Femen lem yecid fesiyâmu şehrayni mutetâbi'ayni min kabli en yetemâssâ(s) femen lem yestati' fe-it'âmu sittîne miskînâ(en)(c) żâlike litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlih(i)(c) ve tilke hudûdu(A)llâh(i)(k) ve lilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un)
Kim (köle azat etme imkanı) bulamazsa, eşine dokunmadan önce ard arda iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. Bunlar, Allah'a ve Resulüne hakkıyla iman edesiniz, diyedir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kafirler için elem dolu bir azap vardır.
Buna imkan bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah'a ve Resulüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.
Mücâdele Suresi 4. ayet, zıhar kefaretinin farklı aşamalarını ve bu kefaretin Allah'ın sınırları olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, köle azadı, oruç tutma ve fakir doyurma gibi fiiller üzerinden hem hukuki bir hükmü hem de bu hükmün ardındaki imanı ve ilahi sınırları ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'v-c-d' kökünü 'bir şeyi elde etmek, ona ulaşmak' olarak açıklar. Ayetteki 'فَمَن لَّمْ يَجِدْ' ifadesi, zıhar kefareti olarak köle azat etme imkanını bulamayan, yani buna gücü yetmeyen veya köle bulamayan kişi için kullanılır. Bu, maddi imkansızlığı veya nesnenin yokluğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür kullanımları mecazi olarak 'gücü yetmemek, imkan bulamamak' şeklinde yorumlar. Ayetteki 'lem yecid' ifadesi, köle azat etme yükümlülüğünü yerine getirecek bir köle bulamama veya buna maddi gücünün olmaması durumunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'm-s-s' kökünün Kur'an'da genellikle cinsel ilişkiyi kinaye yoluyla ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'مِن قَبْلِ أَن يَتَمَآسَّا' ifadesi, zıhar kefaretini yerine getirmeden önce eşlerin cinsel temasta bulunmamaları gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mess' kelimesinin hem fiziksel teması hem de mecazi olarak cinsel ilişkiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, zıhar kefaretinin yerine getirilmesinden önce eşler arasındaki cinsel ilişkinin yasaklandığını açıkça gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'mess' kavramının, özellikle evlilik bağlamında, cinsel birleşmeyi ifade eden bir euphemism (örtmece) olduğunu belirtir. Bu ayette de, zıhar kefaretinin tamamlanmasından önce eşler arasındaki cinsel ilişkinin yasaklandığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 't-v-'-' kökünü 'itaat etmek, boyun eğmek' ve 'gücü yetmek, muktedir olmak' anlamlarında açıklar. Ayetteki 'فَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ' ifadesi, iki ay oruç tutmaya fiziksel veya sağlık açısından gücü yetmeyen kişiyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'istitaat' kelimesinin bir fiili yerine getirme kudretini ve imkanını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, oruç tutma yükümlülüğünü yerine getiremeyecek durumda olanlar için alternatif bir kefaretin (fakir doyurma) sunulduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'h-d-d' kökünü 'bir şeyi diğerinden ayıran sınır' olarak tanımlar. Kur'an'da 'hudûdullah' ifadesi, Allah'ın koyduğu şer'i hükümleri, emirleri ve yasakları ifade eder. Ayetteki 'وَتِلْكَ حُدُودُ ٱللَّهِ' ifadesi, zıhar kefaretinin ve ilgili hükümlerin ilahi birer sınır olduğunu, aşılmaması gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hudûd' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın belirlediği yasal ve ahlaki sınırları ifade ettiğini belirtir. Bu sınırlar, müminlerin uyması gereken kuralları ve aşmamaları gereken çizgileri gösterir. Ayetteki kullanımı, zıhar kefaretinin ilahi bir emir olduğunu ve bu emirlere uymanın önemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hudûd' kelimesinin Kur'an'da hem 'sınır' hem de 'hüküm' anlamında kullanıldığını belirtir. Allah'ın hudutları, O'nun kulları için çizdiği yaşam çerçevesini ve bu çerçeveye riayet etmenin gerekliliğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, zıhar hükümlerinin Allah'ın koyduğu şer'i sınırlar olduğu vurgulanır.
Mücâdele Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyette keffâretin sırasıyla köle azâde etmek, ard arda iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmak şeklinde gelmesindeki hikmet şudur: Öncelikle köle azat etmek daha büyük bir fazilet ve sevap taşıdığı için ilk sırada zikredilmiştir. Ayrıca azat edilen kölenin değeri çoğu zaman altmış fakiri doyurmak için harcanan maldan daha fazladır. Oruç kefaretinin iki ay olarak belirlenmesi ise nefsin terbiyesini ağırlaştırmak ve onu bu tür sözlerden alıkoyacak güçlü bir disiplin meydana getirmek içindir. Oruç aynı zamanda kulun Cenâb-ı Hakk’ın Samed isminin gerektirdiği istiğna ve nefis terbiyesiyle ahlâklanmasını sağlar. Bu imkân bulunmadığında onun zıddı bir uygulama devreye girer ki o da yoksulları doyurmaktır. Çünkü mal harcamak da nefsi terbiye eden bir davranıştır; tıpkı oruçta olduğu gibi nefsi arındırma özelliği taşır. Bu sebeple infak etmek, nefsi cimrilik hastalığından kurtarmaya ve insanı ilâhî azaptan uzaklaştırmaya vesile olur.
