Keteba(A)llâhu leaġlibenne enâ ve rusulî(c) inna(A)llâhe kaviyyun ‘azîz(un)
Allah, "Şüphesiz ben ve peygamberlerim galip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Allah: "Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz." diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galipdir.
Mücadele Suresi 21. ayet, Allah'ın peygamberlerine zafer vaadini ve kendi kudretini vurgulamaktadır. Ayet, ilahi iradenin kesinliğini ve Allah'ın mutlak gücünü 'yazma', 'üstün gelme', 'kuvvetli' ve 'güçlü' kavramları üzerinden ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ketebe' kelimesinin asıl anlamının 'harfleri bir araya getirmek' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, 'farz kılmak, takdir etmek, hükmetmek' anlamlarında da kullanılır. Bu ayette ise Allah'ın peygamberlerine zafer vaadini kesin bir hüküm olarak takdir etmesi ve bunu bildirmesi anlamındadır, yani ilahi bir ferman gibidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ketebe' fiilinin burada 'hükmetti, takdir etti' manasında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'Allah yazdı' ifadesi, Allah'ın bu zaferi kesinleştirdiğini ve bunun gerçekleşeceğini bildirdiğini mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitab' ve türevlerinin Kur'an'da ilahi iradenin ve takdirin ifadesi olarak kullanıldığını belirtir. 'Ketebe' fiili, Allah'ın evrensel yasalarını, hükümlerini ve vaatlerini belirlemesi anlamında olup, bu ayette peygamberlere zafer vaadinin ilahi bir 'yazı' ile kesinleştirildiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğalebe' fiilinin 'birine karşı üstün gelmek, onu yenmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'le-ağlibenne' ifadesi, Allah'ın ve peygamberlerinin düşmanlarına karşı mutlak ve kesin bir zafer kazanacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğalebe' kelimesinin 'bir şeyi yenmek, ona üstün gelmek' olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın kendi iradesiyle ve peygamberleri aracılığıyla hakikatin batıla karşı mutlak galibiyetini ifade eder. Lam-ı te'kid ve nun-u te'kid ile pekiştirilmesi, bu zaferin kaçınılmazlığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğalebe' kökünün Kur'an'da genellikle 'üstün gelme, yenme, hâkim olma' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'le-ağlibenne' ifadesi, Allah'ın peygamberlerine verdiği zafer vaadinin kesinliğini ve ilahi kudretin tecellisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kuvvet' kelimesinin 'bir şeyin sağlamlığı ve dayanıklılığı' olduğunu belirtir. Allah için kullanıldığında 'Kavî', O'nun mutlak ve sınırsız gücünü, kudretini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın peygamberlerine zafer vaadini gerçekleştirebilecek sonsuz güce sahip olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kuvvet'in 'bir şeyi yapmaya muktedir olma' hali olduğunu açıklar. Allah'ın 'Kavî' olması, O'nun her şeye gücünün yettiğini, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını ve vaatlerini kesinlikle yerine getireceğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Kavî' isminin Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve O'nun mutlak kudretini, her şeye gücünün yettiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın peygamberlerine verdiği zafer vaadinin, O'nun sınırsız gücü sayesinde kesinlikle gerçekleşeceğinin bir teminatıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesinin asıl anlamının 'nadirlik, zor bulunurluk' olduğunu, buradan da 'güçlü, yenilmez, yüce' manalarına geldiğini ifade eder. Allah için kullanıldığında 'Azîz', O'nun mutlak üstünlüğünü, yenilmezliğini ve her şeye galip gelmesini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın vaadini gerçekleştirmede hiçbir engelle karşılaşmayacağını ve O'nun iradesinin her zaman üstün geleceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Azîz' isminin Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve O'nun 'mağlup edilemez, her şeye galip gelen, yüce ve şerefli' olduğunu belirtir. Ayetteki 'Azîz' kelimesi, Allah'ın peygamberlerine zafer vaadinin, O'nun mutlak kudreti ve yenilmezliği sayesinde kesinlikle gerçekleşeceğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak gücünü, yenilmezliğini ve üstünlüğünü ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayette 'Kavî' ile birlikte kullanılması, Allah'ın hem içsel gücünün (Kavî) hem de dışsal olarak her şeye galip gelme (Azîz) özelliğinin altını çizer, böylece peygamberlere verilen zafer vaadinin kesinliğini vurgular.
Mücâdele Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(58/20-21) Allah’a ve peygamberine düşman olanlar var ya, işte onlar en aşağı kimselerin arasındadırlar. Allah, “Şüphesiz ben ve peygamberlerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelmek, yalnızca bir muhalefet değil, ilâhî sınırları aşmak ve hakka karşı durmak demektir. Bu tutum insanı izzetten uzaklaştırır ve zillete sürükler. Bu sebeple âyet, böyle kimselerin “en aşağılar” arasında bulunduğunu bildirir. Bu aşağılık, sadece bir mertebe düşüklüğü değil; hakikatten uzaklaşmanın sebep olduğu derin bir hüsrandır.
