İçeriğe atla
Mücâdele 10Cüz 28 · Sayfa 543

Mücâdele Sûresi 10. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

İnnemâ-nnecvâ mine-şşeytâni liyahzune-lleżîne âmenû ve leyse bidârrihim şey-en illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) ve 'ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)

O kötü fısıltılar iman edenleri üzmek için ancak şeytandan kaynaklanmaktadır. Oysa şeytan, Allah'ın izni olmadıkça, mü'minlere hiçbir zarar verebilecek değildir. Öyle ise mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsinler.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyette yasaklanan gizli konuşmaların mahiyeti açıklanarak bunların şeytanın telkini olduğu bildirilmektedir. Şeytan, insanı günaha sevk eden sözleri süsleyerek müminlerin kal-

binde hüzün ve tedirginlik meydana getirmek ister.

Tasavvufî açıdan bakıldığında ise âyet insanın iç dünyasında meydana gelen gizli telkinlere de işaret etmektedir. Nitekim şeytanın gizli telkinleri (necvâ), nefs-i emmâreye yönelttiği vesveselerden ibarettir. Bu vesveseler kalpte şüphe ve huzursuzluk doğurarak sâlikin iç dünyasında bir daralma meydana getirir. Kalbin daralması, ruhun melekût mertebelerine yönelişini zayıflatır ve onu manevî yolculuğunda yavaşlatır. Bu durum kabz hali olarak da adlandırılmıştır.

Haddizatında kalbin hakikati şeytanın nüfuz alanının dışındadır. Çünkü kalp Hak Teâlâ’nın nazargâhı ve ilâhî tecellîlerin mazharıdır. Bu sebeple şeytanın etkisi kalbin özünde değil, daha çok nefsânî yönlerinde ortaya çıkar. Ruh ve kalp aslında ilâhî koruma altındadır; dolayısıyla sâlik için önemli olan şeytanın vesveseleriyle doğrudan mücadele etmek değil, kalbi zikir ve huzur hâline yöneltmektir. Kalp Hak’ka yöneldiğinde nefis ile şeytan arasındaki bu gizli fısıltıların etkisi kendiliğinden zayıflar ve kalp yeniden ilâhî huzurun nuruna yönelir.

Bundan anlaşılmaktadır ki, hakikate karşı ortaya çıkan itirazlar çoğu zaman nefis, tabiat ve şeytandan kaynaklanır. Çünkü bu üçü zulmânî kuvveler olarak insanı aşağıya çeker. Buna karşılık hayra yönelik muvafakat kalp, ruh ve sır gibi nûrânî latîfelerde zuhur eder. Bu sebeple sûfîler, nefsânî ve şeytânî telkinlere iltifat etmeyip kalbi Hak’ka yöneltmeyi esas almışlardır. Zararın ve faydanın yalnız Allah’tan geldiğini bildikleri için O’na dayanır ve kalplerini şeytanın vesveselerine teslim etmezler. Böylece şeytanın telkinleri ve münafık nefsin fısıltıları selîm ve mutmain kalp üzerinde kalıcı bir tesir bırakamaz. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/404; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/46)

Tevekkül Ehli Olmak

İlk sûfîler tarafından “kişinin işini bütünüyle Hakk’a teslîm etmesi ve O’nun vekâletine güvenmesi” şeklinde tarif edilen tevekkül, avâm için güç, havâs için ise kolay sayılan makamlardan biri kabul edilmiştir. Çünkü nefsini seven, onun arzuları peşinde koşan ve mal ile mülke bağlanan avâm, sebeplerle perdelenmiş durumdadır. Sebepleri terk ettiğinde helâk olacağı vehmine kapılır; aklı vehimle karıştığı, imanı da yeterince kuvvet bulmadığı için Allah’a gereği gibi güvenemez. İşin hakikatte kendi elinde bulunmadığını ve kendi kudretinin hiçbir tesiri olmadığını bilmediğinden, tevekkül ona son derece ağır gelir. Buna karşılık havâs mertebesine ulaşanlar, yakîn sahibi olmaları sebebiyle fiilin, kuvvetin ve tesirin bütünüyle Allah’a ait olduğunu idrâk ederler; böylece tevhîd-i ef‘âl makamında tevekkülü de aşmış olurlar.

