E'adda(A)llâhu lehum ‘ażâben şedîdâ(en)(s) innehum sâ-e mâ kânû ya'melûn(e)
Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!
Allah onlara çetin bir azab hazırlamıştır. Onlar ne kötü işler yapıyorlar!
Mücadele Suresi 15. ayet, Allah'ın münafıklara hazırladığı şiddetli azabı ve onların kötü amellerini vurgulamaktadır. Ayet, ilahi cezanın kaçınılmazlığını ve amellerin sonuçlarını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عدّ' kökünün saymak, hazırlamak ve bir şeyi bir şey için tahsis etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَعَدَّ' fiili, Allah'ın münafıklar için azabı önceden takdir edip hazırladığını, yani bu azabın tesadüfi değil, ilahi bir planın sonucu olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'إعداد' (i'dâd) kelimesinin bir şeyi belirli bir amaç için hazır hale getirmek olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın azabı, münafıkların amellerine karşılık olarak ve kesinlikle gerçekleşecek şekilde hazırladığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عذاب' kelimesinin 'azb' kökünden geldiğini ve tatlı su anlamına gelen 'azb'ın zıttı olarak, acı ve elem veren şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'عذابًا' kelimesi, münafıkların işledikleri kötülüklere karşılık olarak tadacakları şiddetli ve elem verici cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عذاب'ın, bir şeyi engellemek ve alıkoymak anlamına gelen 'عذب'dan türediğini, dolayısıyla azabın insanı arzu ettiği şeylerden alıkoyan bir ceza olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'عذابًا', münafıkların dünyevi arzularına ulaşmalarını engelleyecek ve onlara acı verecek ilahi cezayı anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azab' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarlara verilen dünyevi veya uhrevi cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'عذابًا', münafıkların ikiyüzlü davranışlarının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşılaşacakları ilahi cezayı işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'شديد' kelimesinin 'şiddet' kökünden geldiğini ve bir şeyin gücünü, katılığını ve yoğunluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'شَدِيدًا' kelimesi, Allah'ın hazırladığı azabın sıradan bir ceza olmadığını, aksine çok ağır ve dayanılmaz bir azap olduğunu pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'شديد' sıfatının, nitelendirdiği şeyin niteliğini en üst düzeyde ifade ettiğini açıklar. 'عذابًا شديدًا' ifadesi, azabın sadece varlığını değil, aynı zamanda niteliğini, yani şiddetini ve ağırlığını vurgulayarak, münafıkların karşılaşacağı cezanın dehşetini gözler önüne serer.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عمل' kökünün, bir şeyi kasıtlı olarak yapmak, icra etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَعْمَلُونَ' fiili, münafıkların kötü fiillerini bilinçli ve iradeli bir şekilde işlediklerini, dolayısıyla bu amellerden sorumlu olduklarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da genellikle insanın iradesiyle gerçekleştirdiği fiilleri ifade ettiğini ve bu fiillerin iyi veya kötü olabileceğini belirtir. Ayetteki 'يَعْمَلُونَ', münafıkların kötü niyetle ve isteyerek yaptıkları eylemleri kapsar ve bu eylemlerin ilahi azaba yol açtığını gösterir.
Mücâdele Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(58/14-15) Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!
14. âyetten itibaren sûrenin sonuna kadar, Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık eden kimselerin görünürde bir dayanışma sergileseler de gerçekte hem kendilerini hem de birbirlerini aldattıkları ve nihayetinde hüsrana uğrayacakları belirtilmektedir. Bunun ardından samimi müminlere, bu tür kimselerle ilişkilerinde daha dikkatli olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır.
Bu kimselerin, zahiren müslüman gibi görünüp gerçekte İslâm’a karşı düşmanlık besleyen münafıklar olduğu anlaşılmaktadır. Âyette onların iş birliği yaptıkları kimselerden “Allah’ın gazabına uğramış bir topluluk” olarak söz edilmiştir. Kimlikleri açıkça belirtilmemekle birlikte bağlamı dikkate alan müfessirlerin büyük çoğunluğu burada Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerin kastedildiği kanaatindedir.
Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak bazı rivayetlere göre Abdullah b. Nebtel adlı bir münafığın Resûlullah’ın huzurunda onun aleyhine konuşmadığına dair yalan yere yemin etmesi ve beraberinde getirdiği kimselerin de bile bile yalan yere yemin etmeleri zikredilir (Zemahşerî, Keşşâf, 4/76-77). Bununla birlikte âyetin maksadı yalnız bu olaya işaret etmek değildir. Asıl vurgu, yalan yere yemin etmeyi alışkanlık hâline getiren ve yeminlerini bir kalkan gibi kullanarak insanları aldatan kimselerin nifak ehlinin en belirgin vasıflarından birine sahip olduklarını göstermektir. (Kur’ân Yolu, 5/278)
İşârî olarak âyet, sâlikin iç dünyasında ortaya çıkabilecek gizli bir hastalığa da dikkat çekmektedir. İnsan hakikat yoluna yöneldiğinde kalpte iki eğilim belirir: biri Hakk’a yönelen kalp, diğeri ise hevâya meyleden nefis. Eğer kişi kalbin çağrısına kulak vermez ve nefsin eğilimine uyar ise kalpte tevhidin berraklığı zayıflar, yerini ikiliğe bırakır. İkilik zamanla nifak hâline dönüşebilir. İnsan dış görünüşte hak ve hakikate bağlı görünür; fakat kalbinde farklı yönelişler barındırır. Bu durum seyrini gözetenler için ciddi bir engeldir. Çünkü kalpte doğruluk ve birlik yerleşmedikçe mârifetin nuru orada tam anlamıyla tecellî etmez.
Bu sebeple sâlik kalbini sürekli murakabe etmeli, batınında beliren bu çelişkileri fark ederek nefsin eğilimlerini terk etmelidir. Aksi hâlde kalbinde doğan ilâhî vâridleri küçümseyebilir; onları kendi kabullerini bozan bir engel gibi görerek inkâr etmeye kadar varabilir. Böyle bir tavır kalbin nurunu zayıflatır ve sâliki hakikat yolundan uzaklaştırır. Oysa kalpte doğan ilâhî işaretleri tevazu ile karşılayan kimse, zamanla bu vâridlerin kendisini daha derin bir idrake ve daha saf bir tevhid şuuruna ulaştırdığını görür.
Âyet 16-17