İçeriğe atla
Haşr 14Cüz 28 · Sayfa 547

Haşr Sûresi 14. Âyet

الحشر

Sohbete sor

Lâ yukâtilûnekum cemî'an illâ fî kuran muhassanetin ev min verâ-i cudur(in)(c) be/suhum beynehum şedîd(un)(c) tahsebuhum cemî'an ve kulûbuhum şettâ(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya'kilûn(e)

Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

Haşr Sûresi

Nefsi emmare kuvvetleri hayal (heva) ile oluşturduğu kaleleri ve vehim (şartlanma) ile ördüğü duvar arkasında efelik taslar ve hakikat kuvvetleri ile çarpışmaya çıkmaz. Ve bu kuvvetler kendi aralarında kuvvetle çarpışır.

Bazen derviş olmak için gelen kişiler samimi değilse bu hayal ve şartlanma bilgileri ile oluşturdukları kale duvarlarını yıkamaz ve bir zaman sonra ayrılıp giderler. (M.D.) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Seferin üstâdın küll olan aşkı üzerine; yüz binlerce zerreye ittihâd verdi!

“Aşk-ı küll-i üstâd" terkibinde “küll”, “aşk”ın sıfâtı ve “aşk-ı küll" muzâf; ve “üstâd" muzâfun-ileyhtir. “Küll olan aşkın üstâdı” demek olur. Ve “küll olan aşk”, aşk-ı hakîkî olan aşk-ı İlâhîdir. Bu “aşk-ı küll”ün zıddı, mecâzî olan “aşk-ı cüz’ dür ve Hakk’ın gayri görünen sûretlere muhabbettir. “Aşk-ı küll” mâye-i sulh ve ittihâddır. Ve “aşk-ı cüz’ mâye-i tefrika ve nizâ’dır. Aşk-ı küllün üstâdı enbiyâ ve onlann vârisleri olan evliyâdır. Zîrâ efrâd-ı beşeri mâsi- vâ-yı Hakk’a muhabbetten tebrîd ve muhabbet-i Hakk’a teşvîk ederler. Ve aşk-ı cüz’ün üstâdı ise İblîs ve tevâbi’idir. Efrâd-ı beşeri Hakk’a muhabbetten tebrîd ve mâsiva-yı Hakk’ın muhabbetine teşvîk ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte, bilhassa Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimizin himmet-i seniyyeleri' sâyesinde, birbirinin düşmanı olan Evs ve Hazrec kabileleri efrâd-ı kesîresinin ittihâdına işâreten, üstâd-ı hidâyet olan Resûl-i Zîşân Efendimizin aşk-ı küllünü tahsîn ve bu aşk-ı küllün mâye-i ittihâd ve sulh olduğunu beyân buyururlar.

Geçecek yollarda müfierik toprak gibi, çömlekçinin eli onları bir testi yaptı.

Çömlekçinin eli, şurada burada müteferrik bir halde bulunan topraklan toplayıp yoğurarak bir testi vücûda getirdiği gibi, Resûl-i Zîşân Efendimizin dest-i himmeti dahi, müteferrik bir halde birbirinin düşmanı olan kabâili cem’ edip, nefs-i vâhide yaptı.

Zîrâ su ve çamur olan cisimlerin itihâdı nalındır; can huna henzemez!

Topraktan neşv ü nemâ bulan ecsâm-ı beşerin ittihâdı ve teşkil ettiği bir cem’iyet nâkıstır. Bu ittihâd kâmil olmak için, rûhlann ve ma’nâların birleşmesi îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri, zâhirde müttehid görünen mü-nâfıklar hakkında, (Haşr, 59/14) ya’ni, “Sen onları müctemi’ ve müttehid zannedersin; halbuki onlann kalbleri ve ma’nâlan müteferriktir!” buyurur. Binâenaleyh, canların ittihâdı ve birleşmesi cisimlerin birleşmesine benzemez.

Eğer huraâa misâl içinde rmzîrleri söylesem, korkarım ki anlayışa ihtilâl getirir!

Eğer bu canların ittihâdı bahsinde ma’külü mahsüs kılmak için mahsüsâttan misâl getirerek, ittihâd-ı ervâhın nazîrlerini söylesem ve bu sim tavzih etsem, idrâkleri bozar ve karıştırır diye korkarım.[68]

Mâdemki arslan değilsin, sakın ileriye ayak koyma; zîrâ o ecel kurttur ve senin canın koyun.

Ve eğer sen "abdal"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.

Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi’dir. Biri ıztırârî ve tabiîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim (Âl-i îmrân, 3/185) ya’ni “Her bir nefis ölümü tadıcıdır” buyrulur. Bîgeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi’ ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak’dır. Bu mevt-i ihtiyarîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkâniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere “abdâl" ta’bîrolunur.

Ve bu mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin indinde mevt-i ıztırârî ve tabîînin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onlar mevt-i tabîîye âşıkdırlar. Bir numûne olmak üzere cenâb-ı Pîr efendimizin sandûka-i şerifleri üzerine yazılmış olan bir gazel-i âlîlerinin burada dercini münâsib gördüm. Gazel:

“Ölüm gününde benim tabutum gidici olduğu vakit, benim için bu cihânın derdi olduğunu zannetme! Benim için ağlama ve yazık, yazık! deme! Şeytanın hilesine düştün, o yazık oldu. Cenazemi götürdüğün vakit, tırak, fırâk deme! Benim için o zaman mülâkât-ı visâl olur. Vaktâki beni mezara tevdi’ edersin, veda' veda 'deme ki, mezar cem’iyyet-i kulûbun perdesi olur. Aşağıya gitmeği gördüğün vakit, yukarı gelmeğe bak; güneşin ve ayın gurubuna niçin ziyân olsun? Sana gurûb görünür, fakat şurük olur, lahd hapis gibi görünür, canın kurtulması olur. Hangi dâne zemine gömüldü, neşv ü nemâ bulmadı? Niçin senin dâne-i insâniyyetine bu şübhe olsun? Hangi kova aşağıya gitti ve dolu olarak dışarıya gelmedi. Kuyudan dolayı cân Yusuf'una niçin figân ola? Vaktâki ağzı bu taraftan bağladın, o tarafa aç ki, senin hây ve hüyun lâ-mekân fezasında olsun!" Abdâl kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarâbı Hâlık’ın tebdilinden sirke ola.

"Şarâb”dan murâd, enâniyet sarhoşluğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. “Sirke”den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya’ni “Abdâl o kimseye derler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfâtı, sıfât-ı ilâhiyyenin pertevi olur.” Fakat zan cihetinden arslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini arslan zan edersin, sakın da'vâ etme!

Fakat ey nefsânî olan kimse, sen nefsinin kötü sıfâtlarının şarâbını içip, kendi benliğinin sarhoşu olmuşsun ve o enâniyet sebebiyle, kendini arslanlan avlayıcı bir tasarruf sâhibi zannetmektesin; ve kendini arslan zannediyorsun. Sakın merdân-ı Hakk’m saldırdıkları meydân-ı harbe saldırma!

Hak, nâ-sedîd olan ehl-i nifâkdan dolayı buyurdu ki: "Onların aralarında olan harb, şedîd harbdir."

“Sedîd”, doğru ve “nâ-sedîd”, eğri demektir. Ya’ni eğri olan ehl-i nifâkdan dolayı Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Haşr’da (Haşr, 59/14) ya’ni “Sizinle mukatele edemezler, ancak tahsîn olunmuş karyelerde, yâhud duvarlar arkasından harb ederler; onların aralarındaki muhârebeler şedîddir. Sen onlan müctemi’ zannedersin, halbuki onların kalbleri müteferrikdir. Bu hâl muhakkak onlann taakkul edemez bir kavim olduklan sebebiyledir” buyurur. Ya’ni kavilleri fiillerine uymayan ehl-i nifâk, kendi aralarında harbden bahsederken şöyle vururuz ve böyle keseriz diye büyük kahramanlıklar gösterirler; sözleri fiiliyâta münkalib olduğu vakit, saklanacak yer ararlar.

Birbirleri arasında merdânedirler; gazada ise evin kadınları gibidirler.

Gaybın seraskeri olan Peygamber buyurdu: "Ey delikanlı, harblerden evvel şecâat yoktur!" Âlem-i gaybın seraskeri ve zamâir-i beşerin vâkıfı olan Resûl-i zîşân Efendimiz, söz ile kahramanlık gösteren birine hitâben: “Ey delikanlı harbden evvel şecâat yoktur" buyurdu. Zîrâ insanın mâhiyyet-ı rûhiyyesi ancak, fiiliyyât sahasında zâhir olur. Beyt-i Ziyâ Paşa:

Ayinesi işdir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde Gazâ lâfı vaktinde ağızlarını köpük dolu ederler; cenk kızıştığı vakit, köpük gibi fensizdirler.

