Huva(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ huve-lmeliku-lkuddûsu-sselâmu-lmu/minu-lmuheyminu-l'azîzu-lcebbâru-lmutekebbir(u)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yuşrikûn(e)
O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.
Haşr Suresi 23. ayet, Allah'ın eşsizliğini ve yüce sıfatlarını vurgulayan temel kavramları içermektedir. Bu kavramlar, Allah'ın mutlak hükümranlığını, kutsallığını, esenlik ve güven kaynağı oluşunu, kudretini ve her şeye galip gelmesini dilbilimsel ve semantik derinlikleriyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): el-Melik (الملك), mülk (ملك) ve mülkiyet (ملكية) kökünden gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyin sahibi, yöneticisi ve mutlak hükümranı olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki tam yetkisini ve tasarrufunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Melik (الملك), 'sahip olan' ve 'işleri idare eden' anlamındadır. Bu ayette Allah'ın Melik olması, O'nun her şeyin üzerinde bir otoriteye sahip olduğunu ve tüm varlık âlemini yönettiğini mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Melik kavramı, Kur'an'da Allah'ın 'egemenlik' ve 'yönetim' sıfatını temsil eder. Bu ayette, Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve tartışmasız otoritesini, yani O'nun 'kral' veya 'hükümdar' oluşunu vurgular, bu da O'nun iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kuds (قدس) kelimesi, temizlik ve bereket anlamına gelir. el-Kuddûs (القدوس) ise, her türlü noksanlıktan ve ayıptan münezzeh olan, kemal sıfatlarıyla muttasıf olan demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın zatının ve sıfatlarının her türlü beşerî tasavvurun ötesinde, mutlak bir yüceliğe ve arılığa sahip olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kuddûs, 'çok temiz' ve 'mübarek' demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her türlü şerikten, eksiklikten ve yaratılmışlara benzemekten uzak olduğunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın zatının ve sıfatlarının mutlak kemalini ve arılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Selâm (سلام), afiyet, emniyet ve kurtuluş anlamına gelir. Allah'ın es-Selâm (السلام) olması, O'nun zatının her türlü noksanlıktan salim olduğunu ve kullarına esenlik, barış ve güvenlik verdiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın hem kendi zatında kusursuz olduğunu hem de yaratılmışlara huzur ve emniyet sağladığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): es-Selâm, 'selamet veren' ve 'selamet sahibi' demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her türlü eksiklikten ve kusurdan uzak olduğunu, aynı zamanda kullarına dünya ve ahirette selamet ve huzur bahşettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın hem kendi mükemmelliğini hem de rahmetinin bir tecellisi olarak kullarına sunduğu güvenliği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emn (أمن) kökünden gelen el-Mü'min (المؤمن), 'güven veren', 'emniyet sağlayan' ve 'doğrulayan' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun kullarına azaptan emin kılan, vaatlerini gerçekleştiren ve peygamberlerinin doğruluğunu tasdik eden olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kullarına karşı güvenilirliğini ve onlara sağladığı emniyeti vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): el-Mü'min, 'kullarına güven veren', 'onları korkudan emin kılan' ve 'kendi birliğini ve sıfatlarını tasdik eden' anlamlarına gelir. Bu ayette, Allah'ın kullarına karşı olan rahmetini ve onlara sağladığı manevi ve fiziksel güvenliği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): el-Müheymin (المهيمن), 'gözetleyici', 'koruyucu', 'şahit' ve 'denetleyici' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi kuşatan bilgisiyle tüm varlık âlemini görüp gözettiğini, koruduğunu ve her şeye şahit olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak kontrolünü ve her şey üzerindeki denetimini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müheymin, 'şahit' ve 'koruyucu' demektir. Allah'ın Müheymin olması, O'nun her şeye şahit olduğunu, her şeyi koruyup gözettiğini ve her şeyin üzerinde bir otoriteye sahip olduğunu gösterir. Bu ayette, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki sürekli ve tam denetimini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cebr (جبر) kökünden gelen el-Cebbâr (الجبّار), 'zorla iş yaptıran', 'kırıkları onaran', 'eksiklikleri tamamlayan' ve 'yüce' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun iradesinin her şeye galip geldiğini, dilediğini zorla yaptırdığını, kullarının eksiklerini giderdiğini ve onları onardığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak kudretini ve iradesinin üstünlüğünü vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cebbâr, 'kullarına dilediğini zorla yaptıran' ve 'kırıkları onaran' demektir. Allah'ın Cebbâr olması, O'nun kudretinin ve iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu, hiçbir şeyin O'na karşı gelemeyeceğini ve aynı zamanda kullarının ihtiyaçlarını giderip onları düzelttiğini gösterir. Bu ayette, Allah'ın hem azametini hem de rahmetinin bir yönünü ifade eder.
