İstahveże ‘aleyhimu-şşeytânu fe-ensâhum żikra(A)llâh(i)(c) ulâ-ike hizbu-şşeytân(i)(c) elâ inne hizbe-şşeytâni humu-lḣâsirûn(e)
Şeytan onları hakimiyeti altına alıp kendilerine Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki şeytanın partisi kaybedecektir.
Bu ayet, şeytanın insan üzerindeki tahakkümünü, Allah'ı anmaktan alıkoymasını ve bunun sonucunda oluşan hüsranı dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Anahtar kavramlar, şeytanın ele geçirme eylemini, unutturma fiilini, Allah'ı anmayı ve hüsranı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havz' kelimesinin bir şeyi toplamak, kuşatmak ve ele geçirmek anlamlarına geldiğini belirtir. 'İstahveze' ise bu kökten türeyerek, şeytanın bir kimseyi tamamen etkisi altına alması, onu kuşatması ve iradesini ele geçirmesi manasını taşır. Ayetteki kullanımı, şeytanın münafıklar üzerindeki tam hakimiyetini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istahveze' fiilini 'galabe' (üstün gelmek, yenmek) ve 'istevlâ' (ele geçirmek, hakim olmak) anlamlarıyla açıklar. Şeytanın, bu kişilerin kalplerini ve akıllarını ele geçirerek onları kendi kontrolü altına aldığını, böylece Allah'ı anmaktan uzaklaştırdığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istahveze' fiilinin 'havz' kökünden geldiğini ve bir şeyi tamamen kuşatıp kendi mülkiyetine geçirme anlamı taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, şeytanın bu kişilerin düşüncelerini, duygularını ve iradelerini tamamen ele geçirdiğini, onları kendi taraftarı haline getirdiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'insâ' fiilinin 'unutmak' anlamına geldiğini, ancak burada şeytanın aktif bir rol oynayarak unutturma eylemini gerçekleştirdiğini belirtir. Şeytanın vesveseleri ve saptırmalarıyla kişilerin Allah'ı anma görevini ve bilincini kaybetmelerine neden olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nisyan' (unutma) kavramının Kur'an'da sadece bir şeyi hatırlayamama hali değil, aynı zamanda bir şeyi terk etme, ihmal etme ve ona karşı ilgisiz kalma anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'ensâhum' fiili, şeytanın bu kişileri Allah'a karşı kayıtsız hale getirdiğini, O'nu anmayı terk etmelerine yol açtığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ensâ' fiilinin 'unutturmak' anlamının ötesinde, bir şeyi zihinden silmek, onu hatırlanmaz kılmak gibi daha güçlü bir etkiyi ifade ettiğini belirtir. Şeytanın, Allah'ı anmanın önemini ve gerekliliğini bu kişilerin zihinlerinden tamamen sildiğini, onları gaflete düşürdüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem kalple hatırlama hem de dille anma anlamlarını içerdiğini belirtir. Allah'ı anmak, O'nun varlığını, kudretini, emirlerini ve yasaklarını sürekli akılda tutmak, O'na şükretmek ve O'ndan yardım dilemek demektir. Ayetteki 'zikrallah', şeytanın unutturduğu temel ibadet ve bilinç halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece 'hatırlama' değil, aynı zamanda 'uyarı', 'öğüt' ve 'vahiy' anlamlarına da geldiğini ifade eder. Bu bağlamda 'zikrallah', Allah'ın ayetlerini, emirlerini ve O'na karşı sorumlulukları hatırlamak, bu hatırlayışla hareket etmek anlamına gelir. Şeytanın unutturduğu şey, bu kapsamlı bilinç ve sorumluluktur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zikr' kelimesinin 'hatırlamak' ve 'anmak' anlamlarının yanı sıra, 'öğüt almak' ve 'ibret almak' manalarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'zikrallah', Allah'ın varlığını ve kudretini düşünerek O'ndan öğüt almayı, O'nun emirlerine uymayı ve O'nu sürekli kalpte canlı tutmayı ifade eder. Şeytan, bu derin bilinç halini ortadan kaldırmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hizb' kelimesinin bir iş için toplanan topluluk veya bir görüş etrafında birleşen grup anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hizbu'ş-şeytân', şeytanın peşinden giden, onun emirlerine uyan ve onun hedefleri doğrultusunda hareket eden kişilerin oluşturduğu grubu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hizb' kelimesinin 'bir şeye yardım eden topluluk' veya 'bir görüşü savunan cemaat' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Hizbu'ş-şeytân' ifadesi, şeytanın davetine icabet eden, onun yolunu takip eden ve onunla birlikte hareket eden kimseleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hizb' kelimesinin 'bir şeye bağlı olan grup' veya 'bir liderin etrafında toplanan cemaat' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'hizbu'ş-şeytân', şeytanı lider edinen, onun vesveselerine uyan ve onun taraftarı olan kişilerin oluşturduğu zümreyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husran' kelimesinin sermayeyi kaybetmek, zarara uğramak anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise bu kavram, genellikle dünya ve ahiret saadetini kaybetmek, Allah'ın rızasını yitirmek ve ebedi azaba duçar olmak anlamında kullanılır. Ayetteki 'el-hâsirûn', şeytanın peşinden gidenlerin nihai akıbetinin büyük bir kayıp ve hüsran olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'husran' kavramının Kur'an'daki temel anlamının, insanın sahip olduğu en değerli sermayeyi, yani imanını ve ahiretini kaybetmesi olduğunu ifade eder. Bu, sadece maddi bir kayıp değil, aynı zamanda manevi ve ebedi bir yıkımdır. Şeytanın taraftarları, bu en büyük kayba uğrayanlardır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hâsirûn' kelimesinin 'zarar edenler' anlamının ötesinde, telafisi mümkün olmayan, geri dönülmez bir kayba uğrayanları ifade ettiğini belirtir. Şeytanın taraftarları, Allah'ı anmayı terk ederek ve O'nun yolundan saparak hem dünya hayatında huzursuzluğa hem de ahirette ebedi azaba mahkum olanlardır.