Doyurulacak yoksulların sayısının altmış olarak belirlenmesi de orucun altmış gün olmasına bağlıdır. Oruç iki ay boyunca tutulduğu için sayıya riayet edilerek doyurulacak fakirlerin sayısı da altmış olarak belirlenmiştir. Bunun yanında altmış sayısında başka bir sırra da işaret edilmiştir. Rivayetlerde bu ümmetin ömrünün çoğunlukla altmış ile yetmiş yıl arasında olduğu bildirilmiştir. Bu sayıya riayet eden kimse, sembolik olarak ömrünün tamamını ibadetle geçirmiş gibi bir anlam kazanır ve bu yönüyle ilâhî azaptan korunma ümidi taşır.
İbnü’l-Arabî’ye göre köle azat etmek iki şekilde anlaşılabilir: mutlak ve mukayyed azat. Mutlak azat, kişinin kendisini öyle bir makama yerleştirmesidir ki o makamda Hak Teâlâ onun gözü, kuvveti ve kendisini diğer varlıklardan ayıran uzuvları olur. Bu hâle ulaşan kimse hakikat karşısında hür hâle gelir; çünkü artık nefsin bağlarından kurtulmuştur. Mu
kayyed azat ise kişinin kendisini varlığın boyunduruğundan kurtararak yalnız Allah’a kulluk etmeye yönelmesidir. Buna rağmen insanın kulluğu tamamen ortadan kalkmaz; zira kulluk insanın zatına ait bir özelliktir ve bundan azat olmak mümkün değildir. Kul her hâlükârda Allah’a kulluk içinde kalır
Kefaret olarak yedirmenin muteber kabul edilmesinin hikmeti de açıklanmıştır. Zira yedirmek, yiyen kimsenin hayatını muhafaza etmesine vesile olur. Bu sebeple başkasını doyuran kişi, Hakk’ın Muhyî (hayat veren) isminin ahlâkı ile ahlâklanmış sayılır; kendi fiiliyle yokluğa sürüklediği şeyi bu şekilde yeniden ihya etmiş olur. İki ay orucun kefaret olarak belirlenmesinin sebebi ise başka bir hikmete dayanır. Ümmet-i Muhammed’e göre ay, Ay’ın belirlenmiş evrelerindeki hareketinin tamamlanmasıyla ortaya çıkar. Bu durum, nefsin ilâhî menzillerdeki seyrine benzetilmiştir. Buna göre insan bir ay boyunca nefsiyle seyreder ve bu süreçte yaratıcısının kendisi üzerindeki rubûbiyetini kabul edip itiraf eder. İkinci ayda ise Rabbi ile seyreder; bu mertebede Hak onun kuvvetleri ve uzuvları üzerinde tasarruf sahibi olur. Artık onun kuvvetlerinde bütün bu mertebeleri kat eden Hak’tır. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/339).
Tasavvufî açıdan bakıldığında âyet, ruh ile nefis arasındaki ilişkiye de işaret etmektedir. Nefis ruhun bineği ve eşi gibidir. Ruh, nefsin arzularından uzaklaşarak ondan yüz çevirdiğinde bu durum zıhâra benzetilmiştir. Ancak ilâhî hikmet gereği ruh ile nefis arasındaki ilişki tamamen kesilmez. Ruh yeniden nefisten faydalanmak istediğinde, bu faydalanma kefaretle gerçekleşir. Bu bağlamda köle azat etmek, nefsin bağlarından kurtulmayı; iki ay oruç tutmak ise nefsin her iki âleme yönelen arzularını dizginlemeyi ifade eder. Sâlik bu disipline güç yetiremezse, nefis ve sıfatlarının baskısı altında zayıflayan ruhânî kuvvetleri güçlendirmesi gerekir. Bu da onları beslemek ve güçlendirmek anlamında fakirleri doyurmaya benzetilmiştir.
Aynı âyet, sâlikin kalbinde tecelli eden mânâların zikrin gıdasıyla beslenmesi gerektiğine de delalet etmektedir. Bu gıda kalbî, nefsî, sırî, ruhî ve hafî zikir mertebeleriyle gerçekleşir. Bunların her biri onar olarak sayılır ve böylece toplamı altmışa ulaşır. Her mertebedeki “on” sayısı, zikir sırasında insanın zâhirî ve bâtınî duyularının hazır bulunması sebebiyledir. Eğer bu duyular gaflet içinde kalırsa zikir tam gerçekleşmez ve ibadetin kemali ortaya çıkmaz.
İki ay peş peşe oruç tutmak ise sâlikin zikrin dışında kalan sözlerden uzak durmasını ve bütün dikkatini zikre yöneltmesini hatırlatır. Bu süreklilik sayesinde zikrin yolları kalpte açılır ve kişinin iç dünyasında yeni bir düzen meydana gelir. Âyette geçen “altmış fakir” ifadesi de sembolik olarak insanın göğsünde bulunan latîfelerin ve unsurların kuvveleridir. Sâlik bu kuvveleri zikrin gıdasıyla beslediğinde kalpteki dağınıklık ortadan kalkar ve kuvveler Hakk’ın zikrine yönelmiş olur. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/104-105).
Âyet 5-6