Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû ‘aduvvî ve 'aduvvekum evliyâe tulkûne ileyhim bilmeveddeti ve kad keferû bimâ câekum mine-lhakki yuḣricûne-rrasûle ve-iyyâkum(ﻻ) en tu/minû bi(A)llâhi rabbikum in kuntum ḣaractum cihâden fî sebîlî vebtiġâe merdâtî(c) tusirrûne ileyhim bilmeveddeti ve enâ a'lemu bimâ aḣfeytum vemâ a'lentum(c) vemen yef'alhu minkum fekad dalle sevâe-ssebîl(i)
Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkar ettiler. Rabbiniz olan Allah'a inandınız diye Resulü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.
Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.
Mümtehine Suresi'nin bu ayeti, müminlere düşmanlarla dostluk kurmaktan sakınmalarını emrederken, bu yasağın temelinde düşmanların Allah'ı ve peygamberi inkar etmeleri ile müminleri yurtlarından çıkarmaları gibi eylemleri yatmaktadır. Ayet, iman ve küfür arasındaki net ayrımı vurgulayarak, Allah'ın rızasını arayanların bu tür bir dostluktan kaçınması gerektiğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdikiyle birlikte emniyet ve güven duygusunu ifade eder. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) ifadesi, Allah'a ve O'nun peygamberine güvenip teslim olan, dolayısıyla O'nun emirlerine uyması gereken kişileri tanımlar. Bu bağlamda, inananların düşmanlarla dostluk kurmaması gerektiği emri, imanlarının bir gereği olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah ile insan arasında kurulan bir 'güven' ilişkisidir. Bu ayette 'Ey inananlar!' hitabı, bu güven ilişkisinin bir sonucu olarak, Allah'ın düşmanlarına karşı bir tavır almayı gerektirdiğini ima eder. İman edenler, Allah'a güvendikleri için O'nun düşmanlarına güvenemezler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihâz' (اتخاذ) kelimesinin mecazi anlamda 'dost edinmek' veya 'veli kılmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ tettehizû' (لَا تَتَّخِذُوا۟) ifadesi, düşmanları dost edinme eylemini yasaklar. Bu, sadece fiziki bir ilişkiyi değil, aynı zamanda kalbi bir yakınlaşmayı ve onlara güvenmeyi de kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittihâz' (اتخاذ) fiilinin, bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek ve onu bir dayanak noktası haline getirmek anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki yasak, düşmanları kendilerine destekçi, yardımcı veya sırdaş edinmeyi engeller. Bu, müminlerin kimlerle ittifak kuracakları konusunda net bir sınır çizer.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'adüv' (عدو) kelimesinin 'haddi aşan, düşmanlık eden' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'adüvvî ve adüvveküm' (عَدُوِّى وَعَدُوَّكُمْ) ifadesi, hem Allah'a hem de müminlere karşı düşmanlık besleyenleri tanımlar. Bu düşmanlık, onların Allah'ın hakikatini inkar etmeleri ve müminlere zulmetmeleriyle somutlaşır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'adâvet' (عداوة) kelimesinin, bir şeye karşı gelmek, muhalefet etmek ve ona zarar vermek anlamlarını içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'düşman' tanımı, sadece siyasi veya askeri bir karşıtlığı değil, aynı zamanda inanç ve değerler sistemindeki temel bir zıtlığı da vurgular. Bu düşmanlar, Allah'ın rızasına aykırı hareket edenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb el-İsfehânî, 'velî' (ولي) kelimesinin 'yakınlık' ve 'yardım' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Evliyâ' (أَوْلِيَآءَ) ise bunun çoğuludur ve dost, yardımcı, koruyucu anlamlarına gelir. Ayetteki 'dost edinmeyin' yasağı, düşmanlarla samimi bir yakınlık kurmayı, onlara sır vermeyi ve onlardan yardım beklemeyi kapsar. Bu, müminlerin kimlerle dayanışma içinde olmaları gerektiği konusunda bir ilke koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'velâyet' (ولاية) kavramının, bir şeye sahip olmak, onu yönetmek ve ona yakın olmak anlamlarını içerdiğini açıklar. Ayetteki 'evliyâ' (أَوْلِيَآءَ) kelimesi, düşmanları kendilerine veli, yani işlerini emanet edecekleri, kendilerine destek olacakları kişiler olarak görmeyi yasaklar. Bu, müminlerin siyasi ve sosyal ilişkilerinde dikkatli olmaları gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'meveddet' (مودة) kelimesinin 'sevgi' ve 'muhabbet' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tülkûne ileyhim bi'l-meveddeti' (تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِٱلْمَوَدَّةِ) ifadesi, düşmanlara karşı kalpte beslenen veya dışa vurulan sevgi ve dostluk duygusunu ifade eder. Bu, müminlerin düşmanlarına karşı içten bir sevgi beslemelerinin veya onlara sevgi gösterisinde bulunmalarının yasaklandığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vedd' (ودد) kökünden türeyen 'meveddet' (مودة) kelimesinin, karşılıklı sevgi ve dostluk anlamını taşıdığını vurgular. Ayette, düşmanlara karşı bu tür bir 'meveddet' gösterilmesinin, onların Allah'a ve müminlere karşı olan düşmanlıkları göz önüne alındığında, imanla çelişen bir davranış olduğu belirtilir. Bu, müminlerin duygusal bağlılıklarını kime yöneltmeleri gerektiği konusunda bir uyarıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' (كفر) kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve buradan 'hakkı örtmek, inkar etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kad keferû bimâ câeküm mine'l-hakkı' (وَقَدْ كَفَرُوا۟ بِمَا جَآءَكُم مِّنَ ٱلْحَقِّ) ifadesi, düşmanların Allah'tan gelen hakikati bile bile inkar ettiklerini belirtir. Bu inkar, onların dost edinilmemesi için temel bir gerekçedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' (كفر) kavramının Kur'an'da sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük ve O'nun mesajına karşı bilinçli bir direniş olduğunu ifade eder. Ayetteki 'keferû' (كَفَرُوا۟) kelimesi, düşmanların sadece inanmamakla kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın gönderdiği hakikate karşı aktif bir düşmanlık sergilediklerini gösterir. Bu durum, onlarla dostluk kurmanın imkansızlığını ortaya koyar.
Câsiye Sûresi
Câsiye (جاثية) kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: ج Cim (3), ا Elif (1), ث Sin (500), ي Ye (10), ة Te (400). Toplamı: 914. (9) Museviyet (14) Nûr-ı Muhammediyye’yi ifade etmektedir. Ayrıca genel toplam da yine 9+1+4: (14) Nûr-ı Muhammediyye’ye işarettir.
Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:
Cüz’ü (25)’tür. 2+5: (7) Nefis mertebelerini ve “sıfât-ı subûtiyye”yi yâni Allah Teâlâ’nın (7) sıfatını ifade eder.
Nüzul sırası (65)’tir. 6+5: (11) Tevhîd-i Zât ve Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesidir. Mushaftaki sırası (45)’tir: 4+5: (9) Museviyet mertebesine işaret eder.
Âyetlerinin sayısı (37)’dir. Rakamların toplarsak (3+7: 10) (10) İseviyet mertebesidir.
Kelime sayısı (488): Rakamların toplamı (4+8+8: 20) Harf sayısı (2014): Rakamların toplamı (2+1+4: 7) (20+7: 27) Tekrar toplarsak (2+7: 9) (9) yine Museviyet mertebesine işaret eder.
ÂYET YORUMLARI
حٰمٓۜ
(45-1) Hâ-Mîm.
(45-1) Hâ Mîm
Hurûf-ı mukattaa Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve isimleriyle telaffuz edilen harflerin ortak adıdır. Bu konunun açıklaması daha önce ilgili âyetlerde gelmişti.
Sırasıyla yedi sûrenin (Mümin, Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkâf) başında yer alan “Hâ Mîm” harflerinin anlamı hakkında çeşitli rivayet ve yorumlar vardır. Hz. Peygamber’den gelen bir rivayete göre Hâ-Mîm ilâhî isimlerden biridir: “Hâ Mîm, Allah Teâlâ’nın isimlerinden biridir. Allah Teâlâ’nın isimlerinden her bir isim de O’nun hazinelerinin anahtarlarından bir anahtardır.” (Suyutî, Câmiu’l-Ehâdis, nr. 38906) Dolayısıyla her kim ilâhî isimlerden biriyle meşgul olursa, o isimle meşguliyeti nisbetinde bir münasebet meydana gelir. Bu münasebet, kişinin o isimle olan meşguliyeti arttıkça güçlenir; güçlendikçe de kişi ile o ismin hakikatte delâlet ettiği mânâ arasında ikinci bir bağ oluşur. Bu ikinci münasebet kemâle erdiğinde ise kişi ile o ismin müsemmâsı olan Hak Teâlâ arasında daha derin bir irtibat doğar. İşte o vakit Allah, o kimseye söz konusu ismin mertebesinden tecellî eder; istîdâdı ölçüsünde gönlüne dilediği hakikatleri ikram eder. Zira hakikat bakımından Allah Teâlâ’nın bütün isimleri, ism-i a‘zamın mazharıdır.
İbn Abbâs’a göre “Elif Lâm Râ, Hâ Mîm ve Nûn” harfleri, Rahmân lafzının çeşitli sûrelere dağıtılmış harfleridir. Tüsterî de Hâ Mîm harfleriyle Cenâb-ı Hakk’ın Hayy ve Melik isimlerinin kasdedildiğini söylemiştir. Bazı sûfîler de Hâ ile esmâ-i hüsnâdan Halîm, Hamîd, Hak, Hayy, Hannân, Hakîm isimlerine; Mîm ile de Melik, Mennân ve Mecîd isimlerine işaret edilmektedir.
Hâ Mîm harflerini ilâhî isimlerin dışında yorumlayanlar da olmuştur. Örneğin Baklî’nin nazarında “Hâ” ezelî hayatın remzidir; “Mîm” ise aşk ve muhabbet pınarıdır. Allah, kimi kendisine yakınlık şerefiyle şereflendirirse, onu kendi hayat tarzıyla diriltinceye kadar hayat pınarından sular. Artık o kişiye bir daha fenâ uğramaz. Böylece o, hayatın “hâ”sından hikmet dolu ibarelerle, muhabbetin “mîm”inden ise ledünnî bilgilerin işaretleriyle konuşmaya başlar. Ancak bu incelikleri, bekâ pınarlarına ulaşanlardan başkası idrak edemez. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/292) Bir başka görüşe göre “Hâ Mîm” himâyeye işaret eder. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud Gazvesi’nde, “Parolanız ‘Hâ Mîm lâ yunsarûn’ olsun” buyurmuştur. Bu ifadenin mânâsı şudur: “Allah’ın himayesi sayesinde düşmanlar size karşı asla galip gelemesin.” (Tirmizî, Cihâd 11; Ebu Dâvud, Cihâd 78) Çünkü Allah, müminlerin dostudur; kâfirlerin ise hiçbir dostu yoktur. Böylece himaye vesilesiyle ilâhî inâyet tahakkuk eder. Zira himaye, ef‘âl haz retinden yani kulun yardımına yetişen ilâhî fiiller mertebesinden zuhûr eden bir tecellîdir.
Bu tecellinin bir göstergesi olarak “Hâ” harfiyle Hakk’ın hayatına, “Mîm” harfiyle ise muhabbetine işaret eder.
Bununla sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Dostlarıma olan hayatım ve muhabbetim hakkı için! Benim nazarımda sevgililerimle kavuşmaktan daha sevimli bir şey yoktur; aynı şekilde, dostlarımın nazarında da benimle buluşmaktan daha yüce ve daha sevgili bir şey yoktur.” (Dâye, Te’vîlât, 5/320) Yine “Hâ”, muhabbetin; “mîm”, minnetin remzidir. Bu nedenle Allah Teâlâ kullarına şöyle nida eder: Ey kendi hüneriyle değil, benim muhabbetimin ‘hâ’sı ile dost olan! Ey kendi taatiyle değil, benim minnetimin ‘mîm’i ile beni bulan! Ey benim dost edindiğim, fakat kendisi beni tanımamış olan kulum! Ey benim dilediğim, fakat kendisi beni bilmeyen kulum! Ey benim kendisi için olduğum, fakat kendisi benim için olmayan kulum!
