Yevme yeb'aśuhumu(A)llâhu cemî'an feyahlifûne lehu kemâ yahlifûne lekum(s) veyahsebûne ennehum ‘alâ şey-/(in)(c) elâ innehum humu-lkâżibûn(e)
Allah'ın onları hep birden dirilteceği, onların da (kendilerini kurtaracak) bir iş üzerinde olduklarını sanarak size yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin edecekleri günü düşün! İyi bilin ki, onlar yalancıların ta kendileridir.
Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını, sanacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar.
Mücadele Suresi 18. ayet, kıyamet gününde münafıkların Allah'a yemin etmelerini ve bu yeminlerinin boşluğunu ele almaktadır. Ayet, 'diriltme', 'yemin etme', 'sanma' ve 'yalancı olma' gibi temel kavramlar üzerinden münafıkların ahiretteki durumunu ve aldanışlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba's (بعث) kelimesi, bir şeyi yerinden kaldırmak, uyandırmak, göndermek ve ölümden sonra diriltmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'yeb'asuhum' ifadesi, Allah'ın kıyamet günü ölüleri kabirlerinden kaldırıp yeniden canlandırması, yani diriltmesi manasındadır. Bu, münafıkların hesap vermek üzere toplanacakları ana işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ba's (بعث) kelimesi, bir şeyi harekete geçirmek ve uyandırmak anlamındadır. Kur'an'da ise genellikle ölümden sonra diriltme ve haşr etme manasında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın münafıkları hesap için dirilteceği ve onların bu dirilişle yüzleşecekleri gerçeğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halef (حلف) kelimesi, yemin etmek, ant içmek demektir. Ayetteki 'feyahlifûne' ifadesi, münafıkların dünyada insanlara yalan yere yemin ettikleri gibi, ahirette de Allah'a yalan yere yemin etmeye kalkışacaklarını gösterir. Bu, onların karakterlerindeki yalancılığın ve aldatıcılığın bir devamıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Halef (حلف) fiili, bir şeyi teyit etmek veya bir iddiayı güçlendirmek için Allah'ın adını anarak yemin etmektir. Ayetteki bağlamda, münafıkların dünyada müminlere karşı yaptıkları gibi, ahirette de Allah'a karşı yalan yere yemin etme cüretini göstereceklerini ifade eder. Bu, onların cehaletini ve ahiret gerçeğini idrak edemeyişlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasb (حسب) kelimesi, bir şeyi tahmin etmek, zannetmek ve hesaplamak anlamlarına gelir. 'Yahsebûne' ifadesi, münafıkların yeminlerinin kendilerine bir fayda sağlayacağını, bu yalanlarla ahirette de kurtulabileceklerini zannetmelerini ifade eder. Bu, onların yanılgılarını ve gerçeklikten kopukluklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hasb (حسب) kavramı, Kur'an'da genellikle bir yanılgı, yanlış bir düşünce veya boş bir beklenti anlamında kullanılır. Münafıkların 'yahsebûne' ile ifade edilen durumu, onların yalan yeminlerinin kendilerine bir yarar sağlayacağı yönündeki boş ve temelsiz inançlarını yansıtır. Bu, onların ahlaki körlüklerini ve ahiret bilincinden yoksunluklarını ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kezib (كذب) kelimesi, doğru olmayan söz söylemek, yalan beyanda bulunmaktır. Ayetteki 'el-kâzibûn' ifadesi, münafıkların hem dünyada hem de ahirette yalan söyleyen, sözlerinde durmayan ve gerçeği saptıran kişiler olduklarını kesin bir dille belirtir. Bu, onların temel karakteristiğidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kezib (كذب) kavramı, gerçeğin zıddını söylemek, hakikati gizlemek ve aldatmaktır. 'El-kâzibûn' kelimesi, münafıkların yeminlerinin de, kendilerine bir fayda sağlayacağı zannının da tamamen yalan ve asılsız olduğunu vurgular. Bu ifade, onların yalancılıklarının Allah katında kesinleştiğini ve hiçbir şekilde kabul görmeyeceğini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kezib (كذب) kelimesi, Kur'an'da sadece sözlü yalanı değil, aynı zamanda fiili yalanı ve gerçeği inkar etmeyi de kapsar. Ayetteki 'el-kâzibûn' ifadesi, münafıkların sadece yalan yemin etmekle kalmayıp, aynı zamanda ahiret gerçeğini ve Allah'ın kudretini inkar etmeleriyle de yalancı olduklarını gösterir. Bu, onların küfrünü ve nifakını pekiştirir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.