Zira Allah Teâlâ’nın izzeti mutlak ve sınırsızdır. O’na karşı duranın payına düşen ise bu izzetten mahrumiyet ve buna bağlı olarak zillettir. Bu yüzden Allah’a düşmanlık eden kimse, dış görünüşte güçlü ve üstün görünse bile hakikatte değerini yitirmiştir. Onun sahip olduğu güç, geçici bir görüntüden ibarettir.
Böyle bir zilletin tezahürü hem dünyada hem de âhirette ortaya çıkar. Dünyada bazen yenilgi, çözülme ve itibar kaybı şeklinde görülür; âhirette ise açık bir azap ve pişmanlık hâline dönüşür. Çünkü hakka karşı duran kimse, sonunda yenilmiş olur.
Buna karşılık âyetin ikinci kısmı ilâhî hükmün değişmezliğini bildirir: “Ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz.” Bu galibiyet yalnız zahirî bir üstünlükten öte ayna zamanda hakikatin bâtıl karşısındaki kesin zaferidir. Hak ve hakikat kaynağını Allah’tan aldığı için kalıcıdır; bâtıl ise ne kadar güçlü görünse de geçicidir ve sonunda yok olmaya mahkûmdur.
Bu sebeple hakka mensup olanlar, zaman zaman zorluklarla karşılaşsalar da nihayetinde galip olan tarafta yer alırlar. Çünkü onların dayanağı, kudreti sonsuz olan Allah’tır. O güçlüdür, azîzdir; hiçbir güç O’na karşı koyamaz ve O’nun hük
müne üstün gelemez.
Bursevî’ye göre burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Allah mutlak güç ve izzet sahibi olduğu hâlde ve müminlere yardım vaad etmişken, müminlerin zaman zaman yenilgiye uğramasının sebebi nedir?”
Bu durum, galibiyetin değerini ve imtihanın hikmetini ortaya koymak içindir. Eğer müminler daima galip, inkârcılar ise sürekli mağlup olsaydı, hak ile bâtıl arasındaki ayrım zorunlu ve açık bir bilgi hâline gelir; böylece imtihanın anlamı kalmazdı. Bu sebeple Allah bazen müminlere sıkıntı verir, bazen de inkârcıları bu tür durumlarla karşı karşıya bırakır. Böylece insan, hakikati araştırarak ve deliller üzerinde düşünerek imana yönelir.
Öte yandan müminlerin karşılaştığı sıkıntılar, çoğu zaman arınmalarına vesile olur; günahlarının bağışlanmasına ve kalplerinin temizlenmesine hizmet eder. Buna karşılık inkârcıların uğradığı musibetler ise ilâhî bir azap ve ikaz mahiyeti taşır. Bu nedenle aynı olay, mümin için rahmet ve arınma vesilesi olurken, inkârcı için azap ve cezaya dönüşebilir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 21/69-70)
İşârî olarak âyetin anlamı şöyledir: Kalpte doğan ilâhî işaretler ve latif manalar dikkate alınmadığında, sâlik farkına varmadan hak ve hakikatten uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma başlangıçta hafif bir gevşeme gibi görünse de zamanla kalpte yerleşir ve Allah ile kul arasında bir perdeye dönüşür. Böylece kalpteki yöneliş zayıflar, kurbiyet yerini huzurdan kovummaya bırakır.
Zillet de bu kovulmanın tabiî neticesidir. Çünkü izzet, Hak’ka yakınlıkla ve O’na teslimiyetle meydana gelir; zillet ise O’ndan yüz çevirmekle ve nefsin arzularına tâbi olmakla ortaya çıkar. İnsan Hak’tan uzaklaştıkça, dışarıdan güçlü ve itibarlı görünse bile iç dünyasında bir düşüş yaşar ve manevî değerini kaybeder.
Bu sebeple sâlike düşen, tabiatı gereği hakka karşı direnç gösteren nefsini terbiye etmek ve onun süflî isteklerine boyun eğmemektir. Zira nefis, insanı aşağıya çeken bir meyil taşır; ona tâbi olunduğunda kişi farkına varmadan zilletin içine sürüklenir. Aksi hâlde insan, kendisine verilmiş olan halifelik istidadını zayıflatır; Hak ile irtibatını kuvvetlendirmek yerine koparır ve bu sebeple manevî derecesini kaybederek aşağıların en aşağısına düşer.
“Ben ve resullerim mutlaka galip geleceğiz” hükmü ise, kalplerin ve ruhların nefislere galip geleceğinin ezelde yazıldığının göstergesidir. Kalpte iman, zikir ve marifet kuvvetlendiğinde nefis ve hevâsı geri çekilir. Bu da kalpte bir galibiyet meydana getirir. Allah Teâlâ, zikir hamleleriyle inkârcı nefislere üstün gelmeleri için kalplere ve ruhlara yardım eder.
