İçeriğe atla
Mücâdele 19Cüz 28 · Sayfa 544

Mücâdele Sûresi 19. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

İstahveże ‘aleyhimu-şşeytânu fe-ensâhum żikra(A)llâh(i)(c) ulâ-ike hizbu-şşeytân(i)(c) elâ inne hizbe-şşeytâni humu-lḣâsirûn(e)

Şeytan onları hakimiyeti altına alıp kendilerine Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Şeytan, nefs-i emmârenin toprağında şehvet bitkisinin yeşermeye başladığını gördüğünde oraya yerleşir ve nefsi kendi arzusunu gerçekleştirmeye teşvik eder. Böylece nefis onun bineği hâline gelir. Ardından kalp diyarına yönelir ve orayı harap etmeye başlar; kalbe tabiatın ve şeytanın karanlıklarını sokar. Bunun sonucunda kalpte zikrin yolu ve ona ait sıfatlar görünmez hâle gelir. Kalp zikirden perdelenince İblis ve askerleri için bir yurt hâline gelir ve şeytan oraya hâkim olur. Bunun sebebi, kulun şeytanın süslemesine aldanmasıdır. Şeytan, din işini dünya işiyle karıştırarak ve ilim yoluyla saptırarak onu kandırır. Kişi ilmin inceliklerini bilmezse şeytanın avı hâline gelmesi kaçınılmazdır. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/405-406)

Âyette zikredilen “şeytanın hakimiyeti”, kalbin zikirsiz kalmasıyla başlar. Zikir terk edildiğinde kalp yavaş yavaş gaflete düşer; gaflet arttıkça şeytanın tasarrufu güçlenir. Böylece insan, farkında olmadan şeytanın taraftarı olur. İmam Kuşeyrî’ye göre şeytan sâlike hâkim olduğunda ona Allah’ı zikretmeyi unutturur, nefsi hâkim olduğunda ise Allah’ı unutturur. Dolayısıyla düşmanların en büyüğü kişinin kendi nefsidir; ona terbiye etmek yerine ona yardım eden kimse hem dünyada hem de âhirette büyük ziyan ve zarardadır. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, 6/2141)

Şeytanın bir kimseyi tesiri altına almış olmasının en belirgin alameti, onu zahirine yöneltip kalbini ihmal ettirmesidir. İnsan yeme, içme ve giyinmesini düzeltmekle meşgul oldukça kendisini düzenli ve düzgün zanneder; fakat bu meşguliyet kalbi Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetleri tefekkür etmekten ve şükrünü yerine getirmekten alıkoyar. Böylece dışı mamur görünürken içi giderek boşalır.

Şeytan bununla yetinmez; dili de zikirden uzaklaştırır. Kişiyi gıybet, iftira, yalan ve faydasız sözlerle meşgul eder. Dil Hakk’ı anmaktan uzaklaştıkça kalp de zikrin nurundan mahrum kalır. Çünkü dil ile kalp arasında bir bağ vardır; biri bozulduğunda diğeri de bundan etkilenir.

Yine şeytan kulu boş ve anlamsız sözleri dinletir, onu hakikati işitmekten alıkoyar. Hak söz ağır gelir, faydasız söz ise kolay ve hoş görünür. Böylece farkına varmadan kalbini besleyecek sözlerden uzaklaşır, nefsini besleyen sözlere yönelir. Bu hâl devam ettikçe kalpte bir kasvet meydana gelir. Kalp tefekkürden, şükürden ve murakabeden uzaklaştıkça gaflet yerleşir; gaflet yerleştikçe de şeytanın tasarrufu güçlenir. Artık insan kendisini doğru yolda zannetse bile iç dünyasında hakikatten uzaklaşmış olur.

Nitekim Şah el-Kirmânî şöyle demiştir: “Şeytanın kula hâkim olmasının alameti, onu zahirini imar etmekle meşgul etmesi; yeme, içme ve giyinmeye yöneltmesi; kalbini Allah’ın nimetlerini düşünmekten ve şükürden alıkoymasıdır. Dilini zikirden uzaklaştırıp yalan, gıybet ve iftiraya sevk eder. Kalbini murakabeden uzaklaştırıp dünya işleriyle meşgul eder ve helâl lokmadan mahrum bırakıp harama yönlendirir.” (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/314)

Sâlik için bundan çıkarılacak ders ise şudur: Ne olursa olsun zikir terk edilmemelidir. Sülûk tam anlamıyla gerçekleştirilemese bile zikir bırakılmamalıdır. Çünkü zikri terk eden kimse gaflete düşer; gaflet ise insanı şeytanın taraftarı yapar. Şeytanın safında yer almanın sonu ise hüsrandır; zira böyle biri hem sermayesini kaybeder hem de bunun karşılığında azaba düçar olur.

Unutulmamalıdır ki kişi bir hâli tekrar ettikçe o hâl zamanla kalpte yerleşir ve tabiat hâline gelir. Kalpte oluşan her hâl, zamanla kalbin durumunu belirler. Eğer kalp doğrulukla beslenirse hakikati kabul eder; fakat hile ve iddia ile beslenirse hakikat karşısında bile eğrilikten vazgeçmez. Bu yüzden seyrin esası, zahiri düzeltmek değil, kalbi doğruluk üzere sabit kılmak ve herhâlde hakikate teslim olmaktır.


Âyet 20-21

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)