İçeriğe atla
Haşr 24Cüz 28 · Sayfa 548

Haşr Sûresi 24. Âyet

الحشر

Sohbete sor

Huva(A)llâhu-lḣâliku-lbâri-u-lmusavvir(u)(s) lehu-l-esmâu-lhusnâ(c) yusebbihu lehu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) vehuve-l'azîzu-lhakîm(u)

O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Haşr Sûresi

Haşr (59) / 21 : (Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le raeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin’nâsi leallehum yetefekkerûn.)

“Eğer Biz, bu Kur'ân'ı dağa indirseydik, O'nu mutlaka, Allah'ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün. Ve insanlar için bu misalleri veriyoruz. Umulur ki, böylece onlar tefekkür ederler.”


“Hâzel Kur’âne” “İşte bu Kur’ân zâttır.” “Lev enzelnâ” “Eğer zâtî tecelli olarak indirseydik!” “Alâ cebelin” “Dağın-nefis dağının üzerine” “le raeytehu” “Elbette görürdün-yaşadığın anda” “hâşian mutesaddian” “Huşu ve dehşetinden parça, parça” “min haşyetillâh,” “Allah’tan gelen bir huşu-haşyet ile” “ve tilke’l emsâlu” “İşte bu misalleri” “ nadribuhâ lin’nâsi” “İnsanlar için veriyoruz” “leallehum yetefekkerûn. ”Umulur ki tefekkür ederler.”


Şimdi bu Âyet-i Kerîme’yi biraz daha yakından incelemeye çalışalım. Genelde Kur’ân-ı Kerîm’de iki türlü anlatım vardır bunlardan biri, burada olduğu gibi kurgu-misal yollu sahneler, diğeri ise yaşanmış hadiselerin sahneleridir. Her iki halde de müteşabihat vardır. Müteşabihat ise Kur’ân-ı Kerîm’in genişliği ve derinliğidir. Her mertebesi itibariyle içinde barındırdığı ma’nâ ve bilgiler kendinin sonsuzluğu gibi sonsuzdurlar.

Her mertebe geçişlerinde bu Âyet-i Kerîme’nin tecelli ve tesiratı vardır, sâlik içinde bulunduğu mertebeden daha henüz başlarda, kendisi dahi farkında olmadan bu tecellinin benzerleri ile bir sonraki dersine geçer. Tecellinin daha çok açık ve barizleşmesi, Esmâ mertebesinde Mûsâ (a.s.) rûyet isteğinden sonra vaki olan tecellidir ki belirtilen Âyet-i Kerîme’nin fiili ve fiziki yaşantısının aynıdır. (A’raf (7) /143) Tevhîd-i Ef’âl’den, Tevhîd-i Esmâ’ya geçişi ifade eder. Bu ise Zâtın, Esmâ /Rububiyyet mertebesi‘nden tecellisidir.


A’raf (7) /143 : Ne zaman ki, Mûsâ bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve Rabbi onunla konuştu, dedi ki: “Ey Rabbim!. Bana varlığını göster sana bakayım.” Cenab'ı Hak da buyurdu ki: “Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin.” Hemen Rab'bi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Mûsâ da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki: “Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.”


Nisa (4)/158: Âyet-i Kerîme’sinde ise, Îsâ (a.s.)’ın Esmâ mertebesinden, Sıfât mertebesine, “Fenâ fillâh (Hakk’ta fani olma)” mertebesine geçişi ifade etmektedir. Bu ise Zâtın “Sıfât/Hakk ” mertebesinden tecellisidir. Bu tecelli de, Îsâ (a.s.)’da kalmamıştır Yukarıda kısmen ifade edilmişti.


Nisa (4)/158: Bel refeahullâhu ileyhi. Ve kânallâhu azîzen hakîmen.

Hayır, Allah onu, kendisine yükseltti. Ve Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.


Haşr (59) / 22: (Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimu’l ğaybi ve şehâdeh, huve’r rahmânur rahîm.)

“O Allah ki, O'ndan başka İlâh yoktur. Gaybı ve şehadet âlemini bilir. O; Rahmân'dır, Rahîm'dir.”


( وَهُوَ) Görüldüğü gibi (Hu) asli halinde (He) ve (Vav) harflerinden meydana geliş haliyle yazılmaktadır. İki gözlü (He) harfi yalnız başına olunca kelimenin içindeki ma’nâ’lara göre ifadelendirilir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi, tecelliye dönük, Zâtî bir ma’nâ murad edildiğinde yanına (Vav) harfi gelmektedir. Böylece (Hu) olmaktadır, Onun da ma’nâsı bilindiği gibi (O) demektir. (He) aynı zamanda “Hüvviyyet-i Mutlaka” yı ifade etmektedir. Tek gözlü hâli Zâtının Hüvviyyetini, iki gözlü hali ise, hem zâtının hem de, mahlûkunun hüvviyyetini ifade etmektedir. (He) harfi kullanışta iki görüntüdedir biri yukarıda olduğu gibi, iki gözlü, diğeride tek gözlüdür. Tek gözlü kullanışta sadece Zâtî, iki gözlü kullanışta ise, zuhura dönük tecellileri ifade etmektir. Yanına gelen (Vav) harfi ise onun Zâtî tecellisinin âlemlere yayılışını ifade etmektedir. Bu yayılışta ilk defa hakikat-i İnsaniyye-sıfât mertebesinden başladığından, buradaki (Vav) “İnsân-ı Kâmil”deki “Velâyet-i Hakikî”yi ifade etmektedir ki, Bunun da ilk tecellisi “Hakikat-i Muhammediyye” dir. İşte O’ndan “Huu” dan başka bir ilâh yoktur.

