İçeriğe atla
Mücâdele 6Cüz 28 · Sayfa 542

Mücâdele Sûresi 6. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Yevme yeb'aśuhumu(A)llâhu cemî'an feyunebbi-uhum bimâ ‘amilû(c) ahsâhu(A)llâhu ve nesûh(u)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

Allah'ın onları hep birden diriltip yaptıklarını kendilerine haber vereceği günü hatırla. Allah onları sayıp zaptetmiş, onlarsa bunları unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(58/5-6) Allah’a ve Resûlüne düşmanlık edenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Oysa biz apaçık âyetler indirdik. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. Allah’ın onları hep birden diriltip yaptıklarını kendilerine haber vereceği günü hatırla. Allah onları sayıp zaptetmiş, onlarsa bunları unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.


Allah’ın emrine karşı gelen ve Hz. Peygamber’in getirdiği hükümlere uymayan kimseler sonunda zillete düşer ve hüsrana uğrar. Nitekim müşriklerden önce yaşamış olan kâfirler ve günahkârlar da aynı akıbete uğramışlardır. Allah Teâlâ, suç işleyenlerden intikam alma hususunda değişmeyen sünnetini icra etmiştir. Bu sebeple kim Hz. Peygamber’in sünnetini terk eder ve onun getirdiği din içinde bidat ortaya çıkarırsa aynı yolu takip etmiş ve benzer bir zillete maruz kalmış olur. (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/2135-2136)

İşârî açıdan âyet, sâlikin bâtınında zuhur eden ilâhî uyarıları hatırlatmaktadır. Nitekim sâlikin nefis âlemine dair apaçık işaretler kendisine gösterilir; ancak o, bu işaretleri görmezden gelir ve nefsine verilen ilâhî nimetleri inkâr ederse zilletle karşı karşıya kalır. İnkarcılar kibirleri ve hakkı kabul etmemeleri sebebiyle nasıl zelil edilmişlerse, sâlikin bâtınında ilâhî latîfelere karşı direnen nefsânî kuvveler de aynı akıbete uğrar. Bu zillet, hak ehlinin nazarında değersiz hâle gelmek ve kalpler üzerinde ağırlık meydana getirmek şeklinde ortaya çıkar. Nefsânî kuvveler hakikatin karşısında mağlup olduklarında ise, ebedî izzeti kazanabilecekleri vakitleri zayi ettiklerini fark ederek derin bir pişmanlık duyarlar. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/106)

Altıncı âyette ise Allah Teâlâ ilminin kuşatıcılığını hatırlatmaktadır. O’nun ilmi kalplerdeki niyetleri, zihinden geçen düşünceleri ve varlık âlemindeki en küçük zerreleri dahi kuşatır. Bu ilâhî kuşatma ezelden ebede kadar devam eder; göklerde ve yerde zerre kadar hiçbir şey O’nun ilminden gizli kalmaz. “Allah her şeye şahittir” buyruğu da bu hakikati pekiştirmektedir. Zira Hak Teâlâ ulûhiyetinin gereği olarak zatı ve sıfatlarıyla her şey üzerinde hazır ve nazırdır; varlıkların bütün hâllerini ezelde kendi ilmiyle kuşatmış ve onlara şahit olmuştur.

Buna rağmen insanların çoğu bu hakikatten gafildir. Kalplerini örten cehalet ve günah perdeleri sebebiyle yaptıklarını unutmuş ve kendilerini hesaba çekmeden yaşamışlardır. Bu sebeple kişi işlediği günahları hatırlamaz, onlar için pişmanlık duymaz ve tövbe etmeye yönelmezse ömrünü zayi etmiş demektir. Çünkü kulun unuttuğu ameller Allah katında unutulmaz; hepsi ilâhî ilimde sayılıp kaydedilmiştir. İnsan mahşer gününde bu amellerle karşılaşacak ve yaptıklarının hesabını verecektir. O gün artık tövbe edenin tövbesi fayda vermez, dua edenin duası kabul edilmez ve özür dileyenin özrü geçerli sayılmaz. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/314; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/402)

