İçeriğe atla
Haşr 21Cüz 28 · Sayfa 548

Haşr Sûresi 21. Âyet

الحشر

Sohbete sor

Lev enzelnâ hâżâ-lkur-âne ‘alâ cebelin leraeytehu ḣâşi'an mutesaddi'an min ḣaşyeti(A)llâh(i)(c) ve tilke-l-emśâlu nadribuhâ linnâsi le'allehum yetefekkerûn(e)

Eğer biz, bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

Haşr Sûresi

Kûr’ân-ı keriym Haşr sûresi (59/21) âyetinde Meâlen: Eğer biz bu Kûr’ân-ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu (o dağı) Allah haşyetinden, (korkusundan) baş eğmiş, parçalanmış görürdün.

Kûr’ân-ı Keriym Ahzab sûresi (33/72) âyetinde:

Meâlen: Cidden biz o emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular, onu insân yüklendi. Cidden o pek zalim ve pek cahil…

Yukarıda ki, âyetler’de bahsedilen “emanet,”Kûr’ ân”dır. Kûr’ân ise, Zâttır, bunun tecellisi ise,“zât-i zuhur” dur.

Zât-ı ilâhi, bütün âlemlerde, zâhir ismiyle ef’al mertebesi itibariyle zuhurdadır. Bu oluşum tabii bir oluşumdur.

Bu yönüyle semavat ve arz onu yüklenmiştir.

Semavat ve arzın yüklenmekten kaçındıkları zât-i zuhur, zât-i tecellidir ki; mutlak bir irfaniyyet gerektirmekte’ dir. Bu irfaniyyet ise, ancak halife olan insânda mevcuttur.

İnsân ise iki yönden zâlim ve câhil’dir.

Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi lügâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir ki insân da mev- cuttur.

İkinci yönü ise; gerçek mânâ da İnsân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve câhil’ liktir.

Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi, “zâlim – zulüm - zûlmet – karanlık”, â’mâ’iyyet.

Âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır.

Câhil’ lik ise, meçhul’lük, mutlak bilinmezliktir.

Bu yönüyle “zâlûmen cehulâ”nın kaynağı, “merte- be-i Ahadiyyet” tir ki aynı zamanda bu mertebe de inniyyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur.

-İnniyyet mertebesi “İnsân”ve“Kûr’ân” ın kaynağı ki bunlar iki kardeştir.

-Hüvviyyeti ise, âlemlerin ve zât-ı nın zâhir tecellisi olan “beyt’ül atik” (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’ be-i muazzama’ dır.

Bâtınî mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir.

“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa…) Cenâb-ı Hakk yanlış bir işmi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecellisini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?……

Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... tabii ki hayır. One işlerse Hâkîm ve Âlim isimleri gereğince her işini hikmetle işlemektedir.

O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah-ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız.

İşte Cenâb-ı hakk, Ahadiyyet mertebesinden kaynağını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ ân-ı yani Zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân” a yükledi.

Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (Kûr’ân-ın taşıyıcısı) “Kûr’ân-ı nâtık” (konuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân-ı ezberleyenlere verilmiştir ki bunlar Kûr’ ân-ın sadece savt (sesini) zâhiren dilleri ile yüklenmişlerdir.

Bir kısım yüklenici zâhir Arapça bilenler ise zâhiri şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir.

Sadece “zâlûmen ve cehulâ” olan kaynağını Aha- diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba- kıma bunlar her iki yönden zâlim ve câhil’dirler.

Birinci yön: Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin câhili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadığın- dan bunun câhili olmuşlardır.

Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyyete geçirme- melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çıkardıklarından nefislerine karşı “zâlim” olmuşlardır.

Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehulâ” dırlar.

İkinci yön: İse yukarıda bahsedildiği üzere varlığnı Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehulâ hükmü- dür.

Burada keserek tekrar yolumuza devam edelim.

Bir küçük hesap daha yapalım.

قُرْآن(Kûr’ân) كتاب(kitab) bunların Ebced hesaplarını çıkartalım. Topluca Kûr’ân (100+200+1+50=351) ayrıca elif’in diğer sayı değeri olan (13) ü de eklersek,(351+13= 364) eder bu da, (3+6+4=13) Kûr’ân-ı Keriym’de (13) ü bünyesinde bulundurmaktadır. Elif vahdet-i ve kesret-i bün- yesinde bulundurmaktadır.

Topluca (Kitap) (20+400+1+2=423 yukarıda ol- duğu gibi ayrıca elif’ in diğer sayı değeri olan (13) ü de eklersek (423+13=436) eder buda (4+3+6=13) eder ki her iki halde de (Kûr’ân ve Kitab) aynı sayı değerlerine sahiptir. İkisinde de aynı rakamlar vardır. (4) rakamları yer geğiştirdiğinde her ikisi de her ikisine dönüşmektedir. Ne müthiş bir ilâhi oluşum değimli?.. Gerçekten şaşmamak elde değildir. Biraz alâka ve biraz dikkat gerekmektedir.