İbnü’l-Arabî’ye göre de her şeyde hakikî fâil, sebepler perdesinin ardındaki Hak’tır. Bu sebeple mutlak mânada bir tevekkülden söz etmek dahi problemli görünmektedir. Zira varlık ve oluş mertebesinde fiil ve tasarruf zaten Allah’a aittir; mümkinin kendisine nisbet edilebilecek bağımsız bir fiili yoktur ki onu Allah’a havale etsin. Bu yüzden İmam Gazzâlî, yalnız sebeplere güvenmeyi tevhid açısından şirk saymaktadır. Bununla birlikte sebepleri bütünüyle ihmal etmek de nebevî tavsiyeye aykırıdır. O hâlde yapılması gereken, sebepleri gözetmek fakat onlara değil, yalnız Allah’a itimat etmektir.

Tevekkül ehli olmanın üç temel aşaması vardır. Birinci aşama, kişinin sebepleri bütünüyle terk etmeksizin Allah’a tevekkül etmesidir. Burada sebeplere sarılmaktaki maksat, nefsi meşrû meşguliyetlerle oyalayarak hevâ ve hevesten uzaklaştırmak; ayrıca bir iş ve meslek sahibi olarak insanlara faydalı olmaktır. Buna karşılık sebeplerden müstağni görünmeye çalışmanın sâlik açısından ciddi bir tehlikesi vardır: Böyle bir tavır, kişide mânevî iddia bulunduğu izlenimini doğurabilir. Nitekim insanlar, çoğu zaman sebepleri terk edenler hakkında hüsn-i zanda bulunarak onları yüksek bir mertebede görürler. Bu ise sâliki ucub ve riyâ gibi âfetlere sürükleyebilir. Dolayısıyla bu aşamada sebeplere sarılmak, aynı zamanda nefsin bu tür hastalıklarından korunmaya da vesile olur.

İkinci aşama, sâlikin tevekkülü tam ve sahih biçimde gerçekleştirebilmek için sebepleri bir kenara bırakıp yalnız Allah’a yönelmesi; O’ndan başkasından hiçbir beklenti içine girmemesidir. Birinci derecede esas olan, sebepleri kullanmakla birlikte kalbi Allah’a bağlamak iken burada asıl husus, sebepleri görmemektir. Zira sebeplere tutunan kimse, bir bakıma Al

lah’tan ziyade sebeplere dayanmış olmakta; bu da tevekkülün kemâline engel teşkil etmektedir.

Üçüncü aşama ise tevekküle ilişkin tüm kusur ve noksanlıklardan arınmaktır. Bu mertebede sâlik, fiillerin bütünüyle Allah’a ait olduğunu müşâhede ettiği için önceki iki aşamada bulunan tevekkül anlayışlarının taşıdığı eksikliği de fark eder. Çünkü mütevekkil, tevekkül ederken Allah’ı işlerinde vekil tayin etmektedir; bu ise dolaylı biçimde kendisine ait bir iş veya mülk tasavvur ettiğini gösterir. Hâlbuki eşya da, mülk de, tasarruf da bütünüyle Allah’a aittir.

Tilimsânî’ye göre Hakk’ı kendine vekil tayin eden kimseye şu hatırlatma yapılmalıdır: “Hangi işte Rabbini kendine vekil kıldın? Eğer O’na ait bir işte vekil kıldıysan, sen daha O’nu vekil edinmeden önce de o iş zaten O’nundu. Yok, eğer kendine ait olduğunu düşündüğün bir hususta O’nu vekil kıldıysan, bilmelisin ki gerçekte sana ait hiçbir şey yoktur.” (Şerhu Menâzil, 155)

Bu bakış, sâlikin Hakk’ın izzet ve kahriyle eşyaya mutlak surette mâlik olduğunu ve bu mülkiyette hiçbir ortağın bulunmadığını idrâk etmesini sağlar. Kişi her şeyin Hakk’a ait olduğunu müşâhede ettiğinde, gerçekte sahibi olmadığı bir şey üzerinde iddiada bulunmaz; mülkü mutlak sahibine teslîm eder ve hâlis kullukla yetinir. Zira her şeyin sahibinin Allah olduğunu ve mülkiyetinde hiçbir ortağın bulunmadığını bilmek, kulluğun temel gereklerindendir. (Tek, Tasavvufî Mertebeler, 127-131)


Âyet 11