Gayb’ı da şehadeti de bilir. Çünkü Gayb-ı Hakk, Şehadeti Halktır, ikisi aslında birdir. O da kendisinden başkası değildir, kişi kendinde olanı da bilir. Bilmiyorsa, bilmediği şey kendinden dışarıda dır. Hakk için böyle bir şey söz konusu değildir, bütün varlıkta zâhir ve bâtın mevcûd ve tasarrufta dır.

Rahmân ve Rahîm bizde en çok kullanılan isimlerdendir. Peki Rahmân ne demek, Rahîm ne demektir? Deki! Rahmân Cenâb-ı Hakk’ın ilk zuhuru kendi varlığından ilk tecellisidir, Rahmân tecellisi bütün âlemi içten ve dıştan kuşatmıştır ve burada genel hükümde “Bu günahkârdır, bu mûti’dir”, diye kesinlikle bir ayırım yapılmaz her şeyin rızkını verir. İster kendine giden yolda olsun, ister zıt yolda olsun ne tür yaşam içerisinde olursa olsun. Ulûhiyyet Rahmâniyyete dönüşmektedir. İşte bu öyle bir Rahmân’dır ki, taşın neye ihtiyacı varsa onu verir, bir çiçeğin neye ihtiyacı varsa verir, yılanın da zehir yapmak için neye ihtiyacı varsa onu da halkeder. Muhyiddin-i Arabi öyle diyor, ezelde tasavvur halinde olan a’yân-ı sabitede proje halinde onlara ne istihkak verilmişse o varlıklar bu istihkaklarını istemek te haklıdırlar ve onu alırlar. Sizler bir iskemle yapacaksınız o porojede ne varsa onu isteyeceksiniz. Ama normalde bir iskemlenin yapılabilmesi için bir ağaca ihtiyaç vardır, ham maddesi genelde ağaçtır, işte yapılacak olan o iskemle o ağacı istemekte. O ağacı talep etmektedir, mademki sen beni iskemle yapacaksın, o halde bana lâzım olan melzemeyi ver. İşte o malzeme ile de o iskemle meydana geliyor.

Cenâb-ı Hakk ezeli âlemde programını kurduğunda, hangi varlık neyi meydana getirecekse onun malzemesini istemesi hakkıdır. Gerçekten de hakkıdır. İşte Rahman bütün varlıkta eksiğine fazlasına, sağına soluna, bakmadan bütün varlığı nerede ne gerekiyorse öylece meydana getiriyor. Bir başka düşünürün ifadesi ile Cenâb-ı Hakk’ın ilk tecellisi ve insanlara ilk rahmeti odur ki, varlığından varlık vermesidir. Yani Rahmâniyyetinden varlık vermesidir.

Rahîm de işte bütün bu varlığı bu şekilde idrak eden yani bütün bu varlıkta Rahmâniyyetinden nasibini alanların içinde idrak şuur sahibi insanlardır. Bunların da tamamı katili, hırlısı, hırsızı, hepsi Rahmâniyyetinden istihkakını alıyorlar, ama bunların içersinde ikinci bir tecelliye sahip olan, Rahîm tecellisini de alıyor, bunlar da daha özel hayata ulaşan insanlardır. Onun için Rahîm, Rahmândan sonra geliyor. Rahmân ve Rahîm, kime ki Cenâb-ı Hakk gönülden bir pencere açıyor. İşte o ona Rahîm den uzanıyor, Rahmân tecellisi umumî, Rahîm tecellisi ise hususidir.

Kime ki, Rahîm tecellisi düşmüş, “Ona büyük kazanç olmuştur.” diyoruz ki, hani içimden düşünürken ah bir açıldı ki, İşte Rahîm tecellisi. Rahmân tecellisi bizi konuşturur, her türlü kelâmı konuşuruz. Ama Rahîm tecellisi ile ancak özü konuşuruz, Bir başka ifade ile derler ki, Rahîm tecellisini Cenâb-ı Hakk ahirette cennet ehline yapacaktır. Ancak Hakk ehlini cennet-cehennem pek ilgilendirmez, ister cennetine koyar ister cehennemine, onun bileceği iştir, ama Rahîm’den bu dünyada ne alacağımız vardır, bize o lâzımdır. Geleceği bırakalım Mevlânâ Hz. “Ben veresiyeye bakmam ben nakde Bakarım” demekte. Bu gün cebimde ne varsa o benimdir, bir de diyor ki! “Bugünkü ayranımız önümüzde oldukça başkasının balını baklavasını ne yapayım, yapabilmişsen ayran dahi olsa kendi malındır, kendi üretimindir.

Bir de derler ya hani: Ticaret ehli misin? Üretici misin? Pazarcı mı, İmâlâtçı mısın? İşte kişi pazarcı olursa, eskiden saz şairleri söylerdi ya, “Usta malı satıyorum” derlerdi. Daha evvelki ustalarının yazmış olduğu sözleri tekrar ederler. Ve az da olsa kendi ürettiklerini de satarlar. İşte bu Rahîm tecellisi kendine gelen malı satmaktır. Başkalarından naklen alıp satmak değil, kendi ürettiği kendi imal ettiği malı ve kendine gelen özel tecellileri değerlendirmektir, ancak bunların da iyi değerlendirilmeleri lâzımdır. Acaba haktan mı geliyor yoksa hayalden mi? Nefisten mi şeytandan mı kaynaklanıyor? Bunu ayırdedebilmek gerekiyor.