Bu durumda kişi için asıl mücadele, kalpte hangi tarafın galip olacağı meselesidir. Eğer sâlik Hakk’a yönelirse ilâhî yardım ona ulaşır ve kalpte Hak galip gelir. Fakat nefsine uyarsa, zillete düşer. Çünkü hak ve hakikat, Allah’a dayanır; Allah ise güçlüdür, mutlak galiptir ve hiçbir zaman mağlup olmaz.
Kavî İsminin Hakikati
Kavî ismi, sözlükte “güçlü olmak, kudret sahibi bulunmak ve bir işi yerine getirebilecek yeterliliğe sahip olmak” anlamındaki kuvvet kökünden türemiştir. Allah’a nisbet edildiğinde ise bu isim, O’nun her şeye kudreti yeten ve hiçbir acziyetle nitelenmeyen mutlak güç sahibi olduğunu ifade eder.
Fahreddin er-Râzî, Kavî ismini iki yönüyle açıklamıştır. Ona göre Allah’ın bütün kâinat üzerinde eksiksiz bir tesir icra etmesi bakımından bu isim, O’nun kādir oluşuna işaret eder. Buna karşılık hiçbir şeyden etkilenmemesi ve hiçbir dış tesire muhtaç olmaması yönüyle de vâcibü’l-vücûd oluşunu gösterir.
Bazı âlimler Kavî isminin “güç veren” anlamı da taşıdığını belirtmişlerdir. Nitekim Kur’ân’da Hz. Hûd’un kavmine, Allah’a yönelip bağışlanma diledikleri takdirde O’nun onların kuvvetine kuvvet katacağı bildirilmiştir (Hûd 11/52). Bu da Kavî isminin yalnız mutlak kudreti değil, aynı zamanda kullara güç ve dayanıklılık veren yönünü de düşündürmektedir.
Kavî ismi; Azîz, Cebbâr, Kādir, Kahhâr, Metîn ve Muktedir gibi ilâhî isimlerle yakın bir anlam alanına sahiptir. Genellikle zâtî isimler arasında değerlendirilmekle birlikte, “güç ve kuv-
vet veren” mânası esas alındığında fiilî sıfatlarla da ilişkili görülmüştür. (Topaloğlu, DİA, 25/68)
Tilimsânî’ye göre Kavî ism-i şerîfi, mümkin varlıkların kendi başlarına varlık sahasına çıkacak bir güç taşımadıklarını göstermektedir. Çünkü mümkinlerin zuhuru ancak bir tercih ile gerçekleşir; bu tercih de Kavî isminin hükmüne dayanır. Dolayısıyla imkân, mümkinin zatında bağımsız şekilde bulunan bir özellik değil, ilâhî kudretin ona taalluk edebilme yönüdür.
Bu sebeple “şunun olması mümkündür” denildiğinde, aslında mümkinin kendi zatında kâim bir nitelikten değil, onu varlık alanına çıkarabilecek ilâhî kudretten söz edilmiş olur. Zira mümkin, varlığa gelmeden önce ne zatı ne de sıfatları bakımından müstakil bir hakikate sahip değildir.
Buradan hareketle Allah’ın kudreti, mevcut âlem düzeniyle yahut sınırlı bir varlık tertibiyle sınırlandırılamaz. Bu yüzden imkân âlemini yalnız gözlemlenen yahut tasavvur edilen mevcut düzenle sınırlamak doğru değildir. Tür bakımından sonu gelmeyen âlemler, ilâhî kudretin genişliğini daha uygun biçimde göstermektedir. Bu bakımdan, “mümkün olanın en güzeli sadece bu görünen âlemdir” şeklindeki daraltıcı yaklaşım yeterli görülmemiştir.
Kavî ismi, diğer tüm ilâhî isimlerle yakından ilişkilidir. Çünkü isimlerin mânâlarında, sıfatlarında ve fiillerinde görülen bütün güç ve tesir, hakikatte Kavî isminin hükmüne dayanır. Başka bir ifadeyle, varlıkta müşahede edilen her türlü kudret ve dayanıklılık, Allah’ın kuvvetinin bir tecellîsidir. Bu sebeple çokluk içinde görülen bütün kuvvetler, birbirinden bağımsız güçler değil, tek bir ilâhî kuvvetin farklı zuhurlarıdır.
Kavî ismi aynı zamanda sâlikin hâlini toparlayan amelî bir yön da taşır. Nitekim halvette hastalanan, bedenî veya ruhî bir zaaf hisseden, zikirde yorgun düşen yahut içten içe gevşeklik duyan kimse, bu ismin zikriyle yeniden toparlanır. Çünkü bu isim, dağılmış kuvvetleri bir araya getiren, kalbe sebat veren ve nefsi gevşeklikten çıkaran bir tecellî taşımaktadır. (Tilimsânî, Me‘âni’l-Esmâi’l-İlâhiyye, 247-248)
Azîz isminin hakikati için ise şu âyetlerin tefsirine bakınız: Sâd, 38/9, 66; Câsiye, 45/2.
Âyet 22