İn yeśkafûkum yekûnû leküm a'dâen ve yebsutû ileykum eydiyehum ve elsinetehum bi-ssû-i ve veddû lev tekfurûn(e)
Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkar etmenizi arzu ederler.
Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkar edivermenizi istemektedirler.
Mümtehine Suresi'nin 2. ayeti, müminlerin düşmanlarının karakterini ve niyetlerini tasvir ederek, onların müminlere karşı besledikleri düşmanlığı ve inkara sürükleme arzusunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Ayet, düşmanların fiziksel ve sözlü saldırganlıklarını ve nihai hedeflerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sekife' fiilinin 'ele geçirmek, yakalamak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'in yeskafûkum' ifadesi, düşmanların müminleri bir şekilde kontrol altına alması veya onlara galip gelmesi durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sekf' kökünün 'bir şeyi idrak etmek, ona ulaşmak, onu ele geçirmek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, düşmanların müminlere karşı fiziki veya stratejik bir üstünlük sağlaması durumunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'yakalama, ele geçirme' gibi fiillerin genellikle düşmanlık bağlamında kullanıldığını ve bir tarafın diğerine karşı güç elde etmesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de düşmanların müminler üzerindeki potansiyel hakimiyetini anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'adüv' kelimesinin 'düşman' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle karşıtlık ve husumet bildiren bir kavram olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'a'dâen' kelimesi, düşmanların müminlere karşı açık ve net bir husumet içinde olacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'adüv' kelimesinin 'sınırı aşan, haddi tecavüz eden' anlamındaki 'udvân' kökünden türediğini ve düşmanın, başkasına karşı haddi aşan, zarar verici eylemlerde bulunan kimse olduğunu belirtir. Ayetteki 'a'dâen' ifadesi, düşmanların müminlere karşı bu tür bir tecavüzde bulunacaklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'adüv' kavramının Kur'an'da sadece bireysel düşmanlığı değil, aynı zamanda ideolojik ve inançsal karşıtlığı da ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'a'dâen' kelimesi, düşmanların müminlere karşı hem kişisel hem de inançsal bir düşmanlık beslediklerini anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bast' kökünün 'yaymak, genişletmek, uzatmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yebsutû' ifadesi, düşmanların ellerini ve dillerini müminlere karşı kötülük yapmak için serbestçe kullanacaklarını, bu konuda çekinmeyeceklerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bast' fiilinin 'bir şeyi açmak, yaymak' anlamında kullanıldığını ve burada 'elleri ve dilleri uzatmak' tabirinin, düşmanların müminlere karşı hem fiili (elleriyle) hem de sözlü (dilleriyle) saldırıda bulunacaklarını mecazi olarak anlattığını açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'el uzatmak' tabirinin genellikle bir eyleme geçme, müdahale etme veya zarar verme niyetini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'yebsutû' fiili, düşmanların müminlere karşı aktif bir şekilde kötülük yapma arzusunu ve eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sû'' kelimesinin 'kötülük, çirkinlik, zarar' gibi anlamlara geldiğini ve genellikle istenmeyen, hoş olmayan durumları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bi's-sû'' ifadesi, düşmanların elleri ve dilleriyle müminlere karşı yapacakları eylemlerin niteliğini, yani kötü ve zararlı olacağını açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sû'' kelimesinin hem maddi hem de manevi kötülükleri kapsadığını ve Kur'an'da genellikle günah, zarar ve musibet anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, düşmanların müminlere yönelik hem fiziksel hem de sözlü saldırılarının kötü niyetli ve zararlı olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sû'' kelimesinin 'bir şeyin çirkin ve kötü olması' anlamına geldiğini ve bu ayette düşmanların müminlere karşı sergileyecekleri her türlü eylemin ahlaki ve fiili olarak kötü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve dinî bağlamda 'Allah'ın nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek' veya 'hakikati örtmek, yani inkar etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'tekfurûne' ifadesi, düşmanların müminlerin imandan dönmesini, yani hakikati inkar etmelerini arzuladıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'iman' kavramının zıttı olarak konumlandığını detaylıca inceler. Bu ayetteki 'tekfurûne' kelimesi, düşmanların müminlere karşı nihai hedeflerinin, onları İslam'dan uzaklaştırıp inkara sürüklemek olduğunu açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kelimesinin Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'a karşı nankörlüğü ve O'nun emirlerine itaatsizliği de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'tekfurûne' ifadesi, düşmanların müminlerin hem inançlarını hem de amellerini bozma arzusunu yansıtır.
Mümtehine Sûresi
Nefsi emmare (benlik, heva, şeytani vesveseler) sizin hakikat yönünüzü ele geçirecek olsa düşman kesilip hakikati ilahiyyeyi inkar yönüyle esma-i ilahiyyeyi, nefsi ilahiyye üzere kullanır ve Hakk’a kaşrı inkar dilini kullanacaktır. Zaten nefsi emmarenin amacı da budur. (M.D)
"Sizi ele geçirmek", nefsin, aklın ve kalbin üzerinde tahakküm kurması, insanın irade ve şuurunu teslim almasıdır. Nefs, insanın içinde bir "güç" (sultan) olarak yerleşir ve onun üzerinde "hükümranlık" (yesîrû) kurar. Bu, kişinin nefsine mağlup olması, onun esiri haline gelmesidir.[7]
Nefs-i emmâre, insanın gerçek düşmanıdır. Ancak insan onu çoğu zaman "dost" veya "kendisi" zanneder. Nefsin tahakkümü tamamlandığında, artık maskesi düşer ve açıkça insanın aleyhine çalışan bir düşman olduğunu gösterir. İnsanın mânevî hayatını, huzurunu, ahlakını tahrip eder. Bu, "nefsin hakikatinin ortaya çıkması"dır.[8]
"Ellerini uzatmak": Fiiller (ef'âl) ve amel mertebesindeki tahribattır. Nefs, insanın ellerini harama, zulme, israfa, kötü işlere sevk eder. Kişinin amellerini ifsad eder.
"Dillerini uzatmak": Söz (akvâl) ve ifade mertebesindeki tahribattır. Nefs, insanın dilini yalana, gıybete, dedikoduya, kötü söze, hakikati inkâr edici veya çarpıtıcı konuşmalara açar. Ayrıca bu, "düşünce ve iç konuşmalar" (hadîs-i nefs) olarak da te'vil edilebilir. Nefs, insanın içinde sürekli kötü, şüpheli, kibirli veya umutsuz düşünceler üretir.
"Kötülükle (Bi's-Sûi)": Bu fiil ve sözlerin niteliği, "sû'"dur; yani çirkinlik, şer, fesat ve hüsran. Nefsin yönlendirmesiyle yapılan her şey, sonuçta kişiye ve çevresine kötülük olarak döner.[9]
"Zaten İnkâr Edivermenizi İstemektedirler” (Ve Vedû Lev Tekfürûn) Bu, nefs-i emmârenin en büyük ve nihai hedefidir: İnsanı "küfrân-ı nimet"e ve "şirk-i hafî"ye, nihayetinde de hakikatten (tevhidden) tam bir uzaklaşmaya (küfür) sürüklemek. Nefs, insanın kalbinden "iman" nurunu, "marifet" bilincini ve "şükür" halini silmek ister. Onun arzusu, insanın "Hakk'ı bilmez, tanımaz" (küfrân) bir hale gelmesidir. Bu, sadece kelime-i şehadetten dönmek değil, kalpteki yakîn (kesin inanç) ve ihlasın kaybolması, varlığı Hak'tan ayrı görmeye başlamaktır (kesret tuzağı).[10]