Bursevî ise konuyu şöyle izah eder: “‘Hâ’, ezelî olan ilk hubb’a, yani başlangıçtaki ilâhî sevgiye delâlet eder. Bu sebeple burada da ‘hâ’ harfi öne alınmıştır. ‘Mîm’ ise sonradan zuhûr edecek olan ebedî mârifete işaret eder; onun sonraya bırakılışı da bundandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın kudsî hadiste: ‘Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; bilinmek için mahlûkâtı yarattım’ (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2/132) buyurması bu mânâyı teyit eder. Zira bu hadîste muhabbet, mârifetten öncedir. İlâhî inâyetin kul üzerindeki seyri böyledir: önce muhabbet, ardından mârifet gelir. Ancak kuldan Hakk’a doğru olan seyrin tertibi ise bunun tersinedir; kul evvelâ mârifetullah ile tanır, sonra muhabbetullah ile sevmeye başlar.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/403-404, 19/9) Terzi Baba’ya göre Hâ-Mîm “Hakîkat-i Muhammediyye”ye işaret etmektedir: “Hâ, mîm. Bütün alemlerde geçerli olan “Hakikat-i Muhammed-i” “Hakk olan Muhammed” yaşantısının zuhurları olan İnsan-nesil ve sülâleleri yeryüzünde olduğu gibi gökyüzünde de olmaması mümkün değildir çünkü alemlerin varlık sebebidir. Kur’an-ı kerimde bu husus yedi sure ile yedi mertebeden tasdik görmüştür. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/80-81) “ İz- -T-B- ”
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
(45-2) Tenzîlu-lkitâbi minallâhi-l’azîzi-lhakîm.
(45-2) Kitab’ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.
Âyet inkârcılara karşı açık bir biçimde meydan okumaktadır. Zira Kur’ân’ın Allah’tan oluşu, onun hakikat ve doğruluğuna apaçık bir delildir. Bu yönüyle Kur’ân mu‘cizdir; üstün ve galiptir, hiçbir zaman yenik düşmez. Kur’ân, sonsuz hikmetleri kendisinde toplayan bir kelâmdır. Hüküm koyma hususunda da otorite yalnız ondadır; o, kendi adına nesih hükmü verir, fakat başkaları tarafından neshedilmez.
Kur’ân, bâtıl ehlinin iddia ettiği gibi ne bir şiir ne bir kehânet ne de Hz. Peygamber’in kendi uydurmasıdır. Ona muâraza edilmesi, yani benzerinin ortaya konulması mümkün değildir. Yine inkarcıların zannettiği gibi, Kur’ân eski milletlerin uydurduğu masallardan ibaret de değildir. Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm’in kıymeti idrak edilmeli; insanın gözü, gönlü ve bilinci Kur’ân’la dolmalı; onunla dirilmeli, onunla nurlanmalıdır.
Azîz ve Hakîm İsimlerinin Sırları Azîz ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık doksan yerde Allah’a nispet edilmiştir. Bu isim çoğu zaman Hakîm, Rahîm, Alîm, Hamîd, Kavî, Kerîm, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb ve Züntikâm gibi isimlerle birlikte zikredilerek ilâhî kudretin ve hikmetin bütünlüğünü yansıtır. Âyetlerde ayrıca “izzet” kavramı da doğrudan Allah’a izafe edilmiştir ki bu da mutlak yüceliğin ve üstünlüğün yalnız O’na mahsus olduğunu gösterir. Bu anlam, izzetin ulûhiyyetin aslî sıfatlarından biri olduğuna işaret eder. Nitekim bazı hadislerde de Allah’ın izzeti üzerine yemin edilmesi meşrû görülmüştür.
Lugavî olarak Azîz, ‘izz/‘izzet kökünden türemiş olup “şerefli, değerli, benzersiz, güçlü ve daima galip gelen” anlamlarını taşır. Bu yönüyle “zelîl”in zıddıdır. İsim, Allah Teâlâ’nın kudret ve kuvvetinin ezelî olduğunu, mahlûkâtın sıfatları gibi değişime uğramadığını bildirir.
Esmâ-i hüsnâ şârihleri Azîz ismine dört temel mânâ yüklemişlerdir: a. Benzeri bulunmayan, b. Daima galip gelen c. Kudret sahibi olan d. İzzet bahşeden. İlk üç anlam Allah’ın zâtî ve tenzîhî sıfatlarına; dördüncü anlam ise O’nun fiilî sıfatlarına dâhildir. Bu son mânâ, aynı kökten gelen Muʿizz isminde daha açık bir şekilde görülür.
İmâm Gazzâlî, Azîz ismini üç nitelikle açıklamaktadır: Benzeri az bulunan, kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan ve mahiyeti idrak edilmesi güç olan. Ona göre bu üç vasfı taşımayan hiçbir varlık hakikatte “azîz” diye anılamaz. Nadirliğin kemâli, “bir” olmakla tamamlanır ki bu yalnız Allah’a mahsustur. İhtiyaç duyulmanın zirvesi ise her şeyin varlık ve bekasında O’na muhtaç olmasıdır; bu da yine sadece O’na aittir.
Kullar arasında “azîz” olarak nitelendirilen kimseler, insanlara hak yolu gösteren, uhrevî saadete ulaştıran rehber şahsiyetlerdir. Bu zümrenin başında peygamberler bulunur; ardından râşid halifeler, âlimler, ârifler ve adaletle hükmeden yöneticiler gelir. Onların izzeti, sahip oldukları mânevî derece ve insanları irşad etmelerinden kaynaklanır. Bu hakikat Kur’ân’da “Ve lillâhi-l’izzetu ve lirasûlihi ve lilmu’minîn” “İzzet, Allah’a, Resûlüne ve müminlere aittir.” (Münâfikûn, 63/8) âyetiyle açıkça ifade edilmiştir. (Koloğlu, DİA, 4/331) Sonuç olarak Azîz, Allah’ın hem mutlak kudretini hem de hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede yüce olan izzetini ifade eder. Zira O, izzetin kaynağı, kudretin sahibi ve bütün galibiyetlerin asıl menşeidir.
Hakîm ismi ise “menetmek, hükmetmek, düzen vermek ve hikmetle davranmak” anlamlarını taşıyan hükm kökünden türetilmiş bir sıfattır. Sözlükte “hüküm ve hikmet sahibi” anlamına gelir. Allah’a nispet edildiğinde bütün sözlerinin, fiillerinin ve hükümlerinin adalet, ilim, hikmet ve hilim üzere olduğunu ifade eder. Âlimler bu ismin temel mânâsında ilim ve fiilde kemalin birleştiğini belirtmişlerdir. Buna göre Hakîm, hem “her şeyi en üstün ilimle bilen” hem de “her şeyi sağlam, ölçülü ve kusursuz biçimde yaratan” zâttır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hakîm ismi hiçbir âyette tek başına geçmez; çoğu kez Azîz, Alîm, Hamîd, Habîr, Vâsiʿ, Tevvâb gibi isimlerle birlikte zikredilir. Bu terkiplere bakıldığında, Azîz ismiyle beraber geçtiğinde ulûhiyyetin kudret ve celâl yönünü, Alîm ve Habîr isimleriyle beraber geçtiğinde ilâhî bilginin kuşatıcılığını, Hamîd ve Tevvâb isimleriyle birlikte geçtiğinde ise rahmet, mağfiret ve terbiye boyutunu öne çıkarır. Böylece “Hakîm” ismi hem kudret hem rahmet arasında denge kuran bir sıfat olur.
