İçeriğe atla
Mücâdele 7Cüz 28 · Sayfa 543

Mücâdele Sûresi 7. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Elem tera enna(A)llâhe ya'lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) mâ yekûnu min necvâ śelâśetin illâ huve râbi'uhum velâ ḣamsetin illâ huve sâdisuhum velâ ednâ min żâlike velâ ekśera illâ huve me'ahum eyne mâ kânû(s) śümme yunebbi-uhum bimâ ‘amilû yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)

Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az, yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu ve devamındaki âyetlerde, Resûlullah döneminde yaşanan bazı olaylar vesilesiyle İslâm’ın temel inanç ve ahlâk ilkelerine işaret edilmektedir. Müslümanların toplumsal ilişkilerinde gözetmeleri gereken bazı muaşeret kuralları örneklerle açıklanmakta; toplumda huzur, bireyler arasında sevgi ve saygının korunması için bu kurallara riayet etmenin gerekliliği vurgulanmaktadır. Aynı zamanda bu ilkelere uygun davranmanın, kişinin Allah katındaki derecesini yükselten bir amel olduğu da belirtilmektedir.

Âyetlerde dikkat çekilen hususlardan biri, birkaç kişinin bir araya gelerek gizlice konuşması ve başkalarının bulunduğu ortamlarda fısıltıyla görüşmesidir. Bu durum Kur’ân’da “necvâ” kavramı ile ifade edilmiştir. İnsanların gizli konuşmalar yapması çoğu zaman başkalarında kuşku, merak veya tedirginlik doğurabilir; bu da dostlukların zedelenmesine ve bazen husumetlerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm, çeşitli vesilelerle gizli görüşmeleri olumsuz bir tutum olarak değerlendirmiş; ancak haklı sebepler bulunduğunda bunu bütünüyle yasaklamamış, bazı durumları istisna etmiştir. (Kur’ân Yolu, 5/269)

Âyette geçen Allah’ın kullarıyla “beraber olması” ifadesi ise ilim ve hüküm bakımından anlaşılmalıdır; yoksa zât bakımından bir yerde bulunma anlamına gelmez. Çünkü Allah’ın zâtı mekânla kayıtlı olmaktan münezzehtir. Bu sebeple sûfîler bu beraberliği farklı mertebelerde açıklamışlardır: Hak, günahkâr kullarla mağfiretiyle, salih kullarla ihsanıyla, âriflerle ise marifetiyle beraberdir.

Allah Teâlâ arşa istivâ ettiğinde, istivânın gereği olarak varlığın bütün mertebeleri O’nun ilmi ve kudreti altında kalmıştır. Varlıkta ne kadar ince ve küçük olursa olsun hiçbir şey O’nun ilminden, korumasından ve kuşatmasından gizli kalmaz. Bu hakikatin bir benzeri insanın kendi varlığında da görülebilir. Bedenin içine yerleştirilen ruh, bütün bedene sirayet eder ve bedenin en küçük parçası bile onun idrakinden uzak kalmaz.

Bu sebeple Allah’ın görmesi, işitmesi ve ilmi hiçbir perde ile engellenmez; O’nun hakkında uzaklık veya engel tasavvur edilemez. Hiçbir kul O’ndan kaçamaz ve hiçbir şey O’nun ilminden gizlenemez. Bununla birlikte Allah’ın varlıkla beraberliği mekânsal bir birliktelik değildir. Mekân yaratılmışlara ait bir özelliktir; Allah ise mekânın ötesinde bir ulviyet ve yücelik sahibidir. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/316)

Mekân, yön ve ayrılık gibi kayıtlar ortadan kalktığında ve zât ile sıfat tecellîlerinin nurları ârifin kalbinde parladığında ma‘iyyetin hakikati idrak edilir. Çünkü Allah Teâlâ mahlûkla birleşmekten de onlardan ayrılmaktan da münezzehtir. Bu sebeple O’nun beraberliği mekânsal bir birliktelik değil, ilim ve şuhûd ile gerçekleşen ilâhî bir kuşatıcılıktır.

