İçeriğe atla
Haşr 22Cüz 28 · Sayfa 548

Haşr Sûresi 22. Âyet

الحشر

Sohbete sor

Huva(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti)(s) huve-rrahmânu-rrahîm(u)

O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır. Gaybı da, görünen alemi de bilendir. O, Rahman'dır, Rahim'dir.

Haşr Sûresi

Esmâ-i Tevhid Âyetlerindendir.


“Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediği-miz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?[91] “ İz- -T-B- ”


” Lâilâhe illâllah kelimesinin tefsirinde buyurdular ki: Tevhîd Kelimesinin zikrini umumî, yalnız Celâl Kelime­siyle zikre ise hususî demişlerdir. Hâlbuki Tevhîd kelimesiyle zi­kir, son mertebede hususînin hususîsidir, zira Allah'ın tecellileri­ne nihâyet yoktur. «Allah'tan başka ilâh yoktur» sûretinde tekrar­lamak düşünülemez. Her defa bir sıfâtı nefyedip başka bir sıfâtı ispat etmekse ebediyen devam edebilir ve böylece ebedî «nefy» ve «ispat»tan kurtulunamaz. «Allah» zât ismidir, «İlâh» ise zât ile sıfâtları isimlendirici «ulûhiyet» tir. Böylece, bazıları, Tevhîd Kelimesini zât ile sıfâtları toplayıcı ilâh ancak Allah'tır, şeklinde izah etmişlerdir.

Ve yine buyurdular:

Tevhîd Kelimesi üzerinde belirttiğimiz mânayı, benlikle­ri, kendilikleriyle dolu olan kimseler uzak görmemelidir. Zira kal­bin yabancılardan temizlendiği zaman insanın gördüğü Hakk'ın zâtından başkası değildir. (Güzel bir tarif yapmışlar.) Bu keyfiyet, Hoca Abdülhâlik Gucdevânî silsilesinin çıraklarına bile nasip olmuştur. (yâni yeni başlayan dervişlerine bile nasip olmuştur.) Hoca Bahaeddin Nakşibend tarîkatinin çıraklarına yine bu mâ’nâdan bir lezzet çeş­nisi verilmiştir.

Tekrar başka bir âyet: “Kulillâhü sümme zerhûm.” (6/91) Âyetinin tefsirinde buyurdular: “Sıfâtları bırak, Zât’a yapış.” mâ’nâsına-dır.” Yâni Allah de geç. “Kul” de ki; ”lillâhi” Allah; “sümme zerhum” sonra oradan uzaklaş. İşte bu âyet-i kerîme de bizlere çok büyük yol göstermekte ve yolu çok kesin göstermektedir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: ”Kulillâhü sümme zerhûm” Allah de sonra da diğerlerinden geç. Burada onu kısaca ifade ederlerken şöyle demişlerdir: “Sıfâtları bırak, Zât’ına yapış.” Yâni daha aşağıya inerek fiilleri bırak, isimleri de bırak, sıfâtları da bırak, zât’ına yapış. Bu her mertebede olduğu gibi, mertebelerle ilgili bir konu olduğundan kişi yavaş yavaş evvelâ “Kulillâh” dendiği zaman fiillerde gördüğü gayrıdan uzaklaş mâ’nâsınadır. Fiillerde gördüğü gayrılıktan uzaklaş yâni Kelime-i Tevhîd’in birinci kademesi olan “Lâ fâile illallah” ı müşâhede et. Her fiilinde Hakk’ın fiilini müşâhede eden kimsede bu âyet-i kerîme açılmış olur. “Kulillah” fiil mâ’nâsında, “sümme zerhûm” Allah de, kendindeki, kendimizdeki beşer ifadelerinden uzaklaşmak. Yâni Ahmet yaptı, Mehmet yaptı, şu oldu, bu oldu gibi sebeplere takılmadan Allah yaptı de bunu geç. Birincisi bu.