Mücâdele Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Şeytan, nefs-i emmârenin toprağında şehvet bitkisinin yeşermeye başladığını gördüğünde oraya yerleşir ve nefsi kendi arzusunu gerçekleştirmeye teşvik eder. Böylece nefis onun bineği hâline gelir. Ardından kalp diyarına yönelir ve orayı harap etmeye başlar; kalbe tabiatın ve şeytanın karanlıklarını sokar. Bunun sonucunda kalpte zikrin yolu ve ona ait sıfatlar görünmez hâle gelir. Kalp zikirden perdelenince İblis ve askerleri için bir yurt hâline gelir ve şeytan oraya hâkim olur. Bunun sebebi, kulun şeytanın süslemesine aldanmasıdır. Şeytan, din işini dünya işiyle karıştırarak ve ilim yoluyla saptırarak onu kandırır. Kişi ilmin inceliklerini bilmezse şeytanın avı hâline gelmesi kaçınılmazdır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/405-406)
Âyette zikredilen “şeytanın hakimiyeti”, kalbin zikirsiz kalmasıyla başlar. Zikir terk edildiğinde kalp yavaş yavaş gaflete düşer; gaflet arttıkça şeytanın tasarrufu güçlenir. Böylece insan, farkında olmadan şeytanın taraftarı olur. İmam Kuşeyrî’ye göre şeytan sâlike hâkim olduğunda ona Allah’ı zikretmeyi unutturur, nefsi hâkim olduğunda ise Allah’ı unutturur. Dolayısıyla düşmanların en büyüğü kişinin kendi nefsidir; ona terbiye etmek yerine ona yardım eden kimse hem dünyada hem de âhirette büyük ziyan ve zarardadır. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, 6/2141)
Şeytanın bir kimseyi tesiri altına almış olmasının en belirgin alameti, onu zahirine yöneltip kalbini ihmal ettirmesidir. İnsan yeme, içme ve giyinmesini düzeltmekle meşgul oldukça kendisini düzenli ve düzgün zanneder; fakat bu meşguliyet kalbi Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetleri tefekkür etmekten ve şükrünü yerine getirmekten alıkoyar. Böylece dışı mamur görünürken içi giderek boşalır.
Şeytan bununla yetinmez; dili de zikirden uzaklaştırır. Kişiyi gıybet, iftira, yalan ve faydasız sözlerle meşgul eder. Dil Hakk’ı anmaktan uzaklaştıkça kalp de zikrin nurundan mahrum kalır. Çünkü dil ile kalp arasında bir bağ vardır; biri bozulduğunda diğeri de bundan etkilenir.
Yine şeytan kulu boş ve anlamsız sözleri dinletir, onu hakikati işitmekten alıkoyar. Hak söz ağır gelir, faydasız söz ise kolay ve hoş görünür. Böylece farkına varmadan kalbini besleyecek sözlerden uzaklaşır, nefsini besleyen sözlere yönelir. Bu hâl devam ettikçe kalpte bir kasvet meydana gelir. Kalp tefekkürden, şükürden ve murakabeden uzaklaştıkça gaflet yerleşir; gaflet yerleştikçe de şeytanın tasarrufu güçlenir. Artık insan kendisini doğru yolda zannetse bile iç dünyasında hakikatten uzaklaşmış olur.
Nitekim Şah el-Kirmânî şöyle demiştir: “Şeytanın kula hâkim olmasının alameti, onu zahirini imar etmekle meşgul etmesi; yeme, içme ve giyinmeye yöneltmesi; kalbini Allah’ın nimetlerini düşünmekten ve şükürden alıkoymasıdır. Dilini zikirden uzaklaştırıp yalan, gıybet ve iftiraya sevk eder. Kalbini murakabeden uzaklaştırıp dünya işleriyle meşgul eder ve helâl lokmadan mahrum bırakıp harama yönlendirir.” (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/314)
Sâlik için bundan çıkarılacak ders ise şudur: Ne olursa olsun zikir terk edilmemelidir. Sülûk tam anlamıyla gerçekleştirilemese bile zikir bırakılmamalıdır. Çünkü zikri terk eden kimse gaflete düşer; gaflet ise insanı şeytanın taraftarı yapar. Şeytanın safında yer almanın sonu ise hüsrandır; zira böyle biri hem sermayesini kaybeder hem de bunun karşılığında azaba düçar olur.
Unutulmamalıdır ki kişi bir hâli tekrar ettikçe o hâl zamanla kalpte yerleşir ve tabiat hâline gelir. Kalpte oluşan her hâl, zamanla kalbin durumunu belirler. Eğer kalp doğrulukla beslenirse hakikati kabul eder; fakat hile ve iddia ile beslenirse hakikat karşısında bile eğrilikten vazgeçmez. Bu yüzden seyrin esası, zahiri düzeltmek değil, kalbi doğruluk üzere sabit kılmak ve herhâlde hakikate teslim olmaktır.
Âyet 20-21