Lâ yukâtilûnekum cemî'an illâ fî kuran muhassanetin ev min verâ-i cudur(in)(c) be/suhum beynehum şedîd(un)(c) tahsebuhum cemî'an ve kulûbuhum şettâ(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya'kilûn(e)
Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.
Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar, ancak, müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından (sizinle savaşmak isterler). Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalbleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.
Haşr Suresi 14. ayet, düşmanların savaş stratejilerini ve içsel ayrılıklarını tasvir ederken, onların dışarıdan bir bütün gibi görünseler de kalplerinin dağınık olduğunu vurgular. Ayet, bu durumun temelinde akletmeme olgusunun yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Katl (قتل) kelimesi, canı bedenden ayırmak anlamına gelir. Mukatele (مقاتلة) ise iki taraf arasında savaşmak, birbirini öldürmeye çalışmak demektir. Ayetteki 'yükatilûneküm' ifadesi, düşmanların müminlerle doğrudan ve açıkça savaşmaktan çekindiklerini, ancak belirli koşullar altında (sur arkasından vb.) bunu yapabileceklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Katl, bir şeyi yok etmek, ortadan kaldırmak anlamında da kullanılır. Burada 'yükatilûneküm' fiili, düşmanların müminlere karşı giriştikleri eylemin niteliğini, yani bir savaş ve çatışma halini mecazi olarak değil, doğrudan ifade eder. Ancak bu savaşın belirli şartlara bağlı olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hısn (حصن), korunulan, sağlamlaştırılmış yer demektir. 'Muhassana' ise, tahkim edilmiş, düşman saldırılarına karşı güçlendirilmiş anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, düşmanların ancak kendilerini güvende hissettikleri, surlarla çevrili kasabalarda veya duvarların arkasında savaşmaya kalkıştıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hısn, bir şeyi korumak, muhafaza etmek demektir. 'Muhassana' kelimesi, bir yerin düşmanlardan korunmak amacıyla sağlamlaştırıldığını ifade eder. Bu bağlamda, düşmanların ancak kendilerini güvende hissettikleri, savunması güçlü yerlerde savaşabildiklerini, aksi takdirde korkak davrandıklarını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hısn kökü, genellikle korunma, sağlamlık ve güvenlik anlamlarını taşır. 'Muhassana' kelimesi, bir yerin dış tehditlere karşı güçlendirilmiş olduğunu, bu sayede içinde bulunanlara emniyet sağladığını gösterir. Ayette, düşmanların ancak bu tür 'güvenli' alanlarda savaşmaya cesaret edebildikleri, dolayısıyla aslında zayıf ve korkak oldukları ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Be's (بأس), şiddet, sıkıntı, korku ve savaşta gösterilen güç anlamına gelir. Ayetteki 'be'suhum beynehüm şedîd' ifadesi, düşmanların kendi aralarındaki anlaşmazlık ve çatışmalarının çok şiddetli olduğunu, birbirlerine karşı acımasız olduklarını belirtir. Bu, onların dışarıya karşı gösterdikleri zayıflığın aksine, içsel çekişmelerinin ne kadar yıkıcı olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Be's, korku, şiddet, azap ve savaşta gösterilen kahramanlık veya korkaklık anlamlarını içerir. Ayetteki 'bâ'suhum' kelimesi, düşmanların kendi içlerindeki çekişmelerin ve düşmanlıkların şiddetini vurgular. Bu durum, onların dışarıdan bir bütün gibi görünmelerine rağmen, içsel olarak parçalanmış olduklarını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Be's kavramı, Kur'an'da genellikle zorluk, sıkıntı ve şiddet anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'bâ'suhum', düşmanların kendi aralarındaki iç çatışmaların ve düşmanlıkların şiddetini ifade eder. Bu içsel şiddet, onların dışarıya karşı birleşmelerini engelleyen temel bir faktördür ve onların zayıflığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şett (شت), dağınıklık, ayrılık anlamına gelir. 