İkincisi ise; biraz daha ileriye doğru yükselmiş olan kimse. “Lâ mevcûde illallah” burada mevcuddan kasıt her ne kadar madde olan eşya gözüküyor ise de onun mâ’nâsına “Küllü şey'in helikun illâ vecheh (vechehu)” (28/88) hükmü ile bakmak gerekiyor. Yâni “her şey helâk olucudur, Hakk’ın vechi bâki kalacaktır”. Burada vecihten kasıt zât mertebesi itibariyle, tüm olarak Hakk’ın vechi değil, her mertebesi ve her ismi üzere esmâ-i ilâhiyenin vechinden bahsedilmektedir. Çünkü bu âlemde külli bir çoğunluk olduğundan yâni kesret olduğundan, her kesrette de ayrı bir veche, vecih olduğundan o halde vecihler olarak görmemiz lâzım gelmekte. İşte “Külli şey’in helikun ille veche” âyetinde görünen şey’iyyetin kendilerine ait bir şey’iyyet olmadığını, hepsinin Hakk’ın isimlerinden ibaret olduğunu anladığımız zaman “Kulillah sümme zerhûm” esmâ mertebesi itibariyle bizde zuhura çıkmış olur.

Daha ileriye doğru gittiğimizde Kelime-i Tevhîd’in üçüncü aşamasında da “Lâ mevsûfe illallah” dediğimiz zaman Allah’tan başka hiçbir vasıf sahibi, vasıflanmış hiçbir varlık, hiçbir kimse olmadığını şeksiz şüphesiz tasdik etmek suretiyle, o mertebede de “Kulillah sümme zerhûm” yâni Allah de geç zuhura çıkmış oluyor. Bütün sıfât-ı ilâhiyenin kaynağı Hakk’ın zâtı olduğundan bunlar sıfât mertebesi itibariyle sıfâti şeyler değil, zâti şeyler olduğunu anlamak sıfât mertebesindeki “Kulillah sümme zerhûm” zuhurudur. Yâni bütün bunlar Allah’ın güçlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hâdiselerdir diye düşünerek zâtına bağlayıp sıfâtları da ortadan kaldırmaktır.

Sonuncusu ise “Lâ mâ’bûde illallah” ve “Lâ ilâhe illallah” hükmü ile bütün varlığı Hakk’a bağlamak. Yâni Hakk’ın zâtına bağlamaktır. Artık burada uzaklaşacak herhangi bir şey kalmadığından bütün varlıkta Allah’ı müşâhede ettiğimiz zaman Hüvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû (59/22) olmakta. ”O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur.” Kelime-i Tevhîd’de belirtildiği gibi. Ve bütün bunları da bizlere öğreten, zuhura getiren “Muhammedün Rasûlüllah” hükmüyle anlamamız gerekmektedir. Yâni “Lâ fâile illallah”, ”Lâ mevcûde illallah”, “Lâ mevsûfe illallah”, “Lâ mâ’bûde illallah”, “Lâ ilâhe illallah” kendi başına kalmış olsalardı, bunlardan bizim hiç haberimiz olmayacaktı. Bunlar İstediği kadar, son derece geniş bütün âlemler üzerinde faaliyette olsun. Zaten öyleydiler ama bunları bize bildiren Aleyhissalâtu ve’s-Selâm Efendimiz olduğundan en kemâlli Kelime-i Tevhîd “Lâ ilâhe illâllah” Allah’ın varlığı ve Allah’ın varlığını bizlere irsâl eden, bizlere bildiren “Muhammedur Rasûlüllah” tır. İşte bu mertebe âlemdeki bütün mertebelerin en üstünde olan bir mertebedir. Bundan daha yüksek bir mertebenin olması da düşünülemez, mümkünde değildir. Yâni “Lâ ilâhe illallah”ı kemâliyle söyledikten sonra arkasından “Muhammedur Rasûlüllah” ı da getirmek hem kendimizdeki bu makâmları bulup, bilip, tatbik etmiş olmak ve hem de dış âlemde de bu hakîkatlerin olduğunu anlamamız, bilmemiz bizlere çok şey sağlayacaktır. Zâten neticeyi kelâm, yâni bütün çalışmalarımız bu iki kelimenin hakîkatine ulaşmak içindir. Birisi “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r Rasûlüllah” Bunu herkes söylüyor, her ehli İslâm söylüyor. Ancak herkes kendi mertebesine göre söylediğinden o kadarından yararlanmış olabiliyor. Aksi halde gaflet içerisinde söyleyen ise sadece lâfzından sevap olarak yararlanmış oluyor. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hakîkatleri en iyi şekilde inşeallah idrâk ettirmiş olsun.[92] “ İz- -T-B- ”


Esmâ Tarikat mertebesi îmânını ifade eden bu âyet-i kerîmeleri incelemeye çalışalım. ”Ellezîne yü’minune bil gaybi” Onlar gaybe îmân ederler. Bu âyet-in çevirisi genel olarak meal ve tefsirlerde yukarıda da belirtildiği gibi, onlar ki gaybe yani görünmeyene inanırlar şekliyledir. Tefsirleri açtığımız zaman ittifakla budur. ”Onlar ki gaybe de îmân ederler yani görünme-yene îmân ederler yani görmediklerinede îmân ederler” şeklindedir.

