Elleżîne yebḣalûne veye/murûne-nnâse bilbuḣl(i)(k) vemen yetevelle fe-inna(A)llâhe huve-lġaniyyu-lhamîd(u)
Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse bilsin ki şüphesiz Allah ganidir, zengindir, övülmeye layıktır.
Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse Allah, zengindir, övgüye layıktır.
Hadîd Suresi 24. ayet, cimrilik ve Allah yolundan yüz çevirme kavramlarını ele alırken, Allah'ın zenginlik ve övgüye layık olma sıfatlarını vurgulamaktadır. Ayet, insan davranışları ile ilahi sıfatlar arasındaki karşıtlığı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'buhl' (cimrilik) kelimesini, 'sahip olunan şeyi, verilmesi gereken yere vermemek' olarak tanımlar. Ayetteki 'yebhalûne' fiili, bu tanıma uygun olarak, Allah'ın emrettiği infakı terk edenlerin durumunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'buhl' kelimesinin mecazi olarak 'bir şeyi gizlemek, saklamak' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda ise, malı başkalarından saklama ve infaktan kaçınma anlamı ön plandadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'buhl' kavramını Kur'an'ın ahlaki terminolojisi içinde 'infak'ın zıttı olarak inceler. Ona göre cimrilik, Allah'ın verdiği nimetleri başkalarıyla paylaşmama ve bu yolla Allah'ın rızasını kaybetme durumudur. Ayet, bu ahlaki olumsuzluğu fiil olarak ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'buhl' kelimesini 'malını harcamaktan kaçınmak' olarak açıklar. Ayetteki 'bi'l-buhli' ifadesi, insanlara cimriliği emretme fiilinin nesnesi olarak, cimriliğin bir davranış biçimi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'buhl' kelimesinin 'malın zekatını vermemek, infaktan kaçınmak' gibi özel anlamlarını da barındırdığını belirtir. Ayetteki 'insanlara cimriliği emretme' ifadesi, bu kötü ahlakın yaygınlaştırılmaya çalışıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevellâ' fiilinin 'bir şeyden yüz çevirmek, arkasını dönmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'men yetevellâ' ifadesi, Allah'ın emirlerinden ve yolundan yüz çevirenleri kasteder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tevellâ' fiilinin Kur'an'da genellikle 'itaatten yüz çevirme, isyan etme' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette de, cimrilik edenlerin ve bunu emredenlerin Allah'ın buyruğundan yüz çevirmesi kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğanî' kelimesini 'ihtiyaçsız olmak, başkasına muhtaç olmamak' olarak tanımlar. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak zenginliğini ve yaratılmışlara hiçbir şekilde muhtaç olmadığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, insanların cimriliğinin Allah'a hiçbir zarar vermeyeceği, çünkü O'nun müstağni olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ğanî' isminin Allah'a nispet edildiğinde, 'zatında ve sıfatlarında kemale ermiş, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan' anlamına geldiğini belirtir. Bu, insanların infak etmemesinin Allah'ın zenginliğinden hiçbir şey eksiltmeyeceği gerçeğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğanî' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak bağımsızlığını ve cömertliğini ifade ettiğini belirtir. İnsanların cimriliği karşısında Allah'ın 'ğanî' olması, O'nun lütfunun ve rızkının sınırsızlığını ve insanların infakına muhtaç olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamîd' kelimesini 'övülmeye layık olan, övülen' olarak açıklar. Allah için kullanıldığında, O'nun bütün kemal sıfatlarıyla övgüye müstahak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-Hamîd' ismi, Allah'ın cimrilik edenlere rağmen övgüye layık olduğunu, çünkü O'nun her halükarda kemal sahibi olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hamîd' isminin Allah'ın zatında ve fiillerinde övgüye layık olduğunu, O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu vurgular. Ayetteki 'el-Hamîd' sıfatı, insanların nankörlüğüne veya cimriliğine rağmen Allah'ın övgüye layık olma vasfının değişmediğini gösterir.
Hadîd Sûresi
Cimrilik zahiri mal, mülkten vermekten kaçınıldığı kadar ilmi kazançtan verilmesi gerekenden kaçınılıp bunun verilmemesini emrederler. Vehbi olarak karşılıksız ita edilen ilimden ihtiyaç sahiplerine vermereyerek cimrilik eder ve emrederler. (M.D.) Ancak nefsin fıtratında olmayıp sonradan belli bir terbiye sonucu ahlaklanmak suretiyle cömertlik vasfını kazanmak ve bunu gerçekleştirmek nefse son derece güç gelir. Nitekim sadaka kelimesinin içinde barındırdığı “güçlük, külfet ve şiddet” anlamları da bununla ilgilidir. Kul zekât veya sadaka verdiğinde nefsinin fıtrî olan cimriliğinden korunarak ve kurtularak ilahî bir nitelik olan cömertlikle donanır.[98]
“ İz- -T-B- ” Haddizatında insanların kendilerine nispet ettikleri mal ve mülkler hakiki manada kendilerinin değil Allah’a aittir. Ancak kul aslında hiç sahip olmadığı ve sadece emaneten kendisine verildiği ve vekil kılındığı şeylerde cimrilik yapmaktadır. Fakirin hakkı olan zekât ve sadakanın nihayetinde kendisine emanet edilen maldan verildiğini idrak ettiğinde cimrilik özelliğinden arınarak nefsini bu gibi tutumlardan temizler. Âriflere göre bu idrak zekât ve sadakada hususunda “Allah’ı görüyormuşçasına amel etmek” anlamındaki ihsanın karşılığıdır. Zira zekât ve sadaka söz konusu olduğunda ihsan, kişinin kazandığı ve dilediği gibi tasarrufta bulunduğu malların Allah’ın mülkü olduğunu ve kendisinin bir vekilden başka bir şey olmadığını görmesidir. Bu bilinçle zekâtını verip nefsini cimrilikten temizlediğinde Muttakilerden olur; yine zekât ibadetini Allah’ı görüyormuşçasına yerine getirdiği için de Muhsinlerden olur.[99] “ İz- -T-B- ” Cömertlik ve Yardım; Zekât, infak ve sadaka ile bağlantılıdır. Kişide zaten bunların zıttı olan cimrilik (buhl) ve ego-benmerkezlik (nefsi emmare kaynaklı) ağırlıklı bir yaşam sürüyorsa İslâmın bu şartı ve bağlantılarıyla işi olmaz.[100] T-b
A’yân-ı mümkinâtın hepsi fukarâ sınıfına dâhil olup Hakk’ın ihsânına muhtâçdırlar; ve enbiyâ ve evliyâ ise, kendilerinden fânî olup Hakk’ın sıfatıyla kaim bulunuklanndan, onların cûd ve ihsânı dahi, Hakk-ı mutlakın cûd ve ihsânı olmuş olur.[101] “ İz- -T-B- ”