Mûsâ (a.s.) bahsinde Mûsâ (a.s.) bütün varlığı ile İlâhî vahyi işitiyor. Yani bütün hücreleri kulak kesiliyor idi, o anda sadece bir kulaktan değil, kulakları tıkalı bile olsa Mûsâ (a.s.) aynı şiddetle aynı kelâmı, vahyi yine alacaktı, o zaman sadece kulak vasıta değildi. İşte böyle bir şey, bir bilgi, kişiye gelirse tek yönlü o bir varlıktan yani mahlûktandır. Bir mahalden bir yönden bir istikametten değil de her taraftan geliyor ise; o İlâhîdir. Aradaki fark budur. İşte Rahîm hangi mahalde, mahal yani şöyle diyelim, saksı, bizde bir bakıma saksıyız aslında saksının çok ilerisindeyiz. Hakk’ın Zâtındayız, bizdeki zuhurlarının saksısıyız. Bir düşünür şöyle demiş? o kadar güzel şeyler söylenmiş ki!

“O’nu bu hüsn-ü vech ile görenler, korktular Allah demeye, döndüler insan dediler.” İşte Rahîm tecellisi olduğu zaman bu hakikatleri yani gerçek hakikatleri bizlere bahşediyor.


Bu hususta daha geniş bilgi, (9 Sûre-i Rahmân ve 35 Fâtiha Sûresi ve besmele-i şerif) isimli kitaplarımızda mecuttur, dileyenler oraya bakabilirler. “ İz- -T-B- ”


Haşr (59) / 23 : (Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, elmeliku’l kuddûsu’s selâmu’l mû’minu’l muheyminu’l azîzu’l cebbâru’l mutekebbir, subhânallâhi ammâ yuşrikûn.)

“O Allah ki; O'ndan başka İlâh yoktur, Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir, Azîz'dir, Cabbar'dır, Mütekebbir'dir. Allah, şirk koşulan şeylerden münezzehtir.”


Gelelim tekrar El Melikü, Cenâb-ı Hakk’ın melik ismi olmasaydı bu âlemdeki varlıkların kendilerine has hiçbir mülkü olmazdı, yani diyoruz ya “Benim iskemlem var, arabam var, evim var mülkiyetimiz var.” İşte Cenâb-ı Hakk’ın “Melik” ismi olmasaydı hiç birimiz bir mala sahib olamazdık. Çünkü onun bütün esmâsı insanda zuhur etmektedir, bütün varlığı en geniş ma’nâda insanda zuhur etmektedir.

Ehlullahtan birisi demişki anlayamadığım bir mesele var. Nedir o diyorlar. “İnsan mı Allah’ın aynası oldu yoksa Allahmı insanın aynası oldu? Bunu çözemedim” demiş. Çözmüştür de bizlere yol açsın düşünceye sevketsin diye herhalde böyle demektedir. İşte Melik ismi bunu ifade ediyor.

Kuddüs: Eğer Cenâb-ı Hakk’ın Kuddüs ismi olmasaydı, bizim de hiçbir mukaddesiyyetimiz olmazdı. Ondan bize güneşin ışığı gibi gelen, tecelli eden Kuddüs ismi böylece zuhura çıkmaktadır.

Esselâm: İşte bu selâm sözcüğü de çok değerli bir sözcüktür. Hani namaz kılarken -namaz kasetlerinde vardır-namazın içinde (94) tane selâm sözcüğü geçmektedir. Tahiyyatta ve selâmlarda. Ayrıca beş vakit namazın kendileri de birer selâm olmakta, o zaman selâm (99) adet olmaktadır ki bu da (99) esmânın mütekabili / karşılığıdır. Bu hususta daha geniş bilgi “Namaz (salât)” kitabımızda mevcuttur, oraya bakılabilir.

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın Yâsîn Sûresinde “Selâmün kavlen mi’r rabbirrahim” (36-59) Yani Cennet ehline “Rahim olan Rabb’ın selâmı/sözü vardır.” Daha sonra Rahmanın yeryüzünde öyle kulları vardır ki bazı kendini bilmezler onlara sataşırlar, küçük ve hafif görürler onlarda, “sizlere selâm olsun derler ve yürürler” (25/63) onlarla mücadele etmezler, selâmette olun derler onları kendi hallerine bırakırlar. Selâm ismi/sözü ayrıca insan varlığının kaynağıdır. Her varlığın Esmâ-ül Hüsnâdan aldığı bir kaynak vardır. Meselâ melekler hangi isimden, cinler-şeytanlar hangi isimden kaynaklanıyor. Efendim insanlar hangi isimden kaynaklanıyor.? İşte insanların ve Hazreti Peygamberin ruhu insanların ruhu dolayısı ile selâm isminden kaynaklanıyor.