Ancak bu ifade ef’âl mertebesi itibarıyle zâhir anlamına göredir. Fakat âyet-i kerîme gayba îmândan bahsetmektedir. Eğer gayb mutlak bilinmeyen görülme-yen bir yokluk olsa idi, ona îmân sadece hayali olurdu. Ve îmân şartı koşulmazdı. Gayb dediğimiz şey mutlak ma’nâ da yok olsa idi ona îmân şartı koşulmazdı.

Ancak gayba îmân dendiği zaman, bir gaybında varlığı ispatlanmaktadır. Gayb varki îmân isteniyor. Bu âyet-i kerîmenin gerçeğini daha iyi anlayabilmemiz için, ”Bil gaybi” deki, ”Be” ye ulaşmamız gerekiyor. Bakın yü’minune bil gaybi orada bir be harfi var.

Eğer “Be” harfi orada olmasa idi “yü’minunel gaybe” olarak o âyet-in okunması gerekecekti. Ama bize “yü’minune bil gaybi” olarak okutuyorlar. Araya be harfi konmuş. Normalde olmaması gerekiyorken, yani mutlak gaybe îmân olsa, ”yü’minunel gaybe” olması gerekiyor.

Ama orada “yü’minune bil gaybi” el gaybi-lâm-ı tarifli değil, bil gaybi be harfi var. İşte “Be” harfi de “ile” birlikteliği ifade ediyor. Ve bağlantıyı kurmuş oluyor. Be’ ye ulaşmamız gerekecek. Yani oradaki o be harfini okuyoruz, ama ma’nâsı na ulaşamıyoruz. Farkında olmuyoruz. İşte ulaşmaktan kasıt oradaki o be nin varlığını tespit etmek ve ne olduğunu anlamaya çalışmaktır.

“Yü’minune bil gaybi” diye ezbere geçiyoruz ama, ezbere geçmeden o sahada yavaş yavaş dolaşarak “be” harfi iskelesine geldiğimiz zaman, o iskelede biraz durmamız gerekiyor. Hızlı geçersek anlayamıyoruz sahaya seyretmeden geçmiş oluyoruz. Oradaki be farkedilmiyor, harfi cer, olarak görülüyor, harfi ma’nâ, olarak görülmüyor. Bakın “bil gaybi” dendiği zaman oradaki be sondaki i sesini verdiriyor. İşte o iskeleye uğranılmadığı için, sadece cer ifadesi sonunu i okutacak, esre okutacak, diye gelip geçiliyor. Halbuki sadece öyle değil. Tabi o görevide yapıyor. Eğer onun altında arkasında batınında başka bir ma’nâ olmamış olsa, ”yü’minun el gaybe” gelmesi gerekiyor. O zaman gaybe îmân ederler. Tamam açıktır.

Ama bil gaybi “be” girdiği zaman ile îmân ederler. Peki ne ile îmân ederler? Evvela kendilerinden yola çıkarak, kişi önce kendi gayb-ı’nı araması gerekiyor. Orada be kendi gaybıdır. . Naıl ki kıstas yapmak suretiyle bizim bir aklımız var mı? Açık olarak var inkârı mümkün mü değil, ama gaybta, ama şuhutta Neden şuhut da, varlığını müşahede ettiğimiz için âlemi şahadette, gözle fiziken aklımızı göremediğimizden gayb ta yani batında oluyor. Yani hem gayb hem bâtın, hem gayb hem şuhud...