Ahadiyyet mertebesi olan (13) on üçten Hakikat-i İnsâniye olan (13) on üçe olan bir aracı (Cebrâil) (13) on üç ile yine (13) on üç olan (Kitab-kûr’ân)ı dünya zamanı olarak, (23) sene de (13’8) de indirmiştir. Şöyle ki; سَنَه (sene) Ebced hesabıyla (60+50+5=115) (23) sene de in miştir toplarsak, (115+23=138) sayı değeri olur ki; bu da (13) ve (8) demektir. 13) hakikat-i Ahadiyyet-in (8) cen- net-e davetidir diyebiliriz.

Netice: 13 – on üç’ten,

13 - on üç’e,

13 - on üç ile,

13 - on üç’ü, tekrar,

13 - on üç’e ulaştırmak için indirmesidir, di- yebiliriz. Bunların hepsinin özünde sadece (13) on üç vardır ve bütün hakimiyet (13) on üç’ün uğurundadır.

Bu bölümüde bu kadarla daha geniş araştırmalar ya- pılması ümidi ile geniş idraklerinize bırakıyorum, gayret biz- den mufaffakiyyet Hakk’tan’dır.

Allah (c.c.) lühü insân-ı ve bütün âlemleri “ihata” etmiş, içten ve dıştan “kaplamıştır.[82] “ İz- -T-B- ”


Bu Kur’ân-ı Kerîm’in içine de bu hadise geçmişse ve bu Kur’ân-ı Kerîm de her birerlerimize ayrı ayrı gelmişse, demekki orada bizim alacağımız bir pay vardır. İşte bu payı biz alabilirsek veya ne kadarını alırsak bizim Kur’ân-ı Kerîm’den nasibimiz o kadardır. Ancak ondan faydalanma yönü kısıtlı değildir. İlgisiz kalmamız yönünden biz kendi kendimize ondan alacağımız ilmi ve şuhudî, İlâhî mirasımızı terk etmiş olmaktayız. Bunun karşılığı âhirette telâfisi mümkün olmayan bir kayıp ve hüsran olarak karşımıza çıkacaktır. Bize ait olup da faydalanamadığımız şey nekadar çok olursa olsun sadece isimde bizimdir kullandıklarımız ise fiilde bizimdir. Mademki bu ilim, bu Kur’ân-ı Kerîm, taşa toprağa değil bizlere gelmiştir, hani buyruluyorya “Eğer dağlara indirilseydi paramparça olurdu” (59/21) İşte bizlere geldiği için bu deryadan nasibimizi almalıyız, ne kadar alabilirsek o kadar faydalanırız.

Dinimiz sadece belirli tesbihleri, belirli bir miktarda çekmek değil, belirli namazları belirli zamanlarda kılmak değildir. Onlar da bu dinin içindedir ancak bir kısmı, bir bölümüdür. Ancak bunlarla birlikte ilim, irfaniyyet, âriflik de olması lâzımdır. İnsan demek düşünen varlık demektir. İnsan düşüncesi ile değer bulmaktadır. Ama bu düşünce geçmişi, geçmişleri düşünmek, “havatır”ı, (hatıraları) hayelleri düşünmek değil, gerçek olan düşünceleri düşünmektir. Abdülkadir Geylâni hazretlerinin “lü’lü” isminde bir kedisi varmış, ölmüş. Getirmişler, onu bir okumuş, kedi hemen hayat bulmuş. Îsâ (a.s.)’ın ölüleri dirilttiği gibi.

Sonra Bayezıd-ı Bistami bir gün ölmüş bir karınca görmüş almış, onu bir nefes edince hemen o da dirilivermiş.

Sonra Abdurrahman Câmi Hz. pişmiş bir tavuğu sahandan kuş gibi uçurtuyor. Başka bir örnek: Bir gün Mevlânâ Câmi’ye kucağında bir çocuk ile bir kadın gelmiş, çocuğunun gözleri görmediğini söyleyip kendisinden onun görmesi için okumasını istemiş. Mevlânâ Câmi, “Haşa, haşa biz îsâ mıyız ki, gözlerini açabilelim” demiş. Bunun üzerine kadın üzülerek ordan ayrılmış. Tam o sırada gaybdan “Mevlânâ cami, gözleri açan Îsâmıydı? Bizdik biz” diye birses duymuş. Bunun üzerine hemen kadına seslenmiş, kadın geri dönüp gelmiş. Mevlânâ Câmi “İftah biiznillâh” deyince çocuğun gözleri açılmış ve kadın da sevinerek oradan ayrılmış.

Daha birçok örnekleri olan bu hadiseleri Muhammed (s.a.v.)’in ümmetleri ortaya çıkarıyorlardı Çünkü onlar da bu mertebede vardır. Herkeste bu şekilde olmaz ama hiç olmazsa ölü gönülleri diriltirler. Hz. Muhammed’in ise sonsuz mucizelerini saymakla bitirmek mümkün değildir.[83] “İz--T-B- ”


Hafızlara Kûr’ân-ı Kerîm’i lafzen akıllarında taşıdıkları için Hamele-i Kûr’ân denilir. Bu kimseler Kûr’ân’nın ef’âl mertebesi itibarıyla gelen mahlûk yönünü yüklenmiş olan kimselerdir.

İrfan sahibi olan ârifler ise Kûr’ân’nın mânâsını yüklenmiş olan kişilerdir ve Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mâ’nâda anlamaya çalışarak anlatmaya çalışan kişiler bu kimselerdir.

Haşr-59/21- âyeti kerîmesinde de buyurulduğu