Selâm ne demek, gerçek ma’nâda ne demek? Selâm, ilk anlayışta selâmette olan demek. Genel anlayışta selâmette olmak, rahatta olmak, hoşlukta olmak, ama bunun dahi derin ifadesi kendinde olmaktır” Selâmette olan bir insan huzurlu olan kimse demektir, huzurlu olan kimse de, tefekkürde olan kimse demektir. Huzursuz olan kimse tefekkür yapamaz, çünkü kafası karışıktır, sağa sola, oraya buraya takılıp kendine dönemez, kendini düşünemez, kendini toplayamaz Sağda solda takıntılıdır. İşte selâmette olan kişinin gerçek hali kendinde olmaktır, kendinde olan ma’nâsınadır. Kendinde nasıl oluyor insan? Kim kendindedir? Allah ile kendinde olan yani İlâhî varlığını idrak etmiş, Allah’ın kendinde olanı ki, Allahtan başka zâten bir varlık olmadığından, kendi varlığını ortadan kaldırp, fenâ fillâh olmuş, oradan baka billâh’a ulaşmış ve kendi hakikatini idrak etmiş, yani selâmette olmuş. İşte Müslümanların selâm vermeleri bu hakikate dayanıyor. Selâmün aleyküm, yani sen Hakk’la berabersin kendindesin ma’nâsınadır ama biz bunu maalesef yanlış anlıyoruz. Aksine eksi bir şeymiş, gericilikmiş, gibi de kaldırıyoruz, yerine ne koyuyoruz “günaydın, tünaydın, bonjur, bonsuar” gibi şeyleri kabullenmeye çalışıyoruz bunu da ilericilik hükmü ile yapıyoruz. Ama işte selâm’ın hakikati buraya dayanıyor, İşte insanların kaynağı selâmdır.

El Mü’min: Mü’min îman eden ma’nâsına, îman eden ama neye etsin, neye îman eden, gerçeklere imân eden kuru kuruya îman değil, annem babam dedi diye değil, îmanı üçe ayırmışlar: Birincisi Taklidî iman, kulaktan duyma, işte annem müslümandı, babam da müslümandı, bende müslüman olayım, evde annemi babamı namaz kılarken gördüm, bende arkasında kıldım, işte bu şuursuzca bir îman, bilmemki bu îman nasıl bir imândır.? Lâfzi îman, birincisi bu, kelâm îmanı, taklidi îman. İkincisi: Tahkiki îman, hakiki îman, kendi Allah’ın varlığını idrak safhasına gelmiş, ancak bunun ötesinde, daha çok safhalar vardır. Şebüsteri “Daha ne kadar ananın babanın dini üzere gideceksin?” yani daha ne kadar taklit ehli olacaksın, der. Sonra bu îman biraz daha şurlanmış bir îman, bunun kemâlinde “Îkân” yani “yakîn” geliyor, yakınlık değil, yakın kelimesi ile “yakîn” kelimesi birbirine benzer yakîn kelimesi (Kaf) iledir yakın kelimesi ise (kef) iledir kaf ile kef arasında fark vardır. Biri ince biri kalındır ama lâtin harfleri ile aynı sesi vermektedir.


59/HAŞR-24: (Huvallâhu’l hâliku’l bâriû’l musavviru lehu’l esmâu’l husnâ, yusebbihu lehu mâ fî’s semâvâti ve’l ard ve huve’l azîzu’l hakîm.)

“O Allah ki; Halkedici'dir, Bâri'dir, Mûsâvvir'dir, güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih eder. Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir.”


Hüvallahü’llezi. Yine O öyle bir Allah ki, “hâlikun” halkedicidir. Genelde bu ismin karşılığı meallerde “yaratıcı” olarak geçmektedir. Aslında ise yaratma diye bir hâdise yoktur. “Kamus-ı Aşk” ‘da “Büyük aşk kitabı”nda yaratma diye bir kelime yoktur. Onun yerine zuhur ve tecelli vardır. Yaratma iki varlık arasında oluşan bir şeydir. Yoktan varetmek yaratmak için, kişi bir başka kişiden bir başka özellikten malzeme alması lâzımdır ki, onu kendisindeki ile birlikte imâl edip başka bir şeyler üretsin, bu âlemde haşâ Allah’tan başka bir varlık yok ki, kişi ondan bir malzeme alıp yeni bir şey ortaya getirsin, yaratmış olsun. Yani yok olan bir şeyi ortaya getirmiş olsun, böyle bir şey yok, bizim bildiğimize göre âlemde tek varlık olduğuna göre, dolayısı ile ile o tek varlık da kendi malzemesini kendi kullandı, kendi kullanıyorda, kullanacak da. Dolayısı ile kendi malzemesi ile kendi yaptığı, kendinden çıktı ise, ona zuhur denir, yaratma denmez. Aradaki farkı anlaybildik mi?

İşte büyüklerimiz bu yüzden “Kamus-ı Aşk” da yaratma kelimesi yoktur, onun yerine zuhur ve tecelli vardır, demişler ve de çok güzel söylemişler. Ama bu ifadeyi anlayacak fazla kimse olmadığından genelde, zuhur ve tecelli “yaratma” olarak kabul edilmiş, insanların kolayına gelmiş. Cenâb-ı Hakk yarattı, bizleri yarattı. Tabî bu da geçerli ama Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı bir tek kelime ile bağlanıp anlaşılacak sözler değildir. Kelâm, Allah’ın kelâmı’dır. Herhangi bir insanın yazdığı roman gibi değildir. İşte, denizde fırtına oldu, yirmi kişi boğuldu gibi. Bu, bu kadardır başka anlamı yoktur.