Haşr Sûresi
Kur’anı Keriym Haşr suresi 59/22 âyetinde, hüvallahülleziy lâ ilâhe illa hüve alimül ğaybi veş şehadeti hüver rahmanür rahıymü mealen, “o görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allahtır; o acıyıcı olan, acıyandır.” Kur’anı Keriym Haşr suresi 59/23 âyetinde, hüvallahülleziy lâ ilâhe illa hüve el melikül kuddusüs selamü.....
mealen, “o kendisinden başka ilah olmayan, hükümran çok kutsal, esenlik veren…...” Bu âyette belirtilen, Kuddusiyyet ile tecelli etti, “ervahı mukaddese” zuhur etti;
Selamiyyet ile tecelli etti, “Rasulu A’zam (a.s.)” zuhura geldi;
Müheyminiyyet ile tecelli etti, “enbiya” ve “ehlullah” zuhura geldi;
Aziziyyet, Cebbariyyet, Mütekebbiriyyet ile tecelli etti, “nefs” ve “şeytan” gibi “süfliyyat” zuhura geldi.[97]
“ İz- -T-B- ”
Selâm.
Bir işten kurtulmak. Ayıp âfet, noksanlık, hastalık vb. şeylerden beri olmaktır. “s-l-m” kökünden türeyen selâm Allah’ın sıfâtı olarak insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, âfet, hastalık acizlik, ölüm vb şeylerden berî olan yaratıklarını âfet ve belâlardan kurtaran, zulmetmeyen güven arayanları güvene erdiren demektir.
Allah’ın sıfâtı olarak Kur’ân’da sadece. “O….. selâmdır, mü’mindir, müheymindir.” (Haşır, 59/23) âyetinde geçmiştir.
“Onunla (kitapla) rızasının peşinde gidenleri selâm yollarına iletir. (Mâide. 5/16) “Onlar (mü’minler) için Rabları katında selâm yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostudur.” (En’am. 6/127). “Allah selâm yurduna çağırır.” (Yûnus, 10/25) âyetlerindeki “selâm” kelimesinin de Allah’ın ismi olduğunu söyleyenler olmuştur.
Namazların sonunda okuduğumuz şu hadis, Allah’ın selâm isminin anlamını ifade etmektedir. “Allahümme ente’s-Selâmü ve min ke’s-Selâm.” (Allah’ım! Sen selâmsın ve selâmet de sendendir) (Müslim. Mesacîd. 135-136) Cennetin bir adı da Daru’s-Selâm barış ve esenlik yudu) dur. Allah da kullarını bu yurda çağırmaktadır. (En’âm. 6/127; Yûnus, 10/25)[98] “ İz- -T-B- ”
- O…
Var ki, bu:
- HU…
Manasına gelir…
Bu nedir, şimdi onun üzerinde duracağız…
O: Bir cevherdir… Mahiyettir… Çeşitli yönleri olan, zahirde hiçbir belli yön çizilmeyen öz varlıktır…
"Hüvellahüllezi la ilahe illa hu" (59/23) diyoruz. "Hü vallah" "O Allah öyle bir Allah ki" "La ilahe illa hu" "Ondan başka ilah yoktur." dediğimiz "Hu" esmâsı, Türkçe karşılığı olarak zamir yani “O” manasınadır. Eskiden analarımız, babalarımız "HU", birbirlerinin ismiyle seslenmekten hicab duyarlar, "HU" diye seslenirlerdi. Ne kadar güzel bir şey, "Hu" "O" sen Rabbımın zuhurusun ifadesi içerisinde ne kadar nazik. Bilincinde olmasa bile işte o terbiyenin güzelliği bu yani bilincinde olmasa bile yaşantısında vardır.
Muhyiddin Arabi hazretleri Lübbül lübb de şöyle diyor;
Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kamil”e yetişip kamil olmuş değilse, burda hata yapabilir...
Yani, salik “saki-î hakikat” olan “mürşid-i kamil” elinden aşk badesini içip, “fena fîllah” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü “ıtlaka-mutlak bilgi” ermemiştir!..
Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş olduğu halika ibadet etmiş olur...
"Bir kimse "Hu" dediği zaman, "Hu" olmazsa taklitçinin ta kendisidir." Çünkü lafzi "Hu" demesi mananın gizlenmesi olduğundan lafzen O sözünün söylenmesi mananın gizlenmesi olduğundan taklitçi olmuş oluyor.