Kelâm âlimleriyle esmâ-i hüsnâ şârihleri, Hakîm ismini “ilimde ve fiilde kemal” kavramı etrafında yorumlamışlardır. Kimi âlimler bu ismin ilmî hikmet yönüne, kimileri ise fiilî hikmet yönüne ağırlık vermiştir. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Hakîm’i “bilerek hükmeden, her şeyi yerli yerine koyan” şeklinde açıklamış; Allah’ın hiçbir hükmünün bilgisizlik, gaflet veya isabetsizlikle ilişkisi bulunmadığını vurgulamıştır. Başka bir yorumunda ise bu ismin fiilî yönünü öne çıkararak, “Her fiilinde hikmetli olan, asla yanılmayan ve her işinde isabet eden” anlamını vermiştir.
Ebû Süleyman el-Hattâbî bu ismi daha çok fiilî anlamda değerlendirmiş, “varlıkları ölçülü ve dengeli yaratan, her varlığa fonksiyonunu mükemmel biçimde yerine getirme kabiliyeti bahşeden” olarak açıklamıştır. Ona göre en küçük canlılardan en karmaşık varlıklara kadar yaratılışta görülen nizam, ilâhî hikmetin açık delilidir.
Gazzâlî de Hakîm ismini hem zâtî hem fiilî boyutlarıyla ele almıştır. Nitekim Hakîm, “varlıkların en yücesini en üstün ilimle bilen”dir. Buradaki “varlıkların en yücesi” ilâhî zâtı, “en üstün ilim” ise ezelî ve ebedî olan ilmi ifade eder. Bu bakımdan Hakîm, “kendini bilen ve bilerek yaratan” demektir. Kuşeyrî ise bu ismin içeriğini farklı bir yönden ele alır ve hikmetin bir yönünün muhabbet olduğunu belirtir. Ona göre Allah’ın mü minleri sevmesi, onlara lutuf ve ikramda bulunması; müminlerin Allah’ı sevmesi ise emirlerine uymaları ve hürmet göstermeleridir. Sevgideki bu ilişki, ilâhî hikmetin en latif tezahürlerinden biridir. (Topaloğlu, DİA, 15/181-182) Allah Teâlâ’nın “hikmette kâmil” oluşu ise, bütün kemâllerin O’ndan kaynaklandığı anlamındadır. Ancak bu kemâl, her varlığın kendi istîdâdı ve kabiliyeti ölçüsünde tecellî eder ve bu durum ilâhî kaderin sırrıdır.
İstîdâd, yalnızca varlığın zâtından ibaret değildir; onun varoluş şartlarından, zaman ve mekânın tesirlerinden de şekillenir. Dolayısıyla istîdâd, bütün bu unsurların birleşiminden doğan bir küllî hâldir. Çünkü sebepler nerede mevcutsa, sonuç da orada ortaya çıkar; kudret nerede tecellî ederse, orada Kâdir’in varlığı hissedilir.
Böylece “Hakîm” isminin ifade ettiği hikmetin kemâli, kaderin istîdâda uygun olarak cereyan etmesinin bir neticesidir. Bu bakış, kesret âlemine dair bir perspektiftir. Ancak vahdet âlemi bundan daha yüce bir mertebedir; orada fâil, fiil ve müsebbeb ayrımı ortadan kalkar.
Diğer yandan Hakîm isminin esmâ-i hüsnâ içinde yer alışı bazı itabarlar sebebiyledir. Nitekim hikmeti zahir olan kimse, “Zâhir” isminin tecellîsindedir; hikmeti bâtın olan, “Bâtın” isminin tecelligâhıdır; hikmeti yüce ve kuşatıcı olan, “Azîm” ismine dâhil olur; hikmeti derin ve tecrübeye dayanan ise, “Habîr” isminin mazharıdır.
Aynı şekilde Hakîm ismi, bazen Mu’tî isminin içinde tecellî eder; çünkü Allah hikmeti dilediğine verir. Bazen de Mâniʿ ismine dâhil olur; zira O, hikmeti dilediğinden meneder. Dolayısıyla bu iki isim de Hakîm’in hükmü altında yer alır.
Bu örnek bize gösterir ki, ilâhî isimler birbirinden bağımsız değildir; her biri diğerinin hükmüne girer, biri diğerinin anlam alanında görünür. İsimler arasındaki bu karşılıklı nüfûz (teşâbüh) ilâhî hakikatlerin birliğini ifade eder.
Hikmetin yalnız insanlarda değil, meleklerde ve hatta cansız varlıklarda da bir tecellîsi vardır. Bu yüzden “tabiat hikmet sahibidir” denilir. Oysa bu, Hakîm olan Allah’ın hikmetinden bir payın, kendi varlık mertebesinde zuhur etmiş şeklidir. Tabiat, o tecellînin varlık seviyesine göre aldığı bir isimdir; hakikatte ise her hikmet, Hakîm olan Allah’a aittir ve O’ndan başka hikmet sahibi yoktur.
Şu hâlde her kim hükmederse, bir şeyi sağlam kılarsa yahut hikmetin bir payına erişirse, bilsin ki o, Hakîm olan Allah’ın bir sıfatına nâil olmuştur. Zira hiçbir sıfat, hakikî Mevsuf’tan (Allah’tan) bağımsız olarak var olamaz. Dolayısıyla bir “hakîm” gördüğünde, aslında Hakk’ın Hakîm isminin tecellîsini görmüş olursun.
Hem zâhir âlemde hem de mânâ âleminde var olan her şey, ilâhî hikmetin gereğince düzenlenmiştir. Bu yüzden Hakîm hiçbir mertebede gâib değildir; bütün mevcûdât mertebeleri, aslında yüce hakikatlerin tecellî mahallidir. Aşağılık veya değersiz görülen şeyler, ancak perdeli olanların nazarından kaynaklanır. Hakikatte ise bütün varlıklar O’nun hikmetinin aynasıdır.
Dolayısıyla her kim Allah Teâlâ’nın Hakîm isminin gereği olarak O’nun şeâirini yüceltmek isterse, hikmeti nerede bulursa bulsun ona hürmet etmelidir. Zira bu ismin tecellîsi itibarıyla ilâhî bağ, bütün varlıkları içine alan bir kuşatıcılığa sahiptir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 98-101)
اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
(45-3) İnne fî-ssemâvâti vel-ardi leâyâtin lilmu’ minîn.
