İçeriğe atla
Mücâdele 15Cüz 28 · Sayfa 544

Mücâdele Sûresi 15. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

E'adda(A)llâhu lehum ‘ażâben şedîdâ(en)(s) innehum sâ-e mâ kânû ya'melûn(e)

Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(58/14-15) Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler. Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!


14. âyetten itibaren sûrenin sonuna kadar, Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık eden kimselerin görünürde bir dayanışma sergileseler de gerçekte hem kendilerini hem de birbirlerini aldattıkları ve nihayetinde hüsrana uğrayacakları belirtilmektedir. Bunun ardından samimi müminlere, bu tür kimselerle ilişkilerinde daha dikkatli olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır.

Bu kimselerin, zahiren müslüman gibi görünüp gerçekte İslâm’a karşı düşmanlık besleyen münafıklar olduğu anlaşılmaktadır. Âyette onların iş birliği yaptıkları kimselerden “Allah’ın gazabına uğramış bir topluluk” olarak söz edilmiştir. Kimlikleri açıkça belirtilmemekle birlikte bağlamı dikkate alan müfessirlerin büyük çoğunluğu burada Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerin kastedildiği kanaatindedir.

Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak bazı rivayetlere göre Abdullah b. Nebtel adlı bir münafığın Resûlullah’ın huzurunda onun aleyhine konuşmadığına dair yalan yere yemin etmesi ve beraberinde getirdiği kimselerin de bile bile yalan yere yemin etmeleri zikredilir (Zemahşerî, Keşşâf, 4/76-77). Bununla birlikte âyetin maksadı yalnız bu olaya işaret etmek değildir. Asıl vurgu, yalan yere yemin etmeyi alışkanlık hâline getiren ve yeminlerini bir kalkan gibi kullanarak insanları aldatan kimselerin nifak ehlinin en belirgin vasıflarından birine sahip olduklarını göstermektir. (Kur’ân Yolu, 5/278)

İşârî olarak âyet, sâlikin iç dünyasında ortaya çıkabilecek gizli bir hastalığa da dikkat çekmektedir. İnsan hakikat yoluna yöneldiğinde kalpte iki eğilim belirir: biri Hakk’a yönelen kalp, diğeri ise hevâya meyleden nefis. Eğer kişi kalbin çağrısına kulak vermez ve nefsin eğilimine uyar ise kalpte tevhidin berraklığı zayıflar, yerini ikiliğe bırakır. İkilik zamanla nifak hâline dönüşebilir. İnsan dış görünüşte hak ve hakikate bağlı görünür; fakat kalbinde farklı yönelişler barındırır. Bu durum seyrini gözetenler için ciddi bir engeldir. Çünkü kalpte doğruluk ve birlik yerleşmedikçe mârifetin nuru orada tam anlamıyla tecellî etmez.

Bu sebeple sâlik kalbini sürekli murakabe etmeli, batınında beliren bu çelişkileri fark ederek nefsin eğilimlerini terk etmelidir. Aksi hâlde kalbinde doğan ilâhî vâridleri küçümseyebilir; onları kendi kabullerini bozan bir engel gibi görerek inkâr etmeye kadar varabilir. Böyle bir tavır kalbin nurunu zayıflatır ve sâliki hakikat yolundan uzaklaştırır. Oysa kalpte doğan ilâhî işaretleri tevazu ile karşılayan kimse, zamanla bu vâridlerin kendisini daha derin bir idrake ve daha saf bir tevhid şuuruna ulaştırdığını görür.


Âyet 16-17