“Aralarında muhârebe lâfi olduğu vakit, söz kahramanlan ağızlannı köpürte köpürte düşmanı mağlûb ve makhûr edeceklerinden bahs ederler; fıilen harb zuhûrunda cenk kızıştığı vakit köpük gibi fensiz ve tedbirsiz bir halde darmadağın olurlar." Hind nüshalannda ikinci mısrâ’ “Galeyan ve cenk vaktinde köpük gibi düşerler” sûretindedir.

Gazâ zikri vaktinde, onun kılıcı uzundur; kerr ü fer vaktinde onun kılıcı soğan gibidir.

“Kerr ü fer", eski harblerde, pehlivanlann harb meydanlannda düşmana karşı elindeki kılıç ve kalkan ile ileri geri vaziyetler göstermesi ma’nâsınadır. Ya’ni “Söz kahramanlanmn kılıcı, muhârebe lâfı olurken pek uzun olup, düşmanı kahr eder; fakat kerr ü fer vaktinde ve söz fıiliyâta intikâl ettikde, o kahramânın kılıcı soğan gibi güs-güdük ve metânetsiz bir hâle gelir.” Düşünce vaktinde, onun kalbi yara isteyicidir; sonra bir iğne ile onun tulumu boşaldı.

“Harb düşüncesi vaktinde o söz kahramanının kalbi, düşman kılıcından yara isteyicidir. Harb, fiiliyat sâhasma geldikten sonra, onun hayâl rüzgârı ile dolu olan vücûdunun tulumu, cüz’î bir yara ile boşalır ve pörsür.” Bu beyitlerin hem harb-i zâhirîye ve hem de harb-i ma’nevîye şumûlü vardır. Tarîk-i Hakk’a sülük husûsunda birçok kimseler cür’et gösterirler ve hayâllerinde yaptıkları mücâhedât ile nefis ve şeytanı mağlûb ederler; vaktâki önlerine nefsin ve şeytanın muhâcemâtı çıkar, mağlûb ve perîşân olurlar; ve başlanna bir belâ gelse, feryâd ederler ve tabîb-i İlâhî olan mürşid-i kâmilin tertîb ettiği acı ilâçları yutamazlar.

Ben saykal vaktinde cefâdan kaçan, safâ isteyiciden aceb tutarım.

“Saykal”, cilâ vermek ve parlatmak. Ya’ni “Kalbinin safasmı ve temizliğini isteyen bir sâlikin, mürşid-i kâmil tarafından kalbine cilâ vermek için riyâzet ve mücâhede cefâsından kaçmasına taaccüb ederim; zîrâ bir kimsenin istediği şeyin esbâb-ı husûlünden kaçması, şâyân-ı taaccübdür.”[69]


"Kuren muhassanetin, nefsin 'âdet' kaleleridir. Cudur, onun 'vehm' (kuruntu) duvarlarıdır. Nefis, bunlar olmadan 'hakikat'le savaşa girmez; çünkü hevâsı çıplak kalmaktan korkar."[70]

Be’suhum beynehum şedîd: Nefsin 'hevâ'ları birbiriyle çarpışır. Biri 'irfan' ister, diğeri 'şehvet'. Bu, onun iç savaşıdır."[71]

"Kulûbuhum şettâ: Nefsin lâtifeleri (kalp, ruh, sır) birbiriyle uyumsuzdur. Biri Hakk'ı zikreder, diğeri mâsivâyı. Bu, onun 'kesret' içindeki perişanlığıdır."[72]

"Lâ ya’kılûn: Onlar 'akl-ı maâd'dan (hakikat aklı) mahrumdurlar. Akılları, 'akl-ı meâş' (dünyevî akıl) ile sınırlıdır; bu yüzden vahdeti göremezler."[73]

"Nefs, 'kuren muhassane'de (sağlam kalelerde) saklanır. 'Be’suhum beynehum şedîd' ile iç savaş yaşar. 'Kulûbuhum şettâ' ile parçalanmıştır. 'Lâ ya’kılûn' ile hakikati idrak edemez. Ey sâlik, nefsinin bu halini gör; kalelerini yık, iç savaşı bitir, gönlünü cem et, akl-ı maâd ile bak!"[74]

"Hakikat ehli, nefsinin 'kuren muhassane'sini (sağlam kalelerini) bilir; onları 'Lâ havle' ile yıkar. 'Be’s'ini (iç savaşını) 'Lâ kuvvete' ile durdurur. 'Kulûb'unu (kalplerini) 'illâ billâh' ile cem eder. O, 'akl-ı maâd' ile baktığı için, vahdeti görür."


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)