(45-3) Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır.
Şüphesiz göklerin yaratılışında ve direksiz katman katman yükselişinde, yıldızların ve gezegenlerin düzeninde; yeryüzünün alçaltılıp düz bir şekilde serilişinde, dağların sıralanışında ve denizlerin enginliğinde; Hakk’ın kudretinin kemâline, cemâlinin nurlarına, hikmetinin sağlamlığına ve tedbirinin her şeyi kuşatmasına delâlet eden sayısız ibretler vardır.
Bu deliller, iman eden ve Hakk’ın birliğine, isimlerinin ve sıfatlarının mükemmelliğine yakînle inanan kimseler için ilâhî işaretlerdir. Âyette özellikle müminlerin zikredilmesi, böylesi işaretlerden yalnız onların istifade edebilmesi sebebiyledir. Zira mümin, mahlûku gördüğünde Hâlık’ı; sanatı gördüğünde Sâniʿi hatırlar. Yani yaratılmıştan Yaratan’a, eserden Müessir’e intikal ederek Allah’ın birliğini idrak eder. Bu da imanın ilk aşamasıdır.
Aynı zaman da ilâhî deliller, tasdik ehli için rubûbiyetin şahitleri, tevfik ehli için ise ulûhiyetin apaçık işaretleridir. Onlar öyle kimselerdir ki, düşünceleri gafletin sarhoşluğundan sıyrılmış, kalpleri beşerî kirlerden arınmış, ruhları rubûbiyet nurlarıyla parlamıştır. Böylece, vuslatın hakikatleriyle şereflenmiş, Hakk’ın işaretlerini hem âfâkta hem enfüste temaşa etmişlerdir. (Dâye, Te’vîlât, 5/320; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/11) Haddizatında zâhir âlemde (âfâk) görülen her bir kudret eseri, insanın iç dünyasında (enfüs) da bir hakikate tekabül eder. Göklerin katman katman yükselişi, kalbin mânevî mertebelerde derece derece yükselişini; yeryüzünün yayılıp sükûnet bulması ise nefsin itminan hâlini temsil eder.
Yıldızların ışığı, kalp semasında doğan marifet nurlarına; dağların sağlamlığı, imanın sarsılmaz köklerine; denizlerin enginliği ise ilâhî rahmetin ve bilginin sonsuz derinliğine işaret eder. Böylece âfâkta görülen her bir işaret, enfüste bir hakikate karşılık gelir.
Sâlik, bu iki âlem arasında seyrini gerçekleştiren kimsedir: dışta gökleri ve yeri temaşa ederken, içte kendi varlığının sırlarını müşahede eder. Bu yüzden Kur’ân, “Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim.“ “Biz onlara âyetlerimizi hem ufuklarda hem nefislerinde göstereceğiz” (Fussilet, 41/53) buyurarak âfâk ile enfüs arasındaki bu karşılıklı bağı haber verir.
O hâlde âfâk âlemine bakan mümin, orada kendi iç hakikatinin yansımasını görür; enfüs âlemine yönelen mümin ise, orada kâinatın sırlarını müşahede eder. Böylece, “göklerin ve yerin âyetleri”, kalbin ufkunda birleşir ve kul, her iki âlemde de Hakk’ın hikmetini seyrederek “Hakîm” isminin tecellîsine şahid olur.
Âyet-işaret, “zat-ı mutlağın, zat-ı mukayyet yönü ile, o mertebenin gereği olarak zuhura çıkmasıdır.” Âyet aynı zaman da Kur’ân olduğundan ve Kur’ân da bütün insanlara gelmekle birlikte, mü’minler için olan bu ayetleri onlar kabul ettiklerinden, o halde göklerde de böyle mü’minlerin olduğuna âyet-i kerime açık olarak şahitlik etmektedir. Aynı zaman da gökyüzünde mü’minlerin zıddı olan asilerin olduğu da açık olarak anlaşılmaktadır. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/82) “ İz- -T-B- ”
وَف۪ي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَٓابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَۜ
(45-4) Vefî ḣalkikum vemâ yebuśśu min dâbbetin âyâtun likavmin yûkinûn.
(45-4) Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.
Sizin, basit bir meniden başlayıp döllenmiş bir alaka hâline dönüşmenizden, sonra da yaratılışın kemale erdiği muhtelif merhalelerden geçirilmenizden; aynı şekilde, Allah’ın yeryüzünde çeşitli türleriyle yaydığı canlılarda, kesin olarak inananlar için sayısız ibretler vardır.
Zira insanın meniden yaratılışı, Hakk’ın kudretini gösteren en açık delildir. Nitekim Allah Teâlâ basit bir sıvıda gizli olan hayat cevherini şekillendirir, ona ruh üfler, onu dilediği sûrete koyar. Dolayısıyla her bir merhale, O’nun “Musavvir”, “Hâlık”, “Bârî” ve “Hakîm” isimlerinin tecellîsini taşır.
Aynı şekilde yeryüzünde yayılan her canlı, O’nun kudretine, hikmetine ve iradesine şahitlik eden birer âyettir. Bu hakikati ancak kalp gözüyle gören yakîn sahibi müminler idrak eder. Çünkü onlar “kün” ilâhî emrini, yaratılışın her safhasında ve her canlıda müşahede ederler.
Bursevî’ye göre âfâk mertebesinde îman kemâle erdiğinde, kul artık enfüs mertebesine yükselir ve orada müşahede makamına ulaşır. Çünkü îman, dış âlemde delillerle tasdikin kemâlini bulurken yakîn ise ancak iç âlemde, enfüsün sırları açıldığında tamamlanır.
Zira sende olanı bilmen, senden hariç olanı bilmekten daha kuvvetlidir. Dış dünyada tecellî eden deliller akla, iç dünyandaki tecellîler ise kalbe ve ruha hitap eder. İşte bu sebeple yakîn kalbe mahsustur. Kalp, kendi içindeki hakikatleri idrak ettiğinde, kul Hakk’ı kendinde müşahede etmeye başlar. Böylece âfâktaki tefekkür, enfüste şuhûda dönüşür; îman, yakînin nuruna bürünür; nazar, artık marifet hâline gelir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/12) Nitekim bu delillerden yola çıkarak Allah’ın birliğine tanıklık eden kimse tevhid ehli (muvahhid) iken, nazarını bu delillerden kaldırıp, onları var eden kudret sahibi Sâniʿe yönelten, sonra tekrar yaratılışa ve kudrete dönen kimse ise âriftir. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/239)
Yeri gelmişken yâkin ve ikâna dair Terzi Baba’nın değerlendirmesine yer vererek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz:
Geçek yakînlik, “tek varlığın kendi bünyesinde ikiymiş gibi görünmesinden ibarettir.” Âyet-i kerîme de (ilmel yakîn ve aynel yakîn’den bahsedilmektedir, bu hususun ayrıca bir de, Hakk’al yakîn hali vardır.