Ama Cenâb-ı Hakk bir yazı gönderdiği zaman onun kendine has genel ifadesi olduğu gibi bir de, her mertebesi itibariyle birçok ma’nâları vardır. Bu hususta peygamberimiz bana verilen ilk şey “cevamiü’l kelîm” dir demiştir. Yani kelimelere camî olmak, az kelime ile çok ma’nâ ifade etmek, özelliği bana verilmiştir, buyurmaktadır. Yani bir kelime, öyle bir kelime söylüyor ki, onun içinde hem ef’âl âlemini tatmin edecek cevap çıkıyor, hem esmâ âlemini hem sıfât âlemini hemde zat âlemini tatmin edecek değerlendirecek ma’nâ çıkıyor. İşte Allah kelâmı budur, onun için genelde “hâlk” kelimesi her ne kadar yaratma olarak kabul görüyor ise de aslında “zuhur” kelimesidir. Eğer Cenâb-ı Hakk yaratma hükmü ile bu âlemi meydana getirmiş olsaydı o yaratma halini tek bir kelime ile ifade ederdi âlemlerin varlığının zuhura geldiği beyan sadedinde Cenâb-ı Hakk birçok kelime kullanmıştır. Sadece hâlk kelimesi ile bırakmamıştır. Nasıl diyor, “ceale” kelimesi var. Bir örnek olarak “ve iz kale Rabbüke lilmelâiketü inni câilûn fi’l ardı halifeh” “Câilûn” diyor “Halikûn” demiyor. Tefsirde genelde “yaratacağım” diye geçiyor, ama orada “halikûn” diye bir şey yazmıyor “Câilûn” yazıyor, ceale kelimesi ile başka bir varlık ifade ediliyor. Bunu da biz şöyle anlıyoruz, “halâka” kelimesi ile umumi bir zuhur, “ceale” kelimesi ile özel bir zuhur, özel bir tecelli, özel bir konum anlıyoruz, bunun yanında “fâtır” kelimesi vardır. “Fatırı’s semavati velard” (14/10) “Cenâb-ı Hakk semavat ve arzı fıtratı üzere halketti” yani güneşi güneşlik fıtratı üzere halketti, dünyayı dünyalık fıtrarı üzere halkettti, suyu da suluk fıtratı üzere halketti. Suyu ateş şeklinde halketmiş, meydana getirmiş olsaydı görev yapamazdı. Su, su görevini, ateş de ateş görevini yapamazdı. Ateş gibi görünürdü ama yakmazdı. İşte hangisinin öz fıtratı neyi gerektiriyor ise onu meydana zuhura getirdi, fıtratı üzere. Böylece semâvat ve arzı fıtratı üzere halketti. Arıyı arı fıtratıyla, sineği sinek fıtratıyla, sivrisineği sivrisineğin fıtratı üzere. İşte her varlığı kendi fıtratı üzere halketti.

Sonra icad deniyor. Bunu da kullanmazdı, sadece haleka kullanırdı. İcad da daha evvelce görülmemiş bir zuhurunu yeni bir zuhur olarak meydana getirmesidir. Şimdi Cenâb-ı Hakk, “halâka’s semavati ve’l arda bil hakkı” (64/3) “Semâvat ve arzı Hakk olarak halketti” Hakk üzere halketti, işte Cenâb-ı Hakk, bu Hakk kelimesine Hakk esmâsına, araya bir beşer lâm’ı varlık lâm’ı koydu, buna halk dedi. Yani kendi hakkaniyetini, kendi Hakk olan isminin arasına bir lâm koydu, bu varlık lâm’ı oldu. Bir de ha’nın üstüne bir benlik noktası koydu Böylece hakk olan ismini, halka tebdil etti, yani bu âlemleri halk, olarak zuhura getirdi, yani kendi ismine, halk ismini verdi, bizde halk’a âlem dedik ve insanları kasdettik, aslında bütün varlık âlemi, halkı kasdedilmiştir. İşte cenâb-ı Hakk, Hakk esmâsının arasına “h-k” bir lâm koydu “h-l-k-“ oldu ve buda beşeriyet ve varlık lâm’ı oldu, bunu da, kendine perde yaptı, kendiside o halk isminde gizlendi, işte bu yaratma değil, zuhurdur. Bu da teşbih oldu.

“El-Bariu” O her şeyden beridir.

“El-Musavvirû” O tasvir eder, her şeyi sûretlendirir, her şeyi hakkıyle, nerede, ne şekilde, sûretlendirecekse öyle sûretlendirir.

“Lehül esmâ-ül Hüsnâ” “ Güzel isimler onundur” ve bu güzel isimleri ile her şeyi dilediği gibi sûretlendirir. Ve “yüsebbihu lehu ma fi’s semavati velard” semâvat ve arzda ne varsa, her şey onu tesbih etmektir.

“Ve hüvel azizü’l hâkim” “Ve yine o azîz/yüce ve hakkıyle hükmedicidir.” Kur’ân-ı Kerîm’in bu Âyetlerinde ve daha diğer başka Âyetlerde Cenâb-ı Hakk (c.c) hakkında geniş olarak bilgi verilmiştir.[100] “ İz- -T-B- ”


Soru: Kulun dahli olduğu zaman esmânın hükmü ile kulun dahli olmadığı esmânın hükmü nedir? ( Ni..) Cevap: İnsanların üzerinde insanların bir hasleti hususiyeti olarak Cenâb-ı Hakk ın esmâül hüsnası mevcut, aslında bütün âlemlerde de mevcut, ama insan da faal olarak mevcut yani insanın idrakiyle faal olarak mevcud. Âlemde ise fıtri faal olarak mevcut. İnsanlar birer birey olması dolayısıyla esmâ-i ilâhiye insanlarda faal olarak mevcuttur, kişinin faaliyeti ile birlikte idrakli ise faal olarak mevcut bir bilinç ile, bu tabii bilenlere göre bilmeyene göre kendi alışmış oldukları hayatları içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar, mühim olan irfan ehlinin Cenâb-ı Hakkın istediği insan sistemi görüntüsünü çizmektir.