Ruhumuz böyle değilmidir. Ruhumuzun varlığından şüphemiz var mı yok.? İşte o zaman hayatımızdaki etki-sini görmemiz müşahededir, çünkü her şeyi ruhumuzla yapıyoruz. Bunu müşahede ediyoruz. Kalktık tuttuk ettik hep bunları, ruhumuzun enerjisi ile yapıyoruz müşahede oluyor, ama elle tutamıyoruz o zaman gayb oluyor. Yani hem gayb hem şahadet Nurumuz duygularımız böyle değilmidir. Duygu diye bir şeyi elle tutabiliyormuyuz. Ama bütün hayatımız duygularımızla geçiyor. Yemek yerken o duygu müşahede halinde tadıyoruz, ama elle tutalım derken de. Elle tuttuğumuz elmanın tadını elle tutamıyoruz. Tat hissiyle onun içindeki tadı alıyoruz, acı ya da tatlı şeklinde işte, o tadı tattığımız zaman, müşahede oluyor hissedip varlığını yaşıyoruz. Ama elle tutmaya geldiği zaman gayb oluyor.

İşte ne oluyor “Âlimül gaybi veşşehadeh” (59/22) gayb ve şehadet âlemini ortaya getirdik. Bu yoldan hareketle âlemin gayb-ı’nı anlamamız çok kolay olacaktır. İşte oradaki “be” kendi gaybımızla, âlemin gaybına îmân ediyoruz. Yani kendi gaybımızdan misal alarak, âlemin gaybına îmân ediyoruz. Yoksa başka şekilde “yü’minune bil gaybi” sadece kelimede kelâm da kalır.

Şimdi bir daha tekrar edelim. Varlığımızı oluşturan iki tarafımız görünen ve görünmeyen taraflarımızdır. Görünen tarafımız şahadetimiz, görünmeyen kısmımız gaybımız olmaktadır. Ancak görünmeyen tarafımız gaybımız derken, akıl fikir bunlar hep gayb ta olan şeyler başlıcaları ruh, nur ve duygular, göremediğimiz halde zuhurlarıyla varlığını müşahede ediyoruz, şeksiz ve şüphesiz olarak faaliyetleriyle, zuhurlarıyla bunları müşahede ediyoruz.

Kendimizde, bu gayb âlemi nasıl şiddetli şekilde zuhur ediyorsa ve varlığını tasdik ediyorsa, buradan yola çıkarak, âleminde bir ruhunun olduğunu, âleminde bir aklının, aklı küllünün olduğunu, âleminde bir nurunun olduğunu, âleminde hislerinin duygularının olduğunu, bu yolla anlamamız ve bu yolla dış âlemi anlamamız güç olmayacaktır. İşte oradaki “be” kendi gaybınla âlemin gaybına îmân edebilirsin diyor.

Kişi bir üst mertebeye doğru seyirde olduğundan ilmel yakînden aynel yakîne doğru yolu açılmış oluyor. Burası anlaşıldı mı? “Onlar kendi gayblarından yola çıkarak âlemin de gaybına böyle îmân ederler.” İlimle ve tahakkunu da müşahede ederek.

Bakıyoruz mesela bu âlemin aklı varmı? Neresinde bu akıl. Bakın bütün sene baharda meyveler bir sene öncesinin aynısını zuhura getiriyorlar. İşte bu bir aklın neticesidir. Eğer orada bir akıl sistem program olmamış olsa, bu sene çıkan kırmızı kirazlar, seneye sarı kiraz çıkar, siyah çıkar. Aynı ağaçlar kirazları daha büyük yapar yahut ekşi yapar. Binler onbinler senedir, kiraz aynı kiraz, ayva aynı, elma aynı, gözümüzün önünde olan bu muhteşem hadiseleri, devamlılık arzettiği için sıradan işler olarak zannediyoruz.

İşte âlemde külli bir akıl olmasa, bütün mevcudatı her zerresine kadar yöneten akıl olmasa, bu âlem karma karışık olur. Sabah kalktığımızda kimse kimseyi tanımaz. Hiç bir şey yerinde kalmaz. Yani akıl ile bunlar korunma-mış olsa her şey bozulur.