Şu hâlde kalpte doğan ilâhî vâridler, sâliki hakikate çağıran ilâhî hitaplar mahiyetindedir. Ancak bâtınında bulunan nefsânî kuvveler bu çağrıya çoğu zaman direnç gösterir. Bu direniş devam ettikçe kalpteki nûr zayıflar ve kalp hakikatin müşâhedesinden uzaklaşır. Aslında kıyamet gününde perdelerin kaldırılması da bu derunî hakikatin açığa çıkmasından ibarettir. Çünkü insanın varlığında meydana gelen hiçbir fiil yok olmaz; hepsi ilâhî ilmin kuşatması içinde sabit kalır. Zira varlıkta ortaya çıkan bütün hâller, ezelî ilimde sabit bulunan a‘yân-ı sâbitenin hükümlerinin zuhura gelmesinden ibarettir. Bu sebeple insan dünyada gaflet sebebiyle amellerini hatırlamasa bile, ilâhî ilim onları eksiksiz bir şekilde kuşatmış durumdadır.

Bu hakikatin idraki kalpte sürekli bir uyanıklık meydana getirir. Çünkü ilâhî ilim yalnız zahirî fiilleri değil, kalpte doğan düşünceleri, niyetleri ve en gizli yönelişleri de kuşatır; varlığın hiçbir mertebesi bu şuhûdun dışında kalmaz. Sâlik bu hakikati idrak ettiğinde kalbi gaflet perdelerinden arınır ve ilâhî huzurda bulunma bilinciyle hareket etmeye başlar. Böylece söz ve davranışları ölçü kazanır; bâtınında yavaş yavaş müşâhede ufku genişler vel kendi varlığının da ilâhî nazarın bir tecellîsi olduğunu idrak ederek bütün fiillerini Hak ile kaim olan bir edep içinde yaşamaya yönelir.

Şehîd İsminin Hakikati

Şehîd ismi, sözlükte “bir şeyi kesin biçimde bilmek, ona vâkıf olmak ve gerektiğinde bu bilgiyi ortaya koymak” anlamındaki şehâdet kökünden gelir. Allah’a nisbet edildiğinde ise bu isim, O’nun her şeyi tam bir kuşatıcılıkla bildiğini, hiçbir şeyin O’nun ilminden gizli kalmadığını ifade eder. Bu sebeple şehîd, yalnız görüneni bilen değil; insanların duyularına ve idrakine kapalı kalan yönleri de aslî hüviyetiyle bilen ilâhî bir sıfattır. Nitekim Kur’ân’da geçen “âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde” ifadesi de bu mânayı desteklemekte, Allah’ın hem gizliyi hem de açık olanı kuşattığını göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de şehîd ve şâhid lafızlarıyla, ayrıca fiil kalıplarıyla Allah’a nisbet edilen bu kavram, ilâhî ilmin farklı bir yönünü öne çıkarmaktadır. Âlimler, şehîd isminin özünde “bilen” anlamı taşıdığı, ancak şâhid kelimesine göre daha kapsamlı bir muhtevaya sahip bulunduğu görüşündedir. Bu isim, müşâhedeye dayalı ve hiçbir eksiklik barındırmayan bir bilgiyi ifade eder. Gazzâlî de bu yakınlığı dikkate alarak, ilim mutlak olarak düşünüldüğünde Alîm, bâtına taalluk ettiğinde Habîr, zâhire yönelik olduğunda ise Şehîd isminin öne çıktığını belirtmiştir.

