Elem tera enna(A)llâhe ya'lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) mâ yekûnu min necvâ śelâśetin illâ huve râbi'uhum velâ ḣamsetin illâ huve sâdisuhum velâ ednâ min żâlike velâ ekśera illâ huve me'ahum eyne mâ kânû(s) śümme yunebbi-uhum bimâ ‘amilû yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)
Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az, yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.
Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiğini görmüyor musunuz? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.
Bu ayet, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını ve her yerde hazır ve nazır olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle gizli konuşmalar (necva) bağlamında Allah'ın mutlak bilgisini ve ahiretteki hesabını ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi kuşatan, gizli ve açık, geçmiş ve gelecek her şeyi eksiksiz bilmesi anlamına gelir. Ayetteki 'Allah'ın bildiğini bilmez misin?' ifadesi, O'nun göklerde ve yerde olan her şeyi mutlak surette bildiğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' kavramı, Allah'ın mutlak ve her şeyi kuşatan bilgisi olarak merkezi bir yer tutar. İnsan ilmi sınırlı ve göreceli iken, Allah'ın ilmi sonsuz ve mutlak bir hakikattir. Bu ayette, Allah'ın ilmi, en gizli konuşmaları (necva) dahi kapsayacak şekilde vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Necva, iki veya daha fazla kişinin başkalarından gizli olarak yaptığı konuşmadır. Bu ayette, sayıları ne olursa olsun, insanların gizlice yaptıkları her türlü konuşmanın Allah tarafından bilindiği ve O'nun bu konuşmalara şahit olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Necva, bir topluluğun gizlice fısıldaşmasıdır. Ayetteki 'ma yekûnu min necva' ifadesi, herhangi bir gizli konuşmanın, fısıltının Allah'ın bilgisi dışında kalmayacağını mecazi olarak ifade eder. Allah'ın onlarla beraber olması, O'nun bu gizli konuşmalara vakıf olması demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necva, bir şeyin gizlice söylenmesi veya gizli bir yerde bulunulmasıdır. Ayetteki bağlamda, insanların başkalarından saklayarak yaptıkları konuşmalar kastedilir. Allah'ın 'onlarla beraber olması', O'nun bu gizli konuşmaları işitmesi ve bilmesi anlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Râbi', 'dört' kökünden türemiş bir isim olup, bir topluluğun dördüncüsü anlamına gelir. Ayetteki 'hüve râbi'uhum' ifadesi, üç kişinin gizli konuşmasında Allah'ın dördüncü olarak hazır ve nazır olduğunu, yani onların her şeyini bildiğini ve işittiğini mecazi bir anlatımla vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sayıların Kur'an'daki kullanımı bazen hakiki manada, bazen de mecazi manada olabilir. Burada 'râbi'uhum' ifadesi, Allah'ın o topluluğun bir parçası olduğu anlamına gelmez, aksine onların gizli hallerine mutlak bir şahit ve bilgi sahibi olduğunu ifade eder. O'nun ilminin kuşatıcılığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ma'iyyet (beraberlik), Kur'an'da iki şekilde kullanılır: Biri mekanik beraberlik, diğeri ise ilim, kudret, yardım ve gözetimle olan beraberliktir. Bu ayetteki 'ma'ahum' ifadesi, Allah'ın zatıyla mekan olarak onlarla birlikte olması değil, ilmiyle, işitmesiyle ve görmesiyle her an onların durumlarına vakıf olması anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'ma'a' edatı, Allah'a nispet edildiğinde genellikle 'ilahi gözetim, yardım ve bilgi' anlamını taşır. Bu ayette, Allah'ın 'onlarla beraber olması', O'nun gizli konuşmaları dahi bilen, işiten ve her şeye gücü yeten bir varlık olarak her an hazır ve nazır olduğunu ifade eder. Bu, aynı zamanda bir uyarı ve teselli mesajı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebe', büyük ve önemli bir haberdir. 'Yünebbi'uhum' fiili, Allah'ın kıyamet günü insanlara dünyada işledikleri amelleri, özellikle de gizli tuttukları şeyleri eksiksiz bir şekilde bildireceğini ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak adaletinin ve her şeyi kuşatan ilminin bir sonucudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İnbâ', bir şeyi açıkça ve kesin bir şekilde bildirmektir. Ayetteki 'yünebbi'uhum bimâ amilû' ifadesi, Allah'ın kıyamet günü insanların tüm amellerini, iyi veya kötü, gizli veya açık, hiçbir şeyi atlamadan onlara haber vereceğini ve bunun üzerine hesaplarını göreceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kıyamet, insanların kabirlerinden kalktıkları gün olduğu için bu ismi almıştır. Ayetteki 'yevme'l-kıyâmeti' ifadesi, Allah'ın dünyadaki amellerin hesabını göreceği ve karşılığını vereceği o büyük günü işaret eder. Bu, Allah'ın adaletinin tecelli edeceği gündür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kıyamet, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'diriliş, ayağa kalkma' anlamlarını içerir. Bu, sadece fiziksel bir diriliş değil, aynı zamanda tüm insanların Allah'ın huzurunda hesap vermek üzere ayağa kalktığı bir yargı günüdür. Ayette, Allah'ın gizli amelleri dahi bu günde ortaya çıkaracağı vurgulanır.