Nasıl "Eşhedü enla ilahe illallah" dediğimiz zaman bunu bilerek demezsek biz sadece îmân yoluyla şahit olmuş oluyoruz. Buda güzeldir ancak. Daha İslam'ın birinci şartında hataya düşüyoruz. "Eşhedü" ben görüyorum ki, "La İlahe İllallah" Ondan başka İlah yoktur, ama görüyorum ki, "Eşhedü" şahidim ki, görmediğimiz şeye şahidiz diyoruz. "Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah" ben yine görüyorum ki, Muhammed Allah'ın Rasulüdür. Görüyor muyuz, ama Cenab-ı Hakk iyi niyetle bunu söylediğimiz için bizim bu eksiğimizi kabul ediyor. İşte biz bunu anlayıp onun hakikatini idrak ederek söylememiz gerekiyor. Söyleyen söylediği gibi söylesin bizi ilgilendirmiyor, ama burada mühim olan her kişinin, her bireylerin, her birerlerimizin bunu hakikatiyle söylemesidir. Mademki insanız, insanın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Mademki müslümanız islamın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Mademki o peygambere ümmetiz, o peygamberin hakikatini bilmemiz lâzımdır. Mademki Allah'ın kuluyuz, Allah'ın ne olduğunu bilmemiz lâzımdır. Aman Ya Rabbi dedik, kaldırdık başımızı gökyüzüne nerede, tahtında mı oturuyor. Aman Ya rabbi dediğimiz şey nerede? İşte hep yaptığımız işler böyle taklidi oyuncak gibi işler oluyor. Tabi biz kimseyi kınayacak halimiz yoktur, çünkü genelde biz hepimiz aynı haldeyiz.
Biz konumuza dönelim. "HU" kelimesi, "HU" hecesi ne ile yazılıyor, hangi harfle yazılıyor. Arapça'da üç tane "H" sesi vardır, "HA", "HI" "HE". Bu üç "H" den en yumuşağı ile "HE" ile çıkıyor. "HE" de "HU" diye mideden çııkıyor, özden, içten çıkıyor. "HU" o kadar derinlere gidiyor, bu âlemin derinliklerinden geliyor, bizim derinliğimizden geldiği gibi. "HU" harfini (ﻫ) iki gözlüdür. İşte gördüğümüz o iki göz, biri Hakk'ın gözü biri halkın gözüdür. Yani aslında ikisi de hakikat-i ilahiyenin gözüdür, ama birini halkına bırakmış yani bizlerdeki gözlere bırakmış. Bir tanesi de kendi hakiki ilahi gözü. İşte eğer göz şaşı görmez ise bizim gördüğümüz bu iki gözümüz tek görür. İşte "HE" deki gözlük gibi olan iki göz hakikati itibariyle idrak sahibiyse yine tek görür. Yani hem Hakk gözünden, hem halk gözünden ikisini birden tek görür. Halk ayrı Hakk ayrı diye iki ayrı gözden görmez. Mesela dürbünle bakıldığı zaman iki göz bakılır ama neticede tek gösterir. İşte bu irfan ehlinin bakışıdır. Bizim tek görebilmemiz için bu sarhoşluktan kurtulmamız lazım, yani beşer serhoşluğundan, maddi varlık serhoşluğundan kurtulmamız lazımdır. İşte o "HE" nin (ﻫ) uzanan ucuda diğer varlıklarla bağlantı yapmak için. El yazısında harflerin kenarlarında bağlantılar vardır, diğer harflerle bağlantı yapıyor. O "HU" nun ucuda öyle. İşte O "HU" yanına bir "Vav" konması gerekiyor. "Huvellahüllezi" derken "HU" "He" nin yanında ( ﻫُﻮَ ) "Vav" olmazsa "HU" okunmuyor zaten. İşte O "Vav" iki gözden, tek göze dönüştürüyor. ( و ) "Vav" ın tek gözü, bir kuyruğu var. Demek ki "HU" dendiği zaman bütün bu âlemleri hüviyet-i mutlaka olarak kaplıyor. Bir gözüyle zatını görüyor, bir gözüyle de varlıklarını görüyor. Yani varlıkların görüşünü ortaya getiriyor. İşte Kur'an-ı Kerim'de bu hususta "Gözler onu ihata edemez, O bütün gözleri ihata eder." deniyor.
لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
"Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâr ve huvel lâtîful habîr." (En’am 6/103) İşte "HU" dediği zaman kişinin kendisinin de "HU" yani "O" olması lâzımdır. Onun için bizde esmâ-i ilahiye sıralamasında, Allah esmâsından sonra "HU" esmâsı gelir, bu hakikatleri idrak ve etmek yaşanması içindir.
O: Bir cevherdir… Mahiyettir… Çeşitli yönleri olan, zahirde hiçbir belli yön çizilmeyen öz varlıktır…
Zahirde bir şey çizemiyorsun "HU" isim de yok çünkü sadece "HU" "O". Allah dediğin zaman bir vasıf çizebiliyorsun, Rahman dediğin zaman bir vasıf çizebiliyorsun... Ama "HU" dediğin zaman tamamen meçhul bir ifade arz ediyor. İşte bu da Cenab-ı Hakk'ın hiç bir şekilde, şekil ve herhangi bir keyfiyette olamayacağını gösteriyor. Bu yönüyle batın yönüyle. Cevher, bir işin ana maddesi, malzemesi, özü, mahiyetidir. O bir cevherdi zaten her tarafı kıymetlidir. Mücevher denilen şey var, mesela yüzüğün içerisine mücevher koymuş işte onun kıymetli yeri o. Ama bu her tarafı mücevher, her tarafı cevher.[99] “ İz- -T-B- ”