'Şettâ' ise, birbirinden ayrı, dağınık şeyler için kullanılır. Ayetteki 'kulûbuhum şettâ' ifadesi, düşmanların kalplerinin birbiriyle uyumsuz, farklı düşüncelere sahip ve parçalanmış olduğunu belirtir. Bu durum, onların dışarıdan bir bütün gibi görünmelerine rağmen, içsel birliğe sahip olmadıklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şettâ, farklı farklı, dağınık demektir. Ayetteki 'kulûbuhum şettâ' ifadesi, düşmanların kalplerinin bir araya gelmediğini, her birinin farklı bir yöne meylettiğini ve bu nedenle gerçek bir birlik oluşturamadıklarını anlatır. Bu, onların dış görünüşlerinin aksine, içsel olarak zayıf olduklarının bir işaretidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şettâ, dağınık, birbirinden ayrı olan şeyler için kullanılan bir sıfattır. 'Kulûbuhum şettâ' ifadesi, düşmanların kalplerinin birleşmediğini, her birinin kendi hevesine veya çıkarına göre hareket ettiğini, dolayısıyla aralarında gerçek bir uyum ve birlik bulunmadığını vurgular. Bu durum, onların dışarıdan görünen gücünün aldatıcı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akl (عقل), bir şeyi bağlamak, tutmak anlamına gelir. İdrak ve anlayış yeteneği olarak kullanıldığında ise, insanı doğruya yönelten, yanlıştan alıkoyan güçtür. 'Lâ ya'kılûn' ifadesi, düşmanların akıllarını kullanmadıklarını, dolayısıyla doğru kararlar veremediklerini, olayları doğru değerlendiremediklerini ve bu yüzden içsel olarak parçalanmış olduklarını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Akl, bir şeyi kavramak, idrak etmek ve doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneğidir. 'Lâ ya'kılûn' ifadesi, düşmanların bu yeteneği kullanmadıklarını, yani düşünmeden, basiretsizce hareket ettiklerini gösterir. Bu durum, onların kalplerinin dağınık olmasının ve kendi aralarındaki şiddetli çekişmelerin temel nedeni olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Akl kavramı, Kur'an'da sadece zihinsel bir yetenek değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olarak da ele alınır. 'Lâ ya'kılûn' ifadesi, düşmanların sadece zihinsel olarak anlamakta yetersiz kalmadıklarını, aynı zamanda ahlaki olarak da doğruyu idrak edemediklerini gösterir. Bu durum, onların içsel tutarsızlıklarının ve birleşememelerinin temelinde yatan derin bir problemdir.
Haşr Sûresi
Nefsi emmare kuvvetleri hayal (heva) ile oluşturduğu kaleleri ve vehim (şartlanma) ile ördüğü duvar arkasında efelik taslar ve hakikat kuvvetleri ile çarpışmaya çıkmaz. Ve bu kuvvetler kendi aralarında kuvvetle çarpışır.
Bazen derviş olmak için gelen kişiler samimi değilse bu hayal ve şartlanma bilgileri ile oluşturdukları kale duvarlarını yıkamaz ve bir zaman sonra ayrılıp giderler. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Seferin üstâdın küll olan aşkı üzerine; yüz binlerce zerreye ittihâd verdi!
“Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde “küll”, “aşk”ın sıfâtı ve “aşk-ı küll" muzâf; ve “üstâd" muzâfun-ileyhtir. “Küll olan aşkın üstâdı” demek olur. Ve “küll olan aşk”, aşk-ı hakîkî olan aşk-ı İlâhîdir. Bu “aşk-ı küll”ün zıddı, mecâzî olan “aşk-ı cüz’ dür ve Hakk’ın gayri görünen sûretlere muhabbettir. “Aşk-ı küll” mâye-i sulh ve ittihâddır. Ve “aşk-ı cüz’ mâye-i tefrika ve nizâ’dır. Aşk-ı küllün üstâdı enbiyâ ve onlann vârisleri olan evliyâdır. Zîrâ efrâd-ı beşeri mâsi- vâ-yı Hakk’a muhabbetten tebrîd ve muhabbet-i Hakk’a teşvîk ederler. Ve aşk-ı cüz’ün üstâdı ise İblîs ve tevâbi’idir. Efrâd-ı beşeri Hakk’a muhabbetten tebrîd ve mâsiva-yı Hakk’ın muhabbetine teşvîk ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, bilhassa Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimizin himmet-i seniyyeleri' sâyesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabileleri efrâd-ı kesîresinin ittihâdına işâreten, üstâd-ı hidâyet olan Resûl-i Zîşân Efendimizin aşk-ı küllünü tahsîn ve bu aşk-ı küllün mâye-i ittihâd ve sulh olduğunu beyân buyururlar.
Geçecek yollarda müfierik toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.
Çömlekçinin eli, şurada burada müteferrik bir halde bulunan topraklan toplayıp yoğurarak bir testi vücûda getirdiği gibi, Resûl-i Zîşân Efendimizin dest-i himmeti dahi, müteferrik bir halde birbirinin düşmanı olan kabâili cem’ edip, nefs-i vâhide yaptı.
Zîrâ su ve çamur olan cisimlerin itihâdı nalındır; can huna henzemez!