Mücâdele Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu ve devamındaki âyetlerde, Resûlullah döneminde yaşanan bazı olaylar vesilesiyle İslâm’ın temel inanç ve ahlâk ilkelerine işaret edilmektedir. Müslümanların toplumsal ilişkilerinde gözetmeleri gereken bazı muaşeret kuralları örneklerle açıklanmakta; toplumda huzur, bireyler arasında sevgi ve saygının korunması için bu kurallara riayet etmenin gerekliliği vurgulanmaktadır. Aynı zamanda bu ilkelere uygun davranmanın, kişinin Allah katındaki derecesini yükselten bir amel olduğu da belirtilmektedir.
Âyetlerde dikkat çekilen hususlardan biri, birkaç kişinin bir araya gelerek gizlice konuşması ve başkalarının bulunduğu ortamlarda fısıltıyla görüşmesidir. Bu durum Kur’ân’da “necvâ” kavramı ile ifade edilmiştir. İnsanların gizli konuşmalar yapması çoğu zaman başkalarında kuşku, merak veya tedirginlik doğurabilir; bu da dostlukların zedelenmesine ve bazen husumetlerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm, çeşitli vesilelerle gizli görüşmeleri olumsuz bir tutum olarak değerlendirmiş; ancak haklı sebepler bulunduğunda bunu bütünüyle yasaklamamış, bazı durumları istisna etmiştir. (Kur’ân Yolu, 5/269)
Âyette geçen Allah’ın kullarıyla “beraber olması” ifadesi ise ilim ve hüküm bakımından anlaşılmalıdır; yoksa zât bakımından bir yerde bulunma anlamına gelmez. Çünkü Allah’ın zâtı mekânla kayıtlı olmaktan münezzehtir. Bu sebeple sûfîler bu beraberliği farklı mertebelerde açıklamışlardır: Hak, günahkâr kullarla mağfiretiyle, salih kullarla ihsanıyla, âriflerle ise marifetiyle beraberdir.
Allah Teâlâ arşa istivâ ettiğinde, istivânın gereği olarak varlığın bütün mertebeleri O’nun ilmi ve kudreti altında kalmıştır. Varlıkta ne kadar ince ve küçük olursa olsun hiçbir şey O’nun ilminden, korumasından ve kuşatmasından gizli kalmaz. Bu hakikatin bir benzeri insanın kendi varlığında da görülebilir. Bedenin içine yerleştirilen ruh, bütün bedene sirayet eder ve bedenin en küçük parçası bile onun idrakinden uzak kalmaz.
Bu sebeple Allah’ın görmesi, işitmesi ve ilmi hiçbir perde ile engellenmez; O’nun hakkında uzaklık veya engel tasavvur edilemez. Hiçbir kul O’ndan kaçamaz ve hiçbir şey O’nun ilminden gizlenemez. Bununla birlikte Allah’ın varlıkla beraberliği mekânsal bir birliktelik değildir. Mekân yaratılmışlara ait bir özelliktir; Allah ise mekânın ötesinde bir ulviyet ve yücelik sahibidir. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/316)
Mekân, yön ve ayrılık gibi kayıtlar ortadan kalktığında ve zât ile sıfat tecellîlerinin nurları ârifin kalbinde parladığında ma‘iyyetin hakikati idrak edilir. Çünkü Allah Teâlâ mahlûkla birleşmekten de onlardan ayrılmaktan da münezzehtir. Bu sebeple O’nun beraberliği mekânsal bir birliktelik değil, ilim ve şuhûd ile gerçekleşen ilâhî bir kuşatıcılıktır.