Sadece bu türkiyede, sadece bir şehirde oluşan bir sistem değil, dünyanın neresine giderseniz gidin, uygun iklimde kiraz aynı kiraz, ama ne diyor napolyon kirazı diyor, bilmem ne kirazı diyor. O kendi içinde aşılar dna lar tarafı yönüyle onlara daha müdahele edilerek daha verimli hale getirilmesidir. Bu müdahelelerin yapılmadığını düşünelim ki, bu müdaheleler 15 20 senelik bir süreçtir. Ondan önce hiç müdahele olmuyordu ve hiç birinde de bir şaşma yoktu. Dünyanın neresine giderseniz Sarı kiraz, sarı kiraz, erik aynı erik, patlıcan aynı patlıcan soğan aynı soğandır.

Hadi bir bölgede onlar birbirinden gelerek hiç değişim olmadı. Hiç birbirleriyle ilgisi olmayan arazilere ekilen, sahipleride ekerken hiç bir şey bilmeyen, yani kasıtlı bir şey yapmayan her yerde dünyanın her yerinde aynı şey çıkmaktadır. Yani soğan mercimek pirinç dediğimiz zaman, Çin de de aynı pirinç çıkıyor ege de trakya da da aynı pirinç çıkıyor. Tabi vasıf değişiklikleri oluyor. Ama özü itibarıyle pirinç sınıfı içerisinde ve o hangi pirinç ise o pirinç devam ediyor. Baldo pirincinden bir başka pirinç çıkmıyor. Yahut diğerinden baldo çıkmıyor.

Kolayca denildiği gibi, ne ekersek onu biçiyoruz. Peki bu neyi ifade ediyor? Bir aklı ifade ediyor. Bir akıl neticesinde bunlar aynı şekilde üretiliyor. Diyelim fabrika konfeksiyon türü 100 tane takım çıkardı. Ondan sonra formunu değiştiriyor 100 tanede başka model çıkarıyor. Niye hep aynı çıkartmıyor neden? İdare edildiği için form değişiyor. İşte Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemlerde kudret tecellisini gösteriyor. Müdahele ediyor değişmemesi yönünde müdahele ediyor. Eğer müdahele edilip de o gıdaların içindeki terkipler değişmiş olsa, bugün yediğimiz pirinç değişe, değişe 5 sene sonra bize zehir olarak gelir.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti bu ki, binlerce yıl evvel yapılan şu ot, şu hastalığa iyi gelir, binlerce yıl evvel yapılan, şu meyve bu hastalığa iyi gelir, diye söylenen reçeteler hep geçerlidir. Eğer değişiklik olsa idi bu reçeteler tutmazdı. Bütün kitaplar atılması lâzım gelirdi. Değişken hale göre yazılır, 3-5 sene sonra onlarda geçer, çünkü meyve sebze değişken olunca faydalarıda değişken olacağından, o zaman evvelki tespit edilen, faydaları da geçeceğinden o kitaplarda hükümsüz kalırdı.

Ama yüzlerce binlerce yıl öncesinden gelen, tıp kitapları, faydalı olan o otun kökün baharatların bugünde aynı faydayı verdikleri açık olarak bilinmektedir. Bu da bütün bu âlemde, bir aklı küllün olduğunu ve her şeyin o akla tabi olduğunu görmekteyiz. Ayrıca bu aklın çalışmasına bu âlemin faaliyetine sebep olan bir enerjinin olduğunu da biliyoruz bilmemek zâten söz konusu değildir, bu dünyayı hangi enerji döndürüyor, güneşin yakıtını hangi enerji sağlıyor hem de hiç bitmek tükenmek bilmeyen şekliyle. İşte o bütün âlemlerde mevcut olan ruhu azam. Bu âlemleri ne aydınlatıyor? Allahın nuru aydınlatıyor. İşte bütün bunları düşündüğümüz zaman âlemin gayb-ı’nı anlamamız çok zor olmayacaktır.[93]

“ İz- -T-B- ”


"Alimül gaybi veşşehede" (Sûre 59 Âyet 22).

"O, görüleni de görülmeyeni de bilendir." Dendiğinde âlemlerin; biri gaip âlemi, diğerinin de şehadet yani müşahade âlemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz. Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona îmân söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona îmân edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. O da “îkân” dır.

İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara îmân söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehâdet edilir, müşâhede edilir. Peki "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" deyince ne oluyor? Yani "ALLAH'tan (c.c.) başka ilâh olmadığına şahidim" dediğimizde, yukarda gâiplik ve şâhitlik diye vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani, görüyormuşçasına şâhit olma halini kabullenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek "şâhidim" yerine "îmân ediyorum dememiz gerekecekti.