Cenâb-ı Hakkın isimleri bütün âlemde de vardır yalnız orda faal ama fıtri faal, yani faal olduğu yerde esmâ ilahiye o görüntüde ama görüntü ne olduğunun farkında değil, gerçi “yusebbihu lehu ma fissemavati vel ard” (59/24) derken her varlık âlemde ne varsa onu tesbih etmektedir. Ancak oradaki tesbihi kendi tesbihi ile vardır, tek tür bir tesbih, insan da ise bütün esmâ-i ilâhiyye faaliyettedir. Oradaki ise fıtri faaliyettedir, tek türlü bir esmânın zuhurudur, aksi halde o varlık olmaz, esmânın kendi aslı olmasa varlık zuhura gelmez.

İşte insan da bu husus bilinçli ve fıtri olarak çeşitlilik olarak (99) isim olduğu bildirilmiş bütün varlıklarda Allah ın isimlerin zuhur mahallinden başka bir şey değildir. İşte bunu en geniş şekilde idrak eden Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk “cevâmiül kelim” lâfzını takmış, yani bütün kelimelere câmî-toplu, bütün esmâ-i ilâhiyyeler kendisinde en kemâlli şekilde mevcuttur, ma’nâsında dır. Bu esmâ-i ilâhiyylerin insan üzerinde kişi farkında olmadan fıtri olarak faaliyeti vardır, duyguları itibari ile beşeri ma’nâda ki küçük aklı ile yapmış olduğu her şey bir ismin zuhuru olarak çıkmaktadır, ancak bir kimse irfaniyet sahasında dolaşıyor ise men-kim’liğini zuhura getirmek istiyorsa! “ben kimim”? Diye düşünüyorsa işte kendi yapısını meydana getiren bu esmâ-i ilâhiyyenin üzerindeki etkisini birazda olsa bilmesi gerekiyor. Ve üzerinde onun zuhurları olduğunu bütün hareketlerinin bir esmâ tarafından zuhura geldiğini, yani o esmânın hakikati sahası içinde oluştuğunu ancak idrak etmeye başlıyoruz, işte böyle olunca da biz esmâ ilâhiyyeyi bir bakıma kontrol altına almış oluyoruz.

Diğer şekli ile esmâ-i ilâhiyye bizi kontrol ediyor. Bilmemiz şuurlanmamız aslında onlar bize verilen askerler gibidir, hem de silâhlı asker, Kahhar esmâsında her türlü silâh vardır, Rahman esmâsında her türlü yiyecek rahmet, Lâtif esmâsında her türlü letafet, Hâdi esmâsında her türlü hidâyet, Mudil esmâsında her türlü delâlet vardır.

Kişinin kendi bünyesinde, yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyye tezahür ediyor, karnı acıkıyor acz esmâsı karnı doyuyor, gani esmâsı, zuhura geliyor, ihtiyaçlarını çıkartıyor.

Kabz esmâsı çıkartamıyor sıkıntı geliyor, Bast esmâsı zuhura gelir o sıkıntıyı giderir. Kişinin yaptığı her bir hareket bir esmâya bağlı bir ismin hususiyetinde zuhura çıkar. O isim olmasa her hangi bir hareketi yapamaz zâten bunun gibi bebekte Kelâm esmâsı da mevcuttur, çevre-den duyduğu kelimelerle ve ilk öğrendiği kelimede en sık duyduğu kelimeler olmakta, ne kadar sık bir kelimeyi duyarsa onun aklında gönlünde beyninde yer ediyor ve tekrarlamaya başlıyor.

İşte böylece ondaki kelâm sıfâtı, Sem-i sıfâtı ile birleşerek lisana dönüşmeye başlıyor. Ama onda bu “istidadı ezeli” istidadında var, yok ise zâten olması da mümkün değildir, işte o çocuğun 1 ya da 1,5 yaşında konuşması ne kadar dehşetli bir hadisedir, o çocuğun dilini damağını mahrecini kim nerden eğitiyor, öğretiyor, melâike i kiram dersmi veriyor? Ancak bünyesinde kendisine hakk tarafından aktarılmış olan nefha-i ilâhiyye esmâ-i ilâhiyyenin hepsi mevcuttur, güzel bir ortamda bu esmâ ilâhiyye çok dengeli ve güzel olarak ortaya çıkar, aksi halde bir ailede hangi esmâ ilâhiyye fazla ise çocuk o aile ağırlıklı anlayışa ulaşmış olur. Bir ailede vurucu kırıcı bağırıcı bir anlayış varsa o çocuk Kahhar esmâsı rabbı hükmü altında oluşmuş olur, ama rahmet güzellikler ile bir aile varsa, o çocuk Cemâl isminin rabbı hükmü altında gelişimini sağlıyor ve hayatı da Celâl dağıtmak değil, Cemâl dağıtmak oluyor.

Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması şimdi bu çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile hele aile dünyaya dönük değerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir. Ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esmâ-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır.[101] “ İz- -T-B- ”


HAYAT, bütün eşyada vardır…

Fizik âlimleri bu hayatı, canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayırırlar, halbuki bu âlemde cansız bir varlık yoktur. Görüntüde olan bir cisim veya varlık var ise onun varlık sebebi hayatının olmasındandır. Mevlânâ Hz. Bu âlemi canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayırıyorlar, eğer taş toprak cansız olsa idi, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getirdi! Diye ifade etmiştir.

Durum böyle olunca, varlıkların hemen hepsi canlıdır; diridir…

“Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tesbih etmektedirler.” (59/24) Tesbîh kelâm, kelâm ise hayattır.

Çünkü; O şeyin var oluşu, aynen HAYAT sayılır…

Bir yerde bir varlık var ise, o varlık tayatı olduğu için vardır. Aksi halde bir varlık yok ise o varlığa tahsis edilmiş hayatta yoktur.

Bu arada kalan fark: Tam oluşu veya tam olmayışıdır…

Burada, HAYAT alışı yönüyle, bir şeyin tam oluşunu: Kendi mertebesinde hakkı olan miktara bağlamak icab eder...

Hayat, o hayatın zuhur yeri olan esmâ varlığının kabiliyeti-programı düzeyince olduğu açıktır. Bu hale göre hayatın zuhuru her varlıkta değişik olarak zuhur etmektedir. Bunun sebebi ise o varlığın hayatının sınırlı olmasındandır. Her varlık kendi varlık sebebi ölçüleri üzerinden hayat sahidir bunlar, bunların bazılarında hayat daha geniş bazılarında daha sınırlıdır. Ancak her varlığın kendi hakikati ve kabiliyeti üzerine olduğundan her varlıktaki hayat kendi ölçüleri itbari ile hepsinde kendi kemâlindedir.

Eksilmesini ve artmasını da; yine bu mertebeye bağlamak gerekir… Keza yokluğunu da, yine o mertebedeki yokluğuna…

Her mertebesi itibari ile diğer mertebeye göre eksi veya artı olması görecelidir, o kendi mertebesinde o mertebenin kemalindedir. Her ne kadar diğer bir mertebeye göre oradaki hayat zevalde gibi görünse de, her şey kendi hakikat-i yönünden kemaldedir.

Yoksa, vücudda bulunan her şey: HAYAT ciheti ile, tam HAYAT içindedir… Zira, özünde HAYAT tek HAYAT'tır... Onda, noksan olma yolu yoktur. Bölünme imkânı da düşünülemez…

Her ne kadar görülen varlıklar, ayrı ayrı gözükse de, hayat “HAY” esmâsının varlığında, tek ve bütün bir hayattır. Kendinde bulunan mertebeleri itibari ile de, ğişik şekillerde zuhur etmektedir.

Aynı şekilde; bir cevherin cüzler haline gelip parçalanması da istihale icabı mümkün değildir…

Hayat bir bütün parçalanması mümkün değildir. Zahir gözü ile baktığımız ayrı ve cüz hayatlar, aslında bir bütün olan kabsayıcı “HAY” esmâsının içinde oldukları mutlak bir ayrılıkları yoktur.

Yani: Böyle bir şeyin muhal oluşu icabı olarak…

Bir cüz-i varlığın, küll-ü varlığın dışında olması da, mümkün değildir. Eğer bir varlığı, genel-küll-ü varlığın dışında kabul etmek, o kabul, ona müstakil bir vücüt vermeyi gerektirir, bu ise o varlığın ilâhlığını gerektirir ki, böyle bir şeyde mümkün değildir.


HAYAT, tek cevherden ibarettir… Kendisine has kemal durumu ile her şeyde mevcuddur…

Bir şeyin şeyliği, kendisinin HAYAT'ıdır… Bu HAYAT ise, Allah'ın HAYAT'ıdır…

Öyle bir HAYAT ki, eşya onunla kaimdir…

Onların bu kıyamı ise… yüce Allah'ı tesbihtir... Haliyle bu tesbih: Yüce Allah'ın HAY isminden gelen HAYAT icabıdır…


Bir şeyin şeyliği, kendisinin HAYAT'ıdır… Bu HAYAT ise, Allah'ın HAYAT'ıdır…

“Küllü şey’in hêlikun illâ vechehu” (28/88) “O’nun vechinden başka her şey helâk olucudur.” Âyet-i Kerîme’si bu hali açık olarak ifade etmektedir. Bizler şey’yyet olan eşyaları kendi vücutları ile var olduklarını zannederiz, halbu ki, bu husus sadece bizim zannımızdan ibarettir. Bu zannımız ortadan kalktı da, onların Hakk’ın bir isminin zuhur mahalli oldupğunu anladığızda, “şey”in kendine ait bir varlığı olmadığını anladığımızda, o şey, eşyanın eşyalığı yok-helâk olmuş olur. Aslında şey-eşya gene yerindedir ancak bizim anlayışımız değişmiş olduğundan, eşyanın bizdeki zanni hali helâk olmuş, Allah’ın HAY isminin bir zuhuru olduğu anlaşılınca o, oradaki Hakk’ın o suretle göründüğü vechinden başka bir şey olmadığını bu hayatların, bir ismi yönünden, Allah’ın hayatı olduğunu anlamış oluruz. Bu anlayış ve idrak ise tevhid yolunda, “tevhid-i ef’al” mertebesi itibari ile oldukça büyük bir açılım ve idrak anlayışıdır.

