İçeriğe atla
Mücâdele 9Cüz 28 · Sayfa 543

Mücâdele Sûresi 9. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ tenâceytum felâ tetenâcev bil-iśmi vel'udvâni ve ma'siyeti-rrasûli ve tenâcev bilbirri ve-ttakvâ(s) vettekû(A)llâhe-lleżî ileyhi tuhşerûn(e)

Ey iman edenler! Siz baş başa gizlice konuştuğunuz zaman, günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşmayın. İyilik ve takvayı konuşun ve huzuruna toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Gerek bu âyetten gerekse konuya temas eden diğer âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre gizli konuşma ve görüşmeler, özünde mutlak olarak yasaklanmış değildir. Yasaklama, daha çok konuşulan konuların günah, düşmanlık ve isyana yönelik olması yahut bu tür gizli konuşmaların çevrede bulunan kişilerde şüphe, huzursuzluk ve tedirginlik doğurması sebebine bağlanmıştır. Nitekim bu âyette ve Nisâ sûresinin 114. âyetinde, konuşmanın iyilik ve hayır amacı taşıması hâlinde günah sayılmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Aynı doğrultuda Resûlullah’ın “Üç kişi olduğunuzda iki kişi üçüncüden ayrı olarak fısıldaşmasın; çünkü bu onu üzer” (İbn Mâce, “Edeb”, 50) buyruğu da gizli konuşmaların yasaklanmasının, başkaları üzerinde olumsuz etkiler doğurabilecek durumlarla ilgili olduğunu göstermektedir.

Âyette geçen “günah, düşmanlık ve peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşmak” ifadesi ise, zaten müminlere yakışmayan bir davranış olduğu için çoğu müfessir tarafından münafıkların tutumuna işaret olarak yorumlanmıştır. Buna karşılık “iyilik ve takvâ hakkında konuşun” buyruğunun, müminlere doğru davranış biçimini öğretmeye yönelik olduğu ifade edilmiştir. Bu yorum, “Ey iman edenler!” hitabının samimi müminlere yöneldiği anlayışına dayanır. Bununla birlikte bazı müfessirler, dış görünüşte iman etmiş sayıldıkları için müminler arasında kabul edilen münafıkların da bu hitabın muhatabı olabileceğini belirtmişlerdir. (Ku’ân Yolu, 5/572)

Âyetin sonunda yer alan “Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının” uyarısı, müminleri yalnızca belirli fiillerden değil, onları doğuran bütün yönelişlerden sakındıran kapsamlı bir hatırlatmadır. Bu ifade, insanı hem dünyada hem de âhirette ilâhî gazaba sürükleyebilecek günah ve düşmanlıktan uzak durmayı emrettiği gibi, özellikle Rasûlullah’a muhalefete götüren tutumların da terk edilmesini gerekli kılar. Böylece Kur’ân yalnızca açık fiilleri değil, bu fiillerin kaynağını oluşturan sebepleri de yasaklayarak müminlerin hayatını daha başlangıç noktasından itibaren koruma altına alır.

“İyilik ve takvâ hakkında konuşun” buyruğu ise müminlerin gizli konuşmalarının hangi istikamete yönelmesi gerektiğini belirtir. Buna göre müminlerin aralarındaki konuşmalar hayır ve takvâ çerçevesinde olmalı; Allah yolunda fedakârlık, nefsin tezkiyesi ve ilâhî emirlere yönelik gibi konuları içermelidir. Sehl et-Tüsterî âyeti Allah’ı zikretmek, Kur’ân tilâvet etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi amellerle açıklamış ve böylece müminlerin sözlerinin kalbi ihya eden bir içerik taşıması gerektiğini belirtmiştir. (Tüsterî, Tefsîr, 564)

Bu yönüyle âyet, yalnız zahirî konuşmaların değil, kalpte doğan iç yönelişlerin terbiyesine de dikkat çekmektedir. Zira kalp, ilâhî vâridlerin ve nefsânî hâtırların karşılaştığı bir mahaldir. Nefse yönelen hâtırlar insanı günaha ve düşmanlığa sürüklerken, Hak’tan gelen vâridler kalbi hayra ve takvâya yöneltir. Bu sebeple sâlik için esas olan, kalpte doğan yönelişleri murâkabe ederek onları zikir ve ibadetle Hak tarafına çevirmektir. Kalbin zikirle meşgul olması, Kur’ân ile ünsiyet kurması ve hayrı yaymaya yönelmesi bu iç terbiyenin en belirgin tezahürleridir.

Bu sebeple sâlik, konuşurken kendisini işitenin kim olduğunu unutmamalı ve sözlerinde ihtiyatlı davranmalıdır. Zira insan söylediği sözlerden sorumludur ve nihayetinde kendi sözleriyle yüzleşecektir; kıyamet gününde amellerin kayde

dildiği kitap önüne konulduğunda kişi söylediklerinin kendisine okunmasıyla karşılaşacaktır.

Tasavvuf yolunda ilerleyen mürid için bu âyet aynı zamanda sohbet adabına da işaret etmektedir. Buna göre sâlik, şeyhinin meclisinde bulunduğunda ona gelen mârifetleri kendi aklî düşünceleriyle ölçmeye kalkışmamalı, bu sebeple şüpheye düşmemelidir. Aynı şekilde yol arkadaşlarına karşı kıskançlık beslemekten, onların manevî hâllerini veya mürşidinin nezdindeki yerlerini çekememekten sakınmalı; şeyhinin verdiği emirler konusunda da itaatten ayrılmamalıdır.

Sâlik yalnız kaldığı zamanlarda da dikkatli olmalıdır. Çünkü bu durumda nefis, şeytanın telkinlerine daha açık hâle gelebilir. Bu telkinler bazen zât ve sıfat hakkında şüpheler doğurur, bazen de insanın kemale ulaştığı ve artık terbiyeye ihtiyaç duymadığı düşüncesini telkin eder. Bundan dolayı mürid, bu tür düşüncelerle meşgul olmak yerine zikirle kalbini muhafaza etmeli ve tümüyle Hakk’a yönelmelidir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/108-109)


Âyet 10