Âlemler düzeyindeki, bu gâiplik ve müşâhede, aynen insanlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehâdet âlemimiz; ruhi durumumuz, aklımız, nefsimiz, gönlümüz de gayb âlemimiz olmaktadır. Her halükârda gerçek olan şudur ki müşâhede âlemi —insanın kendisi dahil— sınırlı yani sonlu, gâip âlemi —yine insanınki dahil— sınırsızdır, sonsuzdur.

Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; îmân gaybedir, şehâdete îmân gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu âlemde Hakıın varlığını müşahede ediyorsak îmâna gerek kalmıyor, îmân düşüyor, îmân görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor. Bu halin diğer ifadesi ise “îkân” dır.

Belirli çalışmalar ve riyazatları sonunda Hakk'ı müşa­hede edemeyip ALLAH'a hâlâ îmân yollu yaklaşmaya çalı­şıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir.

Hazır olana îmân garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH'ı müşahade etmeden "Eşhedü" kelimesini söylüyorsak, af­fınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor mu­yuz? Bizler bu âleme Cenâb-ı ALLAH'ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak Tealâ bizleri esmâ âleminde bırakırdı. Yani ruhlar âleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.

Demek ki bizler zâhirimizle şehâdet âleminin ve ora­da rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk'ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu ba­şarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor.

Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi. "Men arefe nefse­hu fekat arefe rabbehu" "Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu."[94]

“ İz- -T-B- ”


Mutlak gayb ile gayb âlemi başka şeylerdir, gayb âlemini yakaza halinde rüyada عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 59/22 bunlar bir âlemdir, zuhurda olan şeylerdir ama mutlak gayb zuhurda değildir, bilinmez. Amaiyette hiçbir kelam yoktur, yani hiçbir ifade yok, tam meçhuldür. Ne diyorlar Zat-ül Baht, Sevad-ül Azam diyorlar, Mutlak gayb dendiği zaman bir ifade çıkıyor gene ortaya, ama bilinmiyor ne olduğu.

Muhalefetü lilhavadis: bu âlemde bu âlemdeki varlıkların hiç birinin kendisine benzememesi, misallendiril memesi, bu Zat-ı Mutlak, denilen Mutlak Zat bir bakıma gayb-ı mutlakta ama Zat dendiği zaman gene de bir belirginlik çıkmış oluyor, Zat’i bir varlık anlaşılıyor. Mutlak Gayb’da hiçbir ifade yoktur. Bunlar aynı mertebenin kendi içinde bulunan metebeleridir. Mesela bir binada ikinci katın sınırları zeminden ikinci kata kadardır, ama katların içinde de kendi mertebeleri vardır ayrı ayrı, sadece yüzeysel milimetre kalınlığında değildir. Ama bunun tamamı ikinci kat olarak geçiyor. İşte bazı kelam terimler var, onlar da aynı mertebenin içerisinde ama bulunduğu yer itibariyle farklılıkları vardır.[95] “ İz- -T-B- ”


GAYB VE ŞEHADET

Nasıl ki عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ 59/22 Cenab-ı Hakk’ın şehadet ve gayb âlemleri vardır, biz kendi varlığımızla yani müşahedemizle şehadetimizle burası şehadet âlemidir, bu varlığımızla müşahede edildiğinden bizim şehadetimiz budur. Şehadet âlemimiz budur. Dışındaki de şehadet âlemidir yani varlık âlemi, bu varlık âlemiyle dışarıdaki varlık âlemini idrak ediyoruz, içimizdeki gaybımızla da dışarıdaki gaybı idrak ediyoruz. Yani “ne var âlemde o var ademde” demişler ya, gaybımızla da Hakk’ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz.

Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor. Yani kendini bilen nefsini bilen rabbini de bilmiş oluyor. Efendimizin buyurdukları gibi “Men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsine arif oldu, o ancak rabbine arif oldu. Bakın burada kim ki nefsine alim oldu dememiş, demek ki alimlik başka Ariflik başkadır. Nefsine arif olan rabbına arif oldu. Peki alim ile arif arasında ne fark vardır? Alim başka birinden aldığı bir şeyi ezberleyerek başka birine nakleden demektir. Yani o bilgileri kendinde toplayan ve nakledendir.

