ve bütün yapılarla birlikte yerle bir olacak tarzda şiddetle sarsıldığında, en sağlam görünen binalar dahi çöker; imar edilmiş beldeler harabeye döner. Dağlar ise parçaları dağılıp savrulur, her zerresi bir yana saçılır. Böylece bir zamanlar yeryüzünü sabitleyen bu heybetli kütleler, kimliği silinmiş, iz bırakmayan bir toz bulutu hâline gelir. Nihayetinde yeryüzünde bulunan her şeyin hüviyeti mutlak surette silinip yok olur ve bu âlemdeki hayat bütünüyle sona erer.
Bu büyük sarsıntıyla beraber kevnî düzen çözülür; maddî âlemin bütün dayanakları ortadan kalkar. Artık ne güvenilecek bir zemin ne de dayanılacak bir kuvvet kalır. İşte tam bu esnada insanlar, hiçbir mazeret kalmaksızın, Hakk’ın huzuruna çıkarılırlar ve amellerinin hakikatiyle üç sınıf hâlinde ayrılırlar.
Tasavvufî anlamda kıyâmetin sarsıcı kasırgası, beşerî toprağa vurup insânî enâniyet dağlarından esip geçtiğinde hem beşerî tabiatı hem de benlik dağlarını darmadağın eder. Bu esnada kulun kendisine nisbet ettiği varlık, güç ve nitelikler, isim ve izleri kalmayacak şekilde yokluğa sürüklenir; hepsi dağılmış, savrulmuş toz, duman hâline gelir. Artık ne benlikten bir eser kalır ne de ona dayanan iddialardan bir iz. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/449-451) Nitekim işârî olarak “yeryüzünün sarsılması”, kalbî zikrin rüzgârları galip geldiğinde insanın benliğinin kökten sarsılışını ifade eder. Ardından gelen “dağların ufalanması” ise, zikrin mânevî hâkimiyetiyle insanın kesafetini oluşturan maddî kuvvetlerin çözülüp parçalanmasıdır. Bu çözülüş, nihayetinde her şey olumsuz vasıf, zikrin nefyedici kudretiyle etkisiz hâle getirir; nefse ait görünen bütün dayanaklar dağılıp gider.
Ardından insanın nefsânî, kalbî, sırrî, rûhî ve daha latif boyutları kendi hakikatleri istikametinde ayrışır. Böylece kulun varlığında sağ ehli (ashâbü’l-meymene), sol ehli (ashâbü’l-meş’eme) ve her mertebede öne geçmiş olanlar (sâbikûn) zuhûr eder.