Muhyiddin Arabî hazretlerine soruyorlar yakîn nedir? Diye O da “el-yakînü hüvel Hak” demiştir. Yani yakîn denilen hâdise, “af’aliyle, esmâsıyla, sıfatıyla zâtıyla” zâtın ta kendisidir.” Yani Hakkın bulunduğu yer “yakîn” halidir. Kim hangi ehil ordaysa o “yakîn” ehlidir.
Yakîn hâli, ittika hâli değil midir?
Ef’âl âleminin ittikası, esmâ âleminin ittikası, sıfat âleminin ittikası vardır. Zat âleminin ittikası ise yakîn halidir.
İttika ile muttaki aynı şey değildir. Ma’nâları başka, mertebeleri de başkadır. Ancak zat mertebesindeki ittika yakîn ile ilgilidir. Ef’âl mertebesindeki ittika yakîn’lik ile ilgili değildir. Çünkü yaşam sahaları, idrak sahaları ve anlayışları ayrıdır.
Şimdi yakîn, ikiliğe düşmekten sakınmaktır. İttika ise, şüphelilerden sakınmaktır. ”Ef’âl âleminde“ fiiller yaptırım mertebesinde, haramlardan sakınmaktır. Şüphelilerden sakınmaktır.
“Esmâ âleminde” yani tarikat mertebesinde, duygusuz kalmaktan sakınmaktır. Yani muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Burada maddi bir durum yoktur artık konu hassaslaşmaktadır.
“Sıfat hakikat mertebesindeki ittika” Bütün varlıkta Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu görememekten sakınmakdır. Yani “Fe eynema tüvellü fesemme vechullah” (2/115) âyetinin hükmüyle, nereye bakarsanız bakın, Hakk’ın varlığı müşahede edilmekte, bu müşahededen düşmekten sakınmaktır. Korkmaktır. Burada korku, nezaket ve irfani ma’nâdadır.
“Zat mertebesindeki ittika” ise, Allahın varlığının, zâtının varlığından gaflette kalmaktan sakınmaktır. Bütün âlem de her şeyin Allahın zâtının zuhuru olduğunu müşahede ettiğimizde, aynı zuhurun kendi varlığımızda da zuhurunu idrak ettiğimizde, işte bu zat mertebesinin ittikası, sakınması olmaktadır. Yani bu anlayıştan düşmekten sakınmaktır. İşte bu anlayış yani “tevhidi zat” mertebesindeki “îkân” olmaktadır. Burada îmân’a gerek kalmamaktadır. Yani kişi yok ki, îmânı olsun. (Tabi bununla kişi imansız olsun demiyoruz.)
“Bu ne imân ki, imândan içeri” denmiştir, burada ikisi de birleşmiş, artık arada bir şey kalmamıştır. Eğer imâna yer varsa, daha o mertebe, “îkân” oluşmamış demektir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/58-59) “ İz- -T-B- ”
İnsanın meniden başlayıp kemâl buluncaya kadar geçirdiği yaratılış merhaleleri sadece biyolojik bir oluşum değil, işârî anlamda hakikate yolculuğun remzi olarak okunabilir. Menî safhası, insanın maddeye ihtiyacını; alaka, ilâhî kudretin dokunuşunu; mudğa (bir çiğnem et hâli), takdirin biçimlendirmesini; ruhun üflenmesi ise ilâhî emanetin insana tevdi edilmesini simgeler.
Bu süreçte insan, beşeriyet kabuğundan sıyrılıp insaniyet hakikatine yönelir. Aslında yeryüzündeki her canlı, yaratılış tecellisinin bir yansımasıdır; her biri, Hakk’ın bir ismini taşır. Kimi Muhyî, kimi Rezzâk, kimi Hafîz ismine mazhar olur. Bu yüzden âyet “Vefî-l-ardi âyâtun lilmûkinîn. Vefî enfusikum efelâ tubsirûn.” “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 51/20-21) derken, insanın hem dış âlemde hem kendi varlığında Hakk’ın isimlerini görmesini ister.
Kul, zahir ve bâtında kendi istidat ve kabiliyetinin güzelliğini tefekkür ettiğinde, yaratılışındaki mükemmelliği idrak eder. Sûret ve sîretinin, beden ve ruh dengesinin en güzel biçimde düzenlendiğini görür. Aklının kemâlini, temyiz ve idrak gücünün üstünlüğünü, organlarının hikmetle yerleştirildiğini fark eder.
Sonra diğer canlıların yapısını, niteliklerini ve tabiatlarını düşündüğünde, insanın tüm yaratıklar arasında sahip olduğu üstünlük ve imtiyazlara şahit olur. Zira insan anlayış, akıl, temyiz gücü ve iman bakımından cinlerden; mânevî emanetin yüklenişi, eşyanın isimlerinin öğretilişi, mükâşefe, müşâhede, muâyene ve ilâhî tecellîlere mazhar oluş bakımından ise meleklerden üstündür.
Böylece bütün bu şahitlikler, ona Allah Teâlâ’nın insanoğluna büyük ikramlarda bulunduğunu ve onu birçok mahlûktan üstün kıldığını kesin olarak gösterir. İşte bu sebeple insan mülk ve melekût âlemlerinde Hakk’ın halifesi olma şerefine ermiştir. (Dâye, Te’vîlât, 5/320-321)
وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ
(45-5) Vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri vemâ enzela(A)llâhu mine-ssemâ-i min rizkin fe-ahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ ve tasrîfi-rriyâhi âyâtun likavmin ya’kilûn.
(45-5) Geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah’ın gökten rızık (sebebi olarak yağmur) indirip, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, rüzgârları evirip çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.
Gecenin ve gündüzün değişip birbiri ardınca gelip gitmesinde, uzayıp kısalmasında, Allah’ın gökten yağmur indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları estirmesinde, düşünen bir toplum için elbette nice ibretler vardır.
Âyette yağmurun “rızık” olarak anılması, onun hem rızka vesile oluşuna hem de kudret ve rahmet yönünden ilâhî bir âyet oluşuna işarettir. Zira Allah Teâlâ, kuruyup hayat izleri silinmiş, verim ve bereketini yitirmiş toprağa yağmur indirerek yeniden dirilik verir; bu diriliş, haşrin küçük bir örneği,
ölümden sonra dirilmenin dünyevî bir misalidir.