Bununla birlikte Allah’ın bilmesi, insan bilgisinde olduğu gibi duyu organlarına dayalı değildir. O, vasıtalara muhtaç olmaksızın hem görüneni hem görünmeyeni bilir. Bu sebeple bazı âlimler şehîd ismini yalnız “bilen” değil, aynı zamanda “tanıklık eden” anlamında da değerlendirmiştir. Buna göre Allah’ın şehâdeti, özellikle âhirette kulların dünya hayatındaki amellerine yönelik tanıklığını da kapsar. Bu isim, anlam bakımından Alîm, Semî‘, Basîr, Habîr, Muhsî, Müheymin ve Rakīb gibi isimlerle yakın bir ilişki içindedir; ancak bunlar arasında Şehîd ismi özellikle her şeyi kuşatan, gözeten ve gerektiğinde buna şahitlik eden ilâhî ilmi vurgulaması bakımından ayrı bir yere sahiptir. (Topaloğlu, DİA, 38/428)

Tilimsânî’ye göre Şehîd ismi temel olarak “şâhid”, yani her şeyi bilerek ve kuşatarak tanıklık eden anlamını taşır. Bu sebeple “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti” (Âl-i İmrân, 3/18) hakikati, ilâhî şehâdetin en yüksek ifadesidir.

Âyette meleklerin ve ilim sahiplerinin de bu şehadete dahil edilmesi, irfaniyet açısından bakıldığında, insan aklının anlayışına uygun bir hitap tarzı olarak değerlendirilir. Buna göre asıl ve mutlak şehâdet Allah’a aittir; diğerleri ise bu hakikatin gölgesi mesabesindedir.

Öte yandan Hz. Peygamber’in “Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz” buyruğu, kulların bağımsız biçimde şahitlik ettiği anlamına gelmez; bilakis onların şahitliğinde Allah’ın Şehîd isminin zuhuru bulunduğunu ifade eder. Bu yönüyle Şehîd ismi, Rakīb ve Alîm isimleriyle irtibatlı olur.

Şehîd isminin tam mazharı ise kutbü’l-aktâbdır. Çünkü kutup, varlık dairelerinin merkezinde bulunduğu için insanlarda ve diğer mevcudatta ortaya çıkan farklı hâlleri kendi mertebesine göre kuşatıcı bir nazarla idrak eder. Bu sebeple her şeyle bir nisbet içindedir; fakat hiçbir şey onu kuşatacak bir seviyeye ulaşamaz. O, her mertebeye bakan bir menzilde bulunduğu için Şehîd ismi onda daha belirgin bir şekilde tecellî eder.

Bununla birlikte kutub, bazı sûretlere dair cüz’î keşiflerden habersiz kalabilir. Ancak bu, onun cehaleti anlamına gelmez. Çünkü o şeyleri küllî bir ilimle bilir. Onu sınırlayan husus, bedenî sûretle kayıtlı oluşudur. Eğer bu cismanî kayıt bulunmasaydı, hiçbir sûret ona gizli kalmazdı. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 218-219)

Öte yandan Şehîd isimi seyrü sülûk açısından ele alındığında sâlike ilâhî huzurda bulunma şuurunu kazandırıcı bir rol oynar. Zira Hak Teâlâ’nın müşâhedesi altında yaşadığını idrak eden kimse, kalbinde doğan niyetin, dilinden çıkan sözün ve fiilinde beliren her yönelişin ilâhî şehâdetten uzak olmadığını bilir. Bu idrak kalbe yerleştiğinde sâlik yalnız dış amellerini düzeltmekle yetinmez; o amellerin kaynağı olan bâtınını da tasfiye etmeye yönelir.

Bu sebeple Şehîd isminin terbiyesi, sâlikte hem murâkabe hâlini hem de tevhidî bir bakışı meydana getirir. Murâkabe ile her hâlinin ilâhî huzurda cereyan ettiğini kavrar; tevhid nazarıyla da çokluk içinde dağılmış gibi görünen şahitliklerin gerçekte tek bir ilâhî şehâdetin farklı tecellîlerinden ibaret olduğunu idrak eder. Böylece şahitlik, dış dünyaya ait bir tanıklık olmaktan çıkar; kalbi Hak ile diri ve uyanık tutan daimî bir huzur hâline dönüşür.


Âyet 7

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)