İçeriğe atla
Mümtehine 1Cüz 28 · Sayfa 549

Mümtehine Sûresi 1. Âyet

الممتحنة

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû ‘aduvvî ve 'aduvvekum evliyâe tulkûne ileyhim bilmeveddeti ve kad keferû bimâ câekum mine-lhakki yuḣricûne-rrasûle ve-iyyâkum(ﻻ) en tu/minû bi(A)llâhi rabbikum in kuntum ḣaractum cihâden fî sebîlî vebtiġâe merdâtî(c) tusirrûne ileyhim bilmeveddeti ve enâ a'lemu bimâ aḣfeytum vemâ a'lentum(c) vemen yef'alhu minkum fekad dalle sevâe-ssebîl(i)

Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkar ettiler. Rabbiniz olan Allah'a inandınız diye Resulü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.

Mümtehine Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(60/1) “Ey inananlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara haber yolluyorsunuz ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye kafir olmuşlardır da Peygamberi ve sizi, Rabbiniz Allah'a inanıyorsunuz diye yurdunuzdan çıkarıyorlar; benim yolumda savaşmak ve razılığımı arayıp elde etmek için yurdunuzdan çıktıysanız, bu, böyle; siz, onlara sevgiyle sır veriyorsunuz ve bense sizin gizlediğiniz şeyi de daha iyi bilirim, açığa vurduğunuz şeyi de ve sizden kim bu işi yaparsa gerçekten de düz ve doğru yoldan sapmış, yolunu kaybetmiş gitmiştir.”[4]


Düşman sadece dışarıda bir topluluk değil, kişinin enfüsünde (içinde) bulunan “nefsi emmare” ve vesveseleridir. (M.D.) Nefs, insanı Hak’tan uzaklaştıran, benlik iddiasına (enâniyet) sürükleyen bir düşmandır. Allah’ın düşmanı, insanın hakikatini (fıtratını) örten, onu şirk-i hafî (gizli şirk) içinde bırakandır.

Fütûhât-ı Mekkiyye’de Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, nefsin mertebelerini anlatırken “nefs-i emmâre”yi Allah’ın emrine aykırı emirler veren bir iç düşman olarak tanımlar. Bu iç düşmanla dostluk, ona uymak ve hevasını ilah edinmektir.[5]

Kalpte Allah’tan başkasına duyulan gizli sevgi ve bağlılıklara (masiva sevgisi) işaret eder. Kişi zahiren ibadet ederken, kalbinde makam, mal, şöhret, kişisel beklenti gibi “dünyevî/hevâî” sevgiler taşıyabilir. Bu, hakikatte o şeyleri “dost” edinmek, onlara “sır vermek” (kalbi onlara açmak) demektir. Bu gizli sevgi, imanın halisiyetini (ihlas) bozar.

Kalbin tedvirinde (yönetiminde) , kalbin ancak Allah’a has kılınması (ihlas) gerekir, başka sevgilerin ona gizlice sızmasının tevhid nurunu karartır.[6]

Hakikat yolunda ilerlemek, kişinin alışık olduğu nefsânî “yurt”tan (konfor alanından) çıkmasını, bir hicreti gerektirir. Nefs ve heva, insanı bu hakikat yolculuğundan alıkoyan, onu “yurdunda” tutmaya çalışan iç güçlerdir. Allah, kulunu terbiye etmek için onu bu “yurt”tan çıkarır.

Allah, gizli-açık her şeyi bilir; O’na hiçbir şey gizli kalmaz.

Bu ifade, “Allah’ın, kulunun a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) seviyesindeki halini bilmesi”ne işaret eder. Kul, zahiren neyi gizlerse gizlesin, bâtınen neyi açığa vurursa vursun, bunların hepsi Allah’ın ilminde (ilm-i ilâhî) mevcuttur. O, nefsin en gizli köşelerindeki niyetleri, kalpteki eğilimleri de bilir. Bu yüzden, ihlas ve samimiyet (sidk) esastır.

Hicret’in hakikati

11-09-2001

Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.

Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.

İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir.

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.

Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.

İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.

Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al alemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.

Ve o hevâ-yı nefs ise, düşman üzerine gâlıbdir; nefis esfel-i cins geldi, ona gitti.

Hevâ-yı nefs ise Allâh’ın düşmanı üzerine gâlib olup, onu yed-i tasarrufuna almıştır. Zîrâ hevâ-yı nefsine mağlûb olup enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâya muhâlefet edenler, Allâh’ın ve Allâh’a muti’ olanların düşmanıdırlar. Nitekim sûre-i Mümtehine’de buyurulur; (Mümtehine, 60/1) Ya’ni “Ey mü’minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost ittihâz etmeyin!" Nefis âlem-i süflî cinsinden olarak zâhir oldu ve yine kendi cinsi olan o âlem-i süflîye gitti. İkinci mısrâ’daki “şud” yerine “şüh” vâki’ olmuşdur. Ve “şüh” Türkçe’de “tüh!” ma’nâsınadır. Şu süretde ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Nefis, esfel cins geldi, tüh ona!" demek olur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)