Toprağın bu dirilişinde de ibretler vardır: Ondan çeşitli ekinler, meyveler ve bitkiler çıkar; her birini türüne, rengine, tadına, şekline göre farklılaştırır. Yeri bir hâlden başka bir hâle, kuruluğu yeşermeye, donukluğu hareket ve berekete döndürür.
Rüzgâr da aynı şekilde ilâhî tasarrufun bir tecellisidir:
Bazen doğudan, bazen batıdan; kimi zaman güneyden, kimi zaman kuzeyden eser. Kimi sıcak, kimi soğuk; kimi rahmet, kimi azap sebebidir. Her hâliyle rüzgâr, ilâhî hikmetin nişânesidir.
Bütün bu âyetler, bir Yaratıcının varlığına, O’nun yüce kudretine ve sonsuz hikmetine açıkça delâlet eder. Burada özellikle akıl sahiplerinin zikredilmesi, bu delillerin kavranışında aklın temel rolüne işarettir. Zira bu işaretlere muttalî olmak, ancak aklî tefekkürle mümkündür.
Ayrıca aklın îmân ve yakînden sonra anılması da hikmetlidir. Çünkü bu âyetler, hem ulvî (göksel) hem süflî (yeryüzü)
ve bunların arasındaki düzeni konu eder. Aklın mahiyeti ise bu üç âlemi birlikte kavrayabilmesidir. Bu bakımdan akıl, îmanla tasdikin, yakînle müşahedenin ortasında durur;
her ikisine de hizmet eden bir basîret nurudur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 19/14-15)
Burada akla dair bir izah gerekmektedir. Terzi Baba’nın akılla ilgili açıklaması şöyledir:
Gövdeyi faalite geçiren baştır, başı faaliyete geçiren ise akıldır. Mühim olan bu aklın alanıdır. Eğer akıl nefse bağlı ise ömür boyu nefsi emmarenin hizmetindedir, bu akla, “akl-ı maaş-maişet aklı” da denir ve o sahayı yazar.
Eğer akıl, “akl-ı külle bağlı olan akl-ı selim” ise o zaman bu akla, akl-ı mead varılacak akıl, derler. Bazıları “akl-ı aşer-onuncu akıl” da derler. Fakirde, “İrfan mektebi” derslerine göre “akl-ı isna aşer-on ikinci akıl” diye isimlendirmiştir.
Bu makamda akıl “Akl-ı küll” dür. Bu ise aklı evvelin “Furkaniyyet” makamından ilmi olarak sembollerle manaları suretlendirmesine vesiledir. Bu da alemler boyunca tecelli kalemlerinin “kitab-ul mübin”e esma-i ilâhiyyelerin (Vemâ yesturun.) alem sayfaları üzerine satırlar halinde devamlı yazılmasıdır. İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/201-202)
Öte yandan sûrede 3, 4 ve 5. âyetlerde peş peşe gelen “İman eden bir kavim için deliller vardır.” “Yakîn sahipleri için deliller vardır.” “Akleden bir kavim için deliller vardır.” ifadeleri, insanı Allah’a ulaştıran ve O’nun isimlerinin ve sıfatlarının gerektirdiği hakikatleri gösteren delillerdir. Yakîn ise, Allah’ın mahlûkâtı üzerine kurduğu fıtrî hakikate kesin bir bağla inanmak, onu kalp, akıl ve ruh bütünlüğü içinde idrak etmektir.
İlk olarak kişi, gökleri, yeri ve yaratılmış varlıkları tefekkür eder; böylece kalbinde iman nuru doğar. Sonra tefekkür ve zikrine devamla ve ibret nazarını sürekli muhafaza etmekle mertebelerde terakki eder.
Kendi nefsine yönelip, yaratılışındaki hikmeti, ahlâkındaki dengeyi, sıfat ve kabiliyetlerini düşündüğünde, yakîn hâsıl olur; çünkü en sağlam bilgi, insanın kendinde şahit olduğudur. Daha sonra ibadet ve takvada sebat ederse, bu hâl onu kurbiyet ve marifet derecelerine ulaştırır.
Böyle bir tefekkür, yalnız insanın yaratılışıyla sınırlı değildir; hayvanlarda ve cansız varlıklarda da aynı hikmet geçerlidir. Fakat bu düşünce, yaratılışın başlangıcını kavramaya yönelik bir hazırlıktır. İlk yaratılışa bakan kimse, ikinci yaratılışı yani âhireti tanır; dünyanın varlığını düşünen kimse, onun ötesindeki âlemin varlığını idrak eder.
Gecenin gündüze, zamanın mevsimlere, yıldızların dönüşüne, her şeyin yok olup yeniden var oluşuna bakıldığında,
bütün bunlar insana, âhiretin büyüklüğü, genişliği ve bu dünyaya olan üstünlüğünü öğretir. Bu hakikate ulaşmanın yolu, yaratılışın sürekli bir terakki hâlinde olduğunu gözlemlemektir: her şey noksandan kemâle yönelir. Bu da âhiretin varlığının zorunlu olarak devam edeceğini, yani ebediyetin (hulûd) hakikatini gösterir.
Zira Allah, dünyada yok ettiği her varlığın yerini başka bir varlıkla doldurur; her şey, bir hikmete binaen yok olur ve yeni bir varlık mertebesine geçer. Bu dönüşlerin hikmetini gören kimse bilir ki, aynı kudret, kıyamet gününde mahlûkatı yeniden diriltmeye de kâdirdir. (İbn Berrecân, Tefsîr, 5/119-120) Tasavvufî anlamda buradaki “gece”, insanın beşeriyet yönünün karanlığıdır; “gündüz” ise ruhânî hakikatlerin doğduğu aydınlıktır. “Allah’ın gökten indirdiği rızık”, ruhların semasından gelen ilâhî vâridatlardır; rahmetin yağmuru gibi iner, kalp toprağını diriltir.
Zira kalpler, doğuştan beri beşeriyetin sıfatlarıyla örtülüdür. Bu hâl, buluğ çağına dek sürer; kalp, ancak dinin emir ve nehiyleriyle beslenir. Bu emir ve yasakların içinde, kalplere hayat veren iman nuru gizlidir.
“Rüzgârların yönlendirilmesi” ise Hakk’ın kullarının gönüllerine estirdiği ilâhî nefhaları ifade eder. Bu nefesler, kalplere lütuf ve inayetleri taşır; kimi zaman tövbeye, kimi zaman zikre, kimi zaman da marifet nurlarına sebep olur.