Bir bakıma la teşbih kasetler de o işi görüyor, kendinde muhafaza ediyor, bir başka zaman bir başka yerde düğmeye basıldığı zaman aynen naklediyor. Bu şimdi alim mi oldu, alim olmadı ama o düzeyde iş yapıyor. Peki o zaman Arif’in özelliği nedir, arif bu ilimleri bilen idrak eden ve bünyesinde tatbik edendir. Yaşayandır onun için Arifdir. Alim akıl yönüyle bilgileri bilen Arif bunları varlığına intibak ettirerek varlığında yaşayandır. Onun için alim demiyor arif diyor. âyetin gayba iman veya gaybı ile iman diye çevrilen bölümünün kısa izahından sonra namazlarını dosdoğru kılarlar, burada şimdi “Elif Lam Mim” den bahsediyor. اَلَّذِينَ يُوءْمِنُونَ بِالْغَيْبِ 2/3 “Bil ğaybi” deki “Be” harfi çok mühim bir yer işkal ediyor, Cenab-ı Hakk dileseydi “Yu’minunelğaybi” diyebilirdi, oraya “Be “harfini ilave etmeden. Oradaki “Be” ile manasınadır, yani insanın kendi varlığında mevcut olan gaybı ile âlemdeki gaybı anlayabilir, manası vardır. Oradaki bir “Be” harfi tamamen yükseltiyor meseleyi, hassaslaştırıyor, yükseltiyor. Gayba iman eder başka gaybı ile iman eder başkadır.

Ama tefsirleri açtığımız zaman gayba iman eder çıkar. Ozaman yu’minel gaybi” demesi lazım gayba iman eder karşılığı olarak, يُوءْمِنُونَ بِالْغَيْبِ deyince gaybı ile iman eder demek olur. Yani kendi gaybı ile iman eder demektir. Şehadet âlemini de müşahede eder, gayb âlemini de kendi gaybı ile idrake çalışır. Kendi gaybından yola çıkarak Allah’ın varlığını gaybdaki Allah’ın varlığını idrak eder demek istiyor. Kendi gaybı var olan ama beş duyu ile müşahede edilemeyen elle tutulamayan ruhaniyetimiz manamız, bizim gaybımız odur, yani iç bünyemiz. İşte biz kendi bünyemizden yola çıkarak şimdi düşünelim bizim aklımız var mı, var elle tutabiliyor muyuz, görebiliyor muyuz, göremiyoruz, ruhumuz var mı var, hislerimiz duygularımız var mı, var elle tutulan bir tarafı var mı bunlar madde mi değil, işte bunlar bizim gaybımızdır.

Yani gözle göremediğimiz hallerimizdir. Onları hem harekete geçirmek hem onların varlığı misal ederek Allah’ın gaybi varlığını böylece gaybda olduğu halde müşahedeye dönük bir çalışma yapmak. Bakın gaybda olduğu halde müşahedeye dönük çalışma yapmak bakın. “Ona ruhumdan üfledim demesi işte o da bir gaybımızdır, ruhumuz bizim gayb tarafımızdır. Bizdeki ruhu idrak edebilirsek yani iç bünyedeki faaliyetlerimizi varlıklarımızı idrak edebilirsek bu yönden bu âlemin içinde mevcut olan ilahi varlığı idrak etmemiz kolaylaşır. Nasıl dışımıza baktığımız zaman şehadetimiz var bu âlemin de şehadeti var, bakın sert yumuşak neyse ele geliyor tutuluyor tahta var işte bunlar hep maddedir.

Bizim şehadet âlemimiz bu yani bireylerin şehadet âlemi bu varlıklarıdır, dışarıdaki şehadet âlemine bu bir misal oluyor. İşte bizim gaybımız da bu âlemdeki gayb âlemine misal oluyor. İşte âyetteki “Be” bunu ifade ediyor, gaybı ile iman eder bu hassas meseledir ama insanın önünde çok büyük ufuk açar, yol açar. Gaybımız Cenab-ı Hakk’tan aldığımızdır, herkes ne kadarını alıyorsa o kadarını biliyor işte Ariflik budur, kendinde var olanı idrak etmektir, bizde Allah’ın verdiği bir gaybımız vardır, ruhumuz O’nun ruhudur, aklımız O’nun aklı, Akl-ı Külden gelmiş nefsimiz O’nun nefsi nefs-i Kül’den gelmiş, bütün varlıklarımız duygularımız sevgilerimiz veya nefretlerimiz hep bunlar bizde varlıktır.