Allah ile ve Allah için bir araya gelenlerin hâlini fark edebilen kimse onların yüzlerinde bu ma‘iyyetin izlerini görür. Bu hâl yalnızca zahirî bilgiyle elde edilen bir idrak değildir; bilakis ilâhî ilmin ezelî kuşatıcılığının kalpte tecellî etmesiyle ortaya çıkan bir farkındalıktır. Zira ilâhî ilim bütün varlığı kuşatır ve ilâhî sıfatların hükümleri fiiller vasıtasıyla varlık âleminde görünür. Bu hakikat, Allah’ın hâdis varlıkların mahalli olduğu anlamına gelmez; O bundan münezzehtir. Burada söz konusu olan, ârifin müşâhedesinde varlık kayıtlarının zayıflaması ve her şeyin ilâhî huzurun tecellîleri içinde idrak edilmesidir.

Bu sebeple sûfîler, huzur ma‘allah bilinci taşıyan kimselerle beraber bulunmayı tavsiye etmişlerdir. Çünkü Allah’ın ma‘iyyetini idrak eden kimse bu bilinç sayesinde muhalefetten sakınır; bu idrake sahip olmayan ise şüphelere ve haramlara düşmeye daha yakın olur. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/403).

Necmeddin Dâye ise âyeti tasavvufî anlamda farklı yorumlamıştır. Ona göre Allah, ruhânî ve cismânî kuvvelerde bulunan her şeyi bilir. İnsan varlığında yer alan ulvî ve süflî kabiliyetler O’nun emanetleridir. Allah bu kabiliyetleri insanın yaratıldığı çamurun içine yerleştirmiş ve ona kendi ruhundan üflemiştir.

“Üç kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların dördüncüsü olmasın.”

Madenî, nebâtî ve hayvanî kuvvelerin; ayrıca süflî ve arzî tabiatın gizli yönelişleri olduğu gibi, cinlere, meleklere ve akla ait ulvî kuvvelerin de gizli yönelişleri vardır. Bu üç kuvvenin gizli yönelişlerinde Allah onların dördüncüsüdür.

Aynı şekilde “Beş kişinin gizli konuşması olmaz ki O onların altıncısı olmasın” ifadesi de insanın beş duyusuna işaret eder. Allah insanın idrak vasıtası olan bu duyuların bütün faaliyetlerini kuşatır. Çünkü Allah duyuları idrak araçları olarak yaratmış ve idrak onlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu sebeple duyuların gerçekleştirdiği hiçbir hareket, onları kullananın farkındalığından ve ilâhî ilmin kuşatmasından bağımsız değildir.

“Bundan daha azı veya daha çoğu da olsa nerede olurlarsa olsunlar O mutlaka onlarla beraberdir” buyruğu ise varlığa dair daha kapsamlı bir hakikate işaret etmektedir. Buna göre aradaki vasıtalar çoğalsa veya ilişkiler farklı mertebelerde ortaya çıksa da ilâhî ma‘iyyet bütün varlığı ku

şatır. Bu sırrı ancak önce bir olan zâtı, sonra da çokluk içinde birliğin hakikatini bilen kimse anlayabilir. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/106-107).

Şu hâlde ma‘iyyet yalnızca Allah’ın kullarının fiillerini bilmesi anlamında olmayıp aynı zamanda varlığın bütün mertebelerinin ilâhî ilmin tecellîleri olarak ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. Bu sebeple ilâhî ma‘iyyet temelde iki düzeyde gerçekleşir: Biri bütün varlığı kuşatan ilmî ma‘iyyet, diğeri ise âriflerin kalbinde gerçekleşen şuhûdî ma‘iyyettir. İlm-i ilâhî ezelden beri bütün varlığı kuşattığı için hiçbir varlık O’nun bilgisinin dışında değildir. Sâlik bu hakikati ancak kalpte doğan tecellîlerle idrak eder. Böylece varlık mertebelerinde görülen çokluk, ilâhî ilmin farklı zuhurları olarak anlaşılmaya başlar.

Bu idrak sûfîlerin “ma‘iyyetullah” diye ifade ettikleri hâle götürür. Sâlik bu mertebede ilâhî huzur bilincini kalbinde diri tutar ve sözlerini, fiillerini ve niyetlerini bu şuurla düzenler. Murâkabe ile başlayan bu hâl derinleştikçe huzur hâline dönüşür ve sâlik kalbini Hakk’ın nazarı altında tutmaya çalışır ve bu ilâhî beraberliği sürekli bir farkındalık olarak yaşar. Nihayetinde ise bu idrak müşâhede mertebesine ulaştığında varlıkta görülen çokluk, ilâhî hakikatin farklı mertebelerdeki tecellîleri olarak anlaşılır.


Âyet 8

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)