Öyle bir HAYAT ki, eşya onunla kaimdir…

Eşya dediğimiz, eşyaya eşyalık vasfını veren, işte bu hayattır. Ve eşya bu hayata ile kâim- var dır.

Onların bu kıyamı ise… yüce Allah'ı tesbihtir... Haliyle bu tesbih: Yüce Allah'ın HAY isminden gelen HAYAT icabıdır…

Geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi.

“Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tesbih etmektedirler.” (59/24) Tesbîh kelâm, kelâm ise hayattır.

Ve bunların hepsi bir “teşbih ve kıyas” yoluyla anlatılmaktadır.


Bu varlıkta bulunan her şey, yüce Hakkı tesbih eder…

Bu tesbih ise… her isim alan varlığın Allah'ı tesbih oluşudur…


Önce, varlıkların HAY ismi cihetinden tesbihini ele alalım…

Bu tesbihi: HAY isminin onlarda aynen HAYAT şeklindeki oluşuna bağlamak icab eder…

Aynı şekilde, onların bu tesbihini, alim ismine de bağlayabiliriz… Bu da, onların ilim altına girişlerinin bir sonucudur…

Diyelim ki, bu varlıklar yüce Allah'a:

— Ya alim…

Diyor… Onlardan biri böyle dediği zaman: Yüce Allah'a olan bilgisini onun alim olduğuna dair anlayışını, kendi özünden almıştır…

Bu ilim ise… onlara, şöyle veya böyle oluş şekillerine hükmen konmuştur…

Böyle olunca: Ondan gelen ilmi, onun şanında kullanmış olurlar… Ama, ondan ayrı değil…

Eşya, olarak bilinen mevcudatın KADİR ismi yönünden tesbihi ise: Yüce Allah'ın kudret saltanatı altında oluşlarıdır…

Bir de onların, MÜRİD ismi cihetinden tesbihini ele alalım…

Bu tesbih de, yüce Allah'ın, bulundukları hal üzere onlara verdiği özelliktir…

SEMİ' ismi ile tesbihlerini ele alalım…

Bu tesbih ise… yüce Allah'a kendi kelâmlarını duyurmalarıdır…

Ne var ki, bu hemen olmaz... Tam da olmaz… Hal yolu ile, hakikatler cümlesinden istihkakları kadar olur…

Bu dahi, yüce Allah'la aralarına giren konuşma yolu ile olmaktadır…

BASİR ismi cihetinde tesbihleri ise: Ona görünmeleridir… Bu da, hakikat durumlarındaki istihkakları kadardır… Bir de, yüce Hakkın basarına nail oluşları kadardır…

MÜTEKELLİM, ismi cihetinden eşyanın yüce Allah'ı tesbihi ise… onun: Kelimesi ile oluşlarından ibarettir…

Buraya kadar anlatılanlar, sana bir kıyastır... Kalan isimleri, buna göre kıyas edip ölçebilirsin…


Önce, varlıkların HAY ismi cihetinden tesbihini ele alalım…

Bütün varlıklarda “HAY” isminin zuhuru müşterek olduğundan hakikatleri yönünden ilk tesbihleri, “HAY” esmâsı cihetiyle olmaktadır.

Bu tesbihi: HAY isminin onlarda aynen HAYAT şeklindeki oluşuna bağlamak icab eder…

Bu tesbih kelâmsız ve sözsüs, “bi lâfsu savt” olmaktadır.

Aynı şekilde, onların bu tesbihini, alim ismine de bağlayabiliriz… Bu da, onların ilim altına girişlerinin bir sonucudur…

Her mahal, o mahallin kabiliyetine göre bir ilme ihtiyacı olacağından, kendilerine aktarılan bu ilmin hakikatlerini, zuhura çıkarmaları, onların ilmi yönden tesbihleridir.

Diyelim ki, bu varlıklar yüce Allah'a:

Hakikatleri yönünden.

— Ya alim…

Diyor… Onlardan biri böyle dediği zaman: Yüce Allah'a olan bilgisini onun alim olduğuna dair anlayışını, kendi özünden almıştır…

Bu alış ise kendisine tanınan mahallin ilmi kadar bir ilim alışıdır.

Bu ilim ise… onlara, şöyle veya böyle oluş şekillerine hükmen konmuştur…

Kendi zuhur şekillerine, şekillenmesi cihetiyle konmuştur. Her zuhurun şekli bir birinden başka olduğundan bu konuş her zuhura kendi hakikati cihetiyle, ve gerektiği kadar, ve zuhur sınırları itibari ile konmuştur.

Böyle olunca: Ondan gelen ilmi, onun şanında kullanmış olurlar… Ama, ondan ayrı değil…

Kendilerine tahsis edilen ilmi, kendi varlıklarını zuhura çıkarmak için kullanırlar, ancak onlar müstakil birer zuhur değil, gene Hakk’ın varlığında, Hakk olarak vardırlar.

Eşya, olarak bilinen mevcudatın KADİR ismi yönünden tesbihi ise: Yüce Allah'ın kudret saltanatı altında oluşlarıdır…

Her bir varlığın meydana gelebilmesi için, bir kudrete ihtiyaç vardır. O ise, varlığın özüne kendi ihtiyacı kadarı konmuştur. İşte o varlığın meydana gelmesi için, kendi içindeki kendine tahsis edilen, kudretin faaliyete geçmesi ile oluşan, o varlığın kudret tesbihi bu yönü ile olmaktadır.

Bir de onların, MÜRİD ismi cihetinden tesbihini ele alalım…

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)