Bunların hepsi Hakk’ın birer esmâsı olarak bize verilmiş gaybımızda olan şeylerdir. Ama faaliyet sahasına geçtiğinde şehadete dönüşmüş oluyor. Yani müşahedeye geçmiş oluyor. İçimizde bir kızma duygusu var, kızmayı ortaya koymadığımız zaman bizde batında kalıyor, gaybda kalmış oluyor, ama bağırmaya başladığımız zaman gaybımız zahire çıkmış oluyor. Müşahede âlemine dönmüş oluyor, yani bir fiil meydana gelmiş oluyor. İşte bütün bu özellikler bizde mevcut bunları kendimizde bulduğumuz zaman bütün âlemin için de de bu varılığın idrak ettiğimizde anlamamız bu yoldan çok kolaylaşır ve güzelleşir yolumuz kısalır.

İşte oradaki “Be” bu kadar büyük iş görüyor, بِالْغَيْبِ “Gaybı ile” yani kişinin kendinde mevcut olan gaybı ile Allah’ın gaybını Allah’ın varlığını idrak eder diyor. Müşahede âleminde Allah’ın varlığını müşahede ediyoruz zaten, işte bunlar hep allah’ın zuhurundan başka bir şey değildir, yalnız karıştırmayalım bunlar Allah mı? O da değildir, Allah’tan gayrı mı, gayrı değil, onun için tevhid hakikati öyle hemen kolayca oluşacak bir şey değildir. Belirli bir merhaleler de geçirmek lazımdır, ama islamın hakikati bu tevhid hakikatini ortaya getirmesidir. Dinimize tevhid dini denmiyor mu? Tevhid dini vahdet dini, birlik dini, işte bu zahir ile batını birleştirdiğimiz zaman tevhid yani gerçek islam ortaya gelmiş oluyor.

Yoksa islam sadece belirli fiilleri yapmaktan ibaret belirli ezberlenmiş duaları sureleri tekrarlamaktan belirli zikirleri çekmekten ibaret bir oluşum değildir. Bunlar O’nun dolaylı çalışmalarıdır. Onlarsız da olmaz, zikirsiz ibadetsiz hiç bir şey olmaz.

Bu âlem hem ef’al âlemi, hem esmâ âlemi, hem sıfât âlemi hem de Zat âlemidir. Bu âlemde hepsi mevcuttur. Eğer hepsi mevcut olmazsa zaten eksik olur. Âlem tamam olmaz. Yalnız kim nereden bakarsa bu âlemi öyle müşahede ediyor. Kendi idrakine göre o kadar değerlendiriyor. İşte biz bunu en geniş şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bize de lazım olan odur zaten, Hz Rasulullah’ın (sav) ümmetine yakışan da odur, (asv) efendimiz ahirette sizin çokluğunuzla ben iftihar edeceğim diyor. Kimin çokluğu ile hangi ümmetinin çokluğu ile tevhid ehli ümmetinin çokluğu ile Zat ehli ümmetinin çokluğu ile yoksa bir sürü kafası çalışmaz, hüviyetinde Müslüman yazanlarla değil, gerçekten Hakikat-ı Muhammediyi idrak etmiş, hakikat-ı uluhiyeyi idrak etmiş kimselerin çokluğu ile iftihar edecek.

Âyetin gayba iman eder veya gaybı ile iman diye çevrilen bölümün kısa izahından sonra bu kısım anlaşıldı mı, bizlerde birer gayb var bu gaybımızla da Allah’ın gaybını yani bizim dışımızdaki gaybı idrak etmek kolaylaşıyor بِالْغَيْبِ dediği budur işte. Bunlar gaybı ile iman ederler, hayali ile iman eder değildir, bakın ortaya bir oluşum konuyor, bir varlık, bir bilinç koyuyor ortaya bir mesned koyuyor gaybı ile iman eder. O zaman bizim kendi gaybımızın şuurunda olmamız gerekiyor. Gaybımızın şuurunda olmazsak gene ezbere okumuş oluyoruz onu. Tabi onu yaşantımıza intibak ettirmiş olmamız lazımdır.[96] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(10)