Topraktan neşv ü nemâ bulan ecsâm-ı beşerin ittihâdı ve teşkil ettiği bir cem’iyet nâkıstır. Bu ittihâd kâmil olmak için, rûhlann ve ma’nâların birleşmesi îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri, zâhirde müttehid görünen mü-nâfıklar hakkında, (Haşr, 59/14) ya’ni, “Sen onları müctemi’ ve müttehid zannedersin; halbuki onlann kalbleri ve ma’nâlan müteferriktir!” buyurur. Binâenaleyh, canların ittihâdı ve birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.
Eğer huraâa misâl içinde rmzîrleri söylesem, korkarım ki anlayışa ihtilâl getirir!
Eğer bu canların ittihâdı bahsinde ma’külü mahsüs kılmak için mahsüsâttan misâl getirerek, ittihâd-ı ervâhın nazîrlerini söylesem ve bu sim tavzih etsem, idrâkleri bozar ve karıştırır diye korkarım.[68]
Mâdemki arslan değilsin, sakın ileriye ayak koyma; zîrâ o ecel kurttur ve senin canın koyun.
Ve eğer sen "abdal"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.
Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi’dir. Biri ıztırârî ve tabiîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim (Âl-i îmrân, 3/185) ya’ni “Her bir nefis ölümü tadıcıdır” buyrulur. Bîgeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi’ ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak’dır. Bu mevt-i ihtiyarîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkâniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere “abdâl" ta’bîrolunur.
Ve bu mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin indinde mevt-i ıztırârî ve tabîînin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onlar mevt-i tabîîye âşıkdırlar. Bir numûne olmak üzere cenâb-ı Pîr efendimizin sandûka-i şerifleri üzerine yazılmış olan bir gazel-i âlîlerinin burada dercini münâsib gördüm. Gazel:
“Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve yazık, yazık! deme! Şeytanın hilesine düştün, o yazık oldu. Cenazemi götürdüğün vakit, tırak, fırâk deme! Benim için o zaman mülâkât-ı visâl olur. Vaktâki beni mezara tevdi’ edersin, veda' veda 'deme ki, mezar cem’iyyet-i kulûbun perdesi olur. Aşağıya gitmeği gördüğün vakit, yukarı gelmeğe bak; güneşin ve ayın gurubuna niçin ziyân olsun? Sana gurûb görünür, fakat şurük olur, lahd hapis gibi görünür, canın kurtulması olur. Hangi dâne zemine gömüldü, neşv ü nemâ bulmadı? Niçin senin dâne-i insâniyyetine bu şübhe olsun? Hangi kova aşağıya gitti ve dolu olarak dışarıya gelmedi. Kuyudan dolayı cân Yusuf'una niçin figân ola? Vaktâki ağzı bu taraftan bağladın, o tarafa aç ki, senin hây ve hüyun lâ-mekân fezasında olsun!" Abdâl kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarâbı Hâlık’ın tebdilinden sirke ola.
"Şarâb”dan murâd, enâniyet sarhoşluğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. “Sirke”den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya’ni “Abdâl o kimseye derler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfâtı, sıfât-ı ilâhiyyenin pertevi olur.” Fakat zan cihetinden arslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini arslan zan edersin, sakın da'vâ etme!
Fakat ey nefsânî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfâtlarının şarâbını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o enâniyet sebebiyle, kendini arslanlan avlayıcı bir tasarruf sâhibi zannetmektesin; ve kendini arslan zannediyorsun. Sakın merdân-ı Hakk’m saldırdıkları meydân-ı harbe saldırma!
Hak, nâ-sedîd olan ehl-i nifâkdan dolayı buyurdu ki: "Onların aralarında olan harb, şedîd harbdir."
“Sedîd”, doğru ve “nâ-sedîd”, eğri demektir. Ya’ni eğri olan ehl-i nifâkdan dolayı Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Haşr’da (Haşr, 59/14) ya’ni “Sizinle mukatele edemezler, ancak tahsîn olunmuş karyelerde, yâhud duvarlar arkasından harb ederler; onların aralarındaki muhârebeler şedîddir. Sen onlan müctemi’ zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferrikdir. Bu hâl muhakkak onlann taakkul edemez bir kavim olduklan sebebiyledir” buyurur. Ya’ni kavilleri fiillerine uymayan ehl-i nifâk, kendi aralarında harbden bahsederken şöyle vururuz ve böyle keseriz diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyâta münkalib olduğu vakit, saklanacak yer ararlar.
Birbirleri arasında merdânedirler; gazada ise evin kadınları gibidirler.
