İçeriğe atla
Mücâdele 4Cüz 28 · Sayfa 542

Mücâdele Sûresi 4. Âyet

المجادلة

Sohbete sor

Femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi'ayni min kabli en yetemâssâ(s) femen lem yestati' fe-it'âmu sittîne miskînâ(en)(c) żâlike litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlih(i)(c) ve tilke hudûdu(A)llâh(i)(k) ve lilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un)

Kim (köle azat etme imkanı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah'a ve Resulüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kafirler için elem dolu bir azap vardır.

Mücâdele Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyette keffâretin sırasıyla köle azâde etmek, ard arda iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmak şeklinde gelmesindeki hikmet şudur: Öncelikle köle azat etmek daha büyük bir fazilet ve sevap taşıdığı için ilk sırada zikredilmiştir. Ayrıca azat edilen kölenin değeri çoğu zaman altmış fakiri doyurmak için harcanan maldan daha fazladır. Oruç kefaretinin iki ay olarak belirlenmesi ise nefsin terbiyesini ağırlaştırmak ve onu bu tür sözlerden alıkoyacak güçlü bir disiplin meydana getirmek içindir. Oruç aynı zamanda kulun Cenâb-ı Hakk’ın Samed isminin gerektirdiği istiğna ve nefis terbiyesiyle ahlâklanmasını sağlar. Bu imkân bulunmadığında onun zıddı bir uygulama devreye girer ki o da yoksulları doyurmaktır. Çünkü mal harcamak da nefsi terbiye eden bir davranıştır; tıpkı oruçta olduğu gibi nefsi arındırma özelliği taşır. Bu sebeple infak etmek, nefsi cimrilik hastalığından kurtarmaya ve insanı ilâhî azaptan uzaklaştırmaya vesile olur.

Doyurulacak yoksulların sayısının altmış olarak belirlenmesi de orucun altmış gün olmasına bağlıdır. Oruç iki ay boyunca tutulduğu için sayıya riayet edilerek doyurulacak fakirlerin sayısı da altmış olarak belirlenmiştir. Bunun yanında altmış sayısında başka bir sırra da işaret edilmiştir. Rivayetlerde bu ümmetin ömrünün çoğunlukla altmış ile yetmiş yıl arasında olduğu bildirilmiştir. Bu sayıya riayet eden kimse, sembolik olarak ömrünün tamamını ibadetle geçirmiş gibi bir anlam kazanır ve bu yönüyle ilâhî azaptan korunma ümidi taşır.

İbnü’l-Arabî’ye göre köle azat etmek iki şekilde anlaşılabilir: mutlak ve mukayyed azat. Mutlak azat, kişinin kendisini öyle bir makama yerleştirmesidir ki o makamda Hak Teâlâ onun gözü, kuvveti ve kendisini diğer varlıklardan ayıran uzuvları olur. Bu hâle ulaşan kimse hakikat karşısında hür hâle gelir; çünkü artık nefsin bağlarından kurtulmuştur. Mu

kayyed azat ise kişinin kendisini varlığın boyunduruğundan kurtararak yalnız Allah’a kulluk etmeye yönelmesidir. Buna rağmen insanın kulluğu tamamen ortadan kalkmaz; zira kulluk insanın zatına ait bir özelliktir ve bundan azat olmak mümkün değildir. Kul her hâlükârda Allah’a kulluk içinde kalır

Kefaret olarak yedirmenin muteber kabul edilmesinin hikmeti de açıklanmıştır. Zira yedirmek, yiyen kimsenin hayatını muhafaza etmesine vesile olur. Bu sebeple başkasını doyuran kişi, Hakk’ın Muhyî (hayat veren) isminin ahlâkı ile ahlâklanmış sayılır; kendi fiiliyle yokluğa sürüklediği şeyi bu şekilde yeniden ihya etmiş olur. İki ay orucun kefaret olarak belirlenmesinin sebebi ise başka bir hikmete dayanır. Ümmet-i Muhammed’e göre ay, Ay’ın belirlenmiş evrelerindeki hareketinin tamamlanmasıyla ortaya çıkar. Bu durum, nefsin ilâhî menzillerdeki seyrine benzetilmiştir. Buna göre insan bir ay boyunca nefsiyle seyreder ve bu süreçte yaratıcısının kendisi üzerindeki rubûbiyetini kabul edip itiraf eder. İkinci ayda ise Rabbi ile seyreder; bu mertebede Hak onun kuvvetleri ve uzuvları üzerinde tasarruf sahibi olur. Artık onun kuvvetlerinde bütün bu mertebeleri kat eden Hak’tır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/339).

Tasavvufî açıdan bakıldığında âyet, ruh ile nefis arasındaki ilişkiye de işaret etmektedir. Nefis ruhun bineği ve eşi gibidir. Ruh, nefsin arzularından uzaklaşarak ondan yüz çevirdiğinde bu durum zıhâra benzetilmiştir. Ancak ilâhî hikmet gereği ruh ile nefis arasındaki ilişki tamamen kesilmez. Ruh yeniden nefisten faydalanmak istediğinde, bu faydalanma kefaretle gerçekleşir. Bu bağlamda köle azat etmek, nefsin bağlarından kurtulmayı; iki ay oruç tutmak ise nefsin her iki âleme yönelen arzularını dizginlemeyi ifade eder. Sâlik bu disipline güç yetiremezse, nefis ve sıfatlarının baskısı altında zayıflayan ruhânî kuvvetleri güçlendirmesi gerekir. Bu da onları beslemek ve güçlendirmek anlamında fakirleri doyurmaya benzetilmiştir.

Aynı âyet, sâlikin kalbinde tecelli eden mânâların zikrin gıdasıyla beslenmesi gerektiğine de delalet etmektedir. Bu gıda kalbî, nefsî, sırî, ruhî ve hafî zikir mertebeleriyle gerçekleşir. Bunların her biri onar olarak sayılır ve böylece toplamı altmışa ulaşır. Her mertebedeki “on” sayısı, zikir sırasında insanın zâhirî ve bâtınî duyularının hazır bulunması sebebiyledir. Eğer bu duyular gaflet içinde kalırsa zikir tam gerçekleşmez ve ibadetin kemali ortaya çıkmaz.

İki ay peş peşe oruç tutmak ise sâlikin zikrin dışında kalan sözlerden uzak durmasını ve bütün dikkatini zikre yöneltmesini hatırlatır. Bu süreklilik sayesinde zikrin yolları kalpte açılır ve kişinin iç dünyasında yeni bir düzen meydana gelir. Âyette geçen “altmış fakir” ifadesi de sembolik olarak insanın göğsünde bulunan latîfelerin ve unsurların kuvveleridir. Sâlik bu kuvveleri zikrin gıdasıyla beslediğinde kalpteki dağınıklık ortadan kalkar ve kuvveler Hakk’ın zikrine yönelmiş olur. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/104-105).


Âyet 5-6