Allah ile ve Allah için bir araya gelenlerin hâlini fark edebilen kimse onların yüzlerinde bu ma‘iyyetin izlerini görür. Bu hâl yalnızca zahirî bilgiyle elde edilen bir idrak değildir; bilakis ilâhî ilmin ezelî kuşatıcılığının kalpte tecellî etmesiyle ortaya çıkan bir farkındalıktır. Zira ilâhî ilim bütün varlığı kuşatır ve ilâhî sıfatların hükümleri fiiller vasıtasıyla varlık âleminde görünür. Bu hakikat, Allah’ın hâdis varlıkların mahalli olduğu anlamına gelmez; O bundan münezzehtir. Burada söz konusu olan, ârifin müşâhedesinde varlık kayıtlarının zayıflaması ve her şeyin ilâhî huzurun tecellîleri içinde idrak edilmesidir.
Bu sebeple sûfîler, huzur ma‘allah bilinci taşıyan kimselerle beraber bulunmayı tavsiye etmişlerdir. Çünkü Allah’ın ma‘iyyetini idrak eden kimse bu bilinç sayesinde muhalefetten sakınır; bu idrake sahip olmayan ise şüphelere ve haramlara düşmeye daha yakın olur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/403).
Necmeddin Dâye ise âyeti tasavvufî anlamda farklı yorumlamıştır. Ona göre Allah, ruhânî ve cismânî kuvvelerde bulunan her şeyi bilir. İnsan varlığında yer alan ulvî ve süflî kabiliyetler O’nun emanetleridir. Allah bu kabiliyetleri insanın yaratıldığı çamurun içine yerleştirmiş ve ona kendi ruhundan üflemiştir.
“Üç kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların dördüncüsü olmasın.”
Madenî, nebâtî ve hayvanî kuvvelerin; ayrıca süflî ve arzî tabiatın gizli yönelişleri olduğu gibi, cinlere, meleklere ve akla ait ulvî kuvvelerin de gizli yönelişleri vardır. Bu üç kuvvenin gizli yönelişlerinde Allah onların dördüncüsüdür.
Aynı şekilde “Beş kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların altıncısı olmasın” ifadesi de insanın beş duyusuna işaret eder. Allah insanın idrak vasıtası olan bu duyuların bütün faaliyetlerini kuşatır. Çünkü Allah duyuları idrak araçları olarak yaratmış ve idrak onlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu sebeple duyuların gerçekleştirdiği hiçbir hareket, onları kullananın farkındalığından ve ilâhî ilmin kuşatmasından bağımsız değildir.
“Bundan daha azı veya daha çoğu da olsa nerede olurlarsa olsunlar O mutlaka onlarla beraberdir” buyruğu ise varlığa dair daha kapsamlı bir hakikate işaret etmektedir. Buna göre aradaki vasıtalar çoğalsa veya ilişkiler farklı mertebelerde ortaya çıksa da ilâhî ma‘iyyet bütün varlığı ku
şatır. Bu sırrı ancak önce bir olan zâtı, sonra da çokluk içinde birliğin hakikatini bilen kimse anlayabilir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/106-107).
Şu hâlde ma‘iyyet yalnızca Allah’ın kullarının fiillerini bilmesi anlamında olmayıp aynı zamanda varlığın bütün mertebelerinin ilâhî ilmin tecellîleri olarak ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. Bu sebeple ilâhî ma‘iyyet temelde iki düzeyde gerçekleşir: Biri bütün varlığı kuşatan ilmî ma‘iyyet, diğeri ise âriflerin kalbinde gerçekleşen şuhûdî ma‘iyyettir. İlm-i ilâhî ezelden beri bütün varlığı kuşattığı için hiçbir varlık O’nun bilgisinin dışında değildir. Sâlik bu hakikati ancak kalpte doğan tecellîlerle idrak eder. Böylece varlık mertebelerinde görülen çokluk, ilâhî ilmin farklı zuhurları olarak anlaşılmaya başlar.
Bu idrak sûfîlerin “ma‘iyyetullah” diye ifade ettikleri hâle götürür. Sâlik bu mertebede ilâhî huzur bilincini kalbinde diri tutar ve sözlerini, fiillerini ve niyetlerini bu şuurla düzenler. Murâkabe ile başlayan bu hâl derinleştikçe huzur hâline dönüşür ve sâlik kalbini Hakk’ın nazarı altında tutmaya çalışır ve bu ilâhî beraberliği sürekli bir farkındalık olarak yaşar. Nihayetinde ise bu idrak müşâhede mertebesine ulaştığında varlıkta görülen çokluk, ilâhî hakikatin farklı mertebelerdeki tecellîleri olarak anlaşılır.
Âyet 8