Gaybın seraskeri olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, harblerden evvel şecâat yoktur!" Âlem-i gaybın seraskeri ve zamâir-i beşerin vâkıfı olan Resûl-i zîşân Efendimiz, söz ile kahramanlık gösteren birine hitâben: “Ey delikanlı harbden evvel şecâat yoktur" buyurdu. Zîrâ insanın mâhiyyet-ı rûhiyyesi ancak, fiiliyyât sahasında zâhir olur. Beyt-i Ziyâ Paşa:
Ayinesi işdir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde Gazâ lâfı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; cenk kızıştığı vakit, köpük gibi fensizdirler.
“Aralarında muhârebe lâfi olduğu vakit, söz kahramanlan ağızlannı köpürte köpürte düşmanı mağlûb ve makhûr edeceklerinden bahs ederler; fıilen harb zuhûrunda cenk kızıştığı vakit köpük gibi fensiz ve tedbirsiz bir halde darmadağın olurlar." Hind nüshalannda ikinci mısrâ’ “Galeyan ve cenk vaktinde köpük gibi düşerler” sûretindedir.
Gazâ zikri vaktinde, onun kılıcı uzundur; kerr ü fer vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.
“Kerr ü fer", eski harblerde, pehlivanlann harb meydanlannda düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri vaziyetler göstermesi ma’nâsınadır. Ya’ni “Söz kahramanlanmn kılıcı, muhârebe lâfı olurken pek uzun olup, düşmanı kahr eder; fakat kerr ü fer vaktinde ve söz fıiliyâta intikâl ettikde, o kahramânın kılıcı soğan gibi güs-güdük ve metânetsiz bir hâle gelir.” Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.
“Harb düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Harb, fiiliyat sâhasma geldikten sonra, onun hayâl rüzgârı ile dolu olan vücûdunun tulumu, cüz’î bir yara ile boşalır ve pörsür.” Bu beyitlerin hem harb-i zâhirîye ve hem de harb-i ma’nevîye şumûlü vardır. Tarîk-i Hakk’a sülük husûsunda birçok kimseler cür’et gösterirler ve hayâllerinde yaptıkları mücâhedât ile nefis ve şeytanı mağlûb ederler; vaktâki önlerine nefsin ve şeytanın muhâcemâtı çıkar, mağlûb ve perîşân olurlar; ve başlanna bir belâ gelse, feryâd ederler ve tabîb-i İlâhî olan mürşid-i kâmilin tertîb ettiği acı ilâçları yutamazlar.
Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan, safâ isteyiciden aceb tutarım.
“Saykal”, cilâ vermek ve parlatmak. Ya’ni “Kalbinin safasmı ve temizliğini isteyen bir sâlikin, mürşid-i kâmil tarafından kalbine cilâ vermek için riyâzet ve mücâhede cefâsından kaçmasına taaccüb ederim; zîrâ bir kimsenin istediği şeyin esbâb-ı husûlünden kaçması, şâyân-ı taaccübdür.”[69]
"Kuren muhassanetin, nefsin 'âdet' kaleleridir. Cudur, onun 'vehm' (kuruntu) duvarlarıdır. Nefis, bunlar olmadan 'hakikat'le savaşa girmez; çünkü hevâsı çıplak kalmaktan korkar."[70]
Be’suhum beynehum şedîd: Nefsin 'hevâ'ları birbiriyle çarpışır. Biri 'irfan' ister, diğeri 'şehvet'. Bu, onun iç savaşıdır."[71]
"Kulûbuhum şettâ: Nefsin lâtifeleri (kalp, ruh, sır) birbiriyle uyumsuzdur. Biri Hakk'ı zikreder, diğeri mâsivâyı. Bu, onun 'kesret' içindeki perişanlığıdır."[72]
"Lâ ya’kılûn: Onlar 'akl-ı maâd'dan (hakikat aklı) mahrumdurlar. Akılları, 'akl-ı meâş' (dünyevî akıl) ile sınırlıdır; bu yüzden vahdeti göremezler."[73]
"Nefs, 'kuren muhassane'de (sağlam kalelerde) saklanır. 'Be’suhum beynehum şedîd' ile iç savaş yaşar. 'Kulûbuhum şettâ' ile parçalanmıştır. 'Lâ ya’kılûn' ile hakikati idrak edemez. Ey sâlik, nefsinin bu halini gör; kalelerini yık, iç savaşı bitir, gönlünü cem et, akl-ı maâd ile bak!"[74]
"Hakikat ehli, nefsinin 'kuren muhassane'sini (sağlam kalelerini) bilir; onları 'Lâ havle' ile yıkar. 'Be’s'ini (iç savaşını) 'Lâ kuvvete' ile durdurur. 'Kulûb'unu (kalplerini) 'illâ billâh' ile cem eder. O, 'akl-ı maâd' ile baktığı için, vahdeti görür."