İçeriğe atla
Mücâdele 8Cüz 28 · Sayfa 543

Mücâdele Sûresi 8. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Elem tera ilâ-lleżîne nuhû ‘ani-nnecvâ śümme ye'ûdûne limâ nuhû ‘anhu ve yetenâcevne bil-iśmi vel'udvâni ve ma'siyeti-rrasûli ve-iżâ câûke hayyevke bimâ lem yuhayyike bihi(A)llâhu ve yekûlûne fî enfusihim levlâ yu'ażżibuna(A)llâhu bimâ nekûl(u)(c) hasbuhum cehennemu yaslevnehâ(s) febi/se-lmasîr(u)

Gizlice konuşmaktan menedilip de, menedildikleri şeyi işleyen ve günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde Allah'ın seni selamlamadığı selamla selamlıyorlar. İçlerinden de, "Söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!" diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya girecekler. Ne kötü varış yeridir orası!

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

şeyi işleyen ve günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde Allah’ın seni selâmlamadığı selâmla selâmlıyorlar. İçlerinden de “Söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!” diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya girecekler. Ne kötü varış yeridir orası!


Bu âyetin, Yahûdiler ve münâfıklar hakkında nâzil olduğu rivayet edilir. Onlar müminlerle karşılaştıklarında kendi aralarında gizlice konuşur, küçük gruplar hâlinde toplanarak birbirlerine işaretler yapar ve böylece müminleri rahatsız etmeye çalışırlardı. Bunun üzerine Resûlullah onları bu tür davranışlardan menetmiş; fakat onlar uyarıya rağmen aynı tutumu sürdürmüşlerdir.

Yahûdiler ve münâfıklar ayrıca Hz. Peygamber’i selamlarken de alaycı bir üslup kullanırlardı. “Esselâmü aleyke” demek yerine, Yahûdî dilinde “ölüm senin üzerine olsun” anlamına gelen “essâmü aleyke” sözünü söyleyerek bunu selâm gibi gösterirlerdi. Hz. Peygamber ise onların bu sözlerine, “sizin üzerinize olsun” anlamına gelen “ve aleyküm” ifadesiyle karşılık verirdi.

Âyette geçen “içlerinden ‘Allah bizi söylediklerimiz sebebiyle cezalandırsa ya!’ diyorlar” ifadesi, onların kendi aralarında veya baş başa kaldıklarında bu sözleri dile getirdikleri şeklinde de anlaşılabilir. İnkârcı ve sapkın kimselerin Allah’ın azabını insanî ölçülerle değerlendirmeleri ve cezayı hemen gerçekleşmesi gereken bir şey gibi görmeleri sık rastlanan bir tutumdur. Oysa Kur’ân ve hadislerde Allah Teâlâ’nın birçok günahı hemen cezalandırmadığı, kullarına mühlet verdiği ve hükmünü çoğu zaman kendi hikmeti gereği ertelediği belirtilir. Bu gecikme, imtihanın bir parçasıdır. Bu sebeple dünyada hemen cezalandırılmamayı, yapılanların karşılıksız kalacağı şeklinde anlamak büyük bir yanılgıdır. (Kur’ân Yolu, 5/270-271)

İşarî olarak ise âyet, daha önce de geçtiği üzere sâlikin bâtınında yer alan kuvveler arasındaki mücadele şeklinde yorumlanabilir. Nitekim insanın kalbinde hakka yönelen kuvve

ler bulunduğu gibi, nefse ve hevâya bağlı kuvveler de vardır. Bu ikinci grup çoğu zaman açık bir düşmanlık yerine gizli bir muhalefet ortaya koyar. Nitekim âyette geçen “necvâ” ifadesi, bâtındaki muhalefetin çoğu zaman insanın fark etmediği gizli düşünceler şeklinde ortaya çıktığına işaret etmektedir.

Dolayısıyla müridin seyrindeki bu gizli yönelişleri fark etmesi oldukça önemlidir. Çünkü nefsânî kuvveler çoğu zaman doğrudan inkâr etmek yerine kalpte şüphe, küçümseme veya alay şeklinde ortaya çıkar. Bu hâl devam ettiğinde kişinin iç dünyasında hakka yönelen kuvveler zayıflar ve kalpteki denge bozulur. Bu sebeple sâlik kalbinde doğan düşünceleri dikkatle gözlemlediğinde hangi yönelişlerin Hakk’a, hangilerinin ise nefse ait olduğunu ayırt edebilmelidir. Böyle bir farkındalık kalbe yerleştiğinde nefis gizli muhalefetini sürdürmekte zorlanır ve ruhî kuvveler güç kazanır.

Haddizatında insan, farklı mertebelerdeki kuvvelerin birleşmesiyle oluşan küçük bir âlem niteliğindedir. Bu kuvveler arasında nefsânî olanlar insanın tabiatına ve hevâya bağlı yönünü temsil ederken, rûhânî olanlar onu hakikate ve marifete yöneltir. Nefsânî kuvveler başlıca şehevî, gadabî ve vehmî-hayalî güçlerdir; bunlar insanda arzu, öfke, kuruntu ve tasavvur gibi yönelişleri meydana getirir. Bunlar yaratılış itibariyle kötü değildir; bilakis hayatın devamı ve insanın dünyadaki varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan tabiî güçlerdir. Ancak kontrol edilmediklerinde kalbi perdeleyerek insanı hevâ ve gaflete sürükleyebilirler.

Buna karşılık akıl, kalp ve ruh gibi rûhânî latîfeler insanı ilâhî hakikate yönelten kuvvelerdir. İnsan varlığında bu iki yön arasında sürekli bir denge bulunur ve kalp bu dengenin merkezinde yer alır; kalp hangi tarafa yönelirse insanın bütün kuvveleri de o yöne meyleder. Manevî yolculukta amaç nefsânî kuvveleri ortadan kaldırmak değil, onları terbiye ederek kalbin ve rûhânî kuvvelerin emrine vermektir. Bu sebeple seyru sülûk sürecinde mücâhede, riyâzet, tezkiye ve irfan yoluyla nefsânî eğilimler dengelenir ve sâlikin bâtınında hakka yönelen kuvveler güç kazanır.


Âyet 9