Bütün bunlar, akledenler yani kalplerini tefekkürle diriltenler için apaçık delillerdir. Hakk’ın latif nefhaları, kullarının gönüllerine esen manevî rahmet rüzgârlarıdır. (Dâye, Te’vîlât, 5/321) Şu hâlde ilâhî hikmet, göklerin ve yerin âyetlerinde olduğu gibi, insanın iç âleminde de aynı kudretle tecellî eder. Gecenin ve gündüzün değişmesinde nasıl bir döngü, bir denge ve bir yenilenme varsa; emmâre nefsin etkisi altındaki kalbin karanlığı ile ilahî nefha olan ruhun aydınlığı arasında da öyle bir devr-i daim vardır. Gafletin gecesi çekilince, kalbin ufkunda iman ve marifetin güneşi doğar. Böylece Allah Teâlâ, ruhların semasından rahmet yağmurları indirir; kalp toprağına vâridat-ı rabbâniyye yağar, onu diriltir, yeşertir, meyve verir hâle getirir. Beşeriyetin sıfatlarıyla kurumuş, hevâ ve gafletle çoraklaşmış nefis ve kalp, bu rahmet sayesinde yeniden can bulur. Zira şeriatın emirleri ve nehiyleri, sadece zahiren bir yükümlülük değil, aynı zamanda bâtınen bir hayat kaynağıdır. Barındırdığı iman nuru, kalbe indiğinde onu ihyâ eder, nefsin karanlığını aydınlığa çevirir.
Rüzgârların yönlendirilmesi gibi, Hakk’ın lütuf nefhaları da kulun kalbinde esen gizli rüzgârlardır. Kimi nefha kalbi pişmanlıkla yumuşatır, kimi zikre uyandırır, kimi de marifet kapılarını aralar. Bu ilâhî nefesler, zamanın devirleri içinde kalplere ulaşır; kime uğrarsa onu diriltir. O hâlde âyetlerde geçen rüzgârlar, yağmurlar, gece ve gündüz; zâhirde kevnî olaylardır, bâtında ise kalbin dirilişinin ve nefsin terakkisinin sembolleridir. Göklerde ve yerde var olan âyetler, kalpte de mevcuttur; çünkü kalp, kevn âleminin küçük bir misalidir.
Mümtehine Sûresi
(60/1) “Ey inananlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara haber yolluyorsunuz ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye kafir olmuşlardır da Peygamberi ve sizi, Rabbiniz Allah'a inanıyorsunuz diye yurdunuzdan çıkarıyorlar; benim yolumda savaşmak ve razılığımı arayıp elde etmek için yurdunuzdan çıktıysanız, bu, böyle; siz, onlara sevgiyle sır veriyorsunuz ve bense sizin gizlediğiniz şeyi de daha iyi bilirim, açığa vurduğunuz şeyi de ve sizden kim bu işi yaparsa gerçekten de düz ve doğru yoldan sapmış, yolunu kaybetmiş gitmiştir.”[4]
Düşman sadece dışarıda bir topluluk değil, kişinin enfüsünde (içinde) bulunan “nefsi emmare” ve vesveseleridir. (M.D.) Nefs, insanı Hak’tan uzaklaştıran, benlik iddiasına (enâniyet) sürükleyen bir düşmandır. Allah’ın düşmanı, insanın hakikatini (fıtratını) örten, onu şirk-i hafî (gizli şirk) içinde bırakandır.
Fütûhât-ı Mekkiyye’de Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, nefsin mertebelerini anlatırken “nefs-i emmâre”yi Allah’ın emrine aykırı emirler veren bir iç düşman olarak tanımlar. Bu iç düşmanla dostluk, ona uymak ve hevasını ilah edinmektir.[5]
Kalpte Allah’tan başkasına duyulan gizli sevgi ve bağlılıklara (masiva sevgisi) işaret eder. Kişi zahiren ibadet ederken, kalbinde makam, mal, şöhret, kişisel beklenti gibi “dünyevî/hevâî” sevgiler taşıyabilir. Bu, hakikatte o şeyleri “dost” edinmek, onlara “sır vermek” (kalbi onlara açmak) demektir. Bu gizli sevgi, imanın halisiyetini (ihlas) bozar.
Kalbin tedvirinde (yönetiminde) , kalbin ancak Allah’a has kılınması (ihlas) gerekir, başka sevgilerin ona gizlice sızmasının tevhid nurunu karartır.[6]
Hakikat yolunda ilerlemek, kişinin alışık olduğu nefsânî “yurt”tan (konfor alanından) çıkmasını, bir hicreti gerektirir. Nefs ve heva, insanı bu hakikat yolculuğundan alıkoyan, onu “yurdunda” tutmaya çalışan iç güçlerdir. Allah, kulunu terbiye etmek için onu bu “yurt”tan çıkarır.
Allah, gizli-açık her şeyi bilir; O’na hiçbir şey gizli kalmaz.
Bu ifade, “Allah’ın, kulunun a‘yân-ı sâbite (ezelî sabit hakikatler) seviyesindeki halini bilmesi”ne işaret eder. Kul, zahiren neyi gizlerse gizlesin, bâtınen neyi açığa vurursa vursun, bunların hepsi Allah’ın ilminde (ilm-i ilâhî) mevcuttur. O, nefsin en gizli köşelerindeki niyetleri, kalpteki eğilimleri de bilir. Bu yüzden, ihlas ve samimiyet (sidk) esastır.
Hicret’in hakikati
11-09-2001
Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.
Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;
( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.
O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.
Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.
İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.
Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir.
İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.
Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.
Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.
İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.
Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.
“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.
Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al alemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.
Ve o hevâ-yı nefs ise, düşman üzerine gâlıbdir; nefis esfel-i cins geldi, ona gitti.
Hevâ-yı nefs ise Allâh’ın düşmanı üzerine gâlib olup, onu yed-i tasarrufuna almıştır. Zîrâ hevâ-yı nefsine mağlûb olup enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâya muhâlefet edenler, Allâh’ın ve Allâh’a muti’ olanların düşmanıdırlar. Nitekim sûre-i Mümtehine’de buyurulur; (Mümtehine, 60/1) Ya’ni “Ey mü’minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost ittihâz etmeyin!" Nefis âlem-i süflî cinsinden olarak zâhir oldu ve yine kendi cinsi olan o âlem-i süflîye gitti. İkinci mısrâ’daki “şud” yerine “şüh” vâki’ olmuşdur. Ve “şüh” Türkçe’de “tüh!” ma’nâsınadır. Şu süretde ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Nefis, esfel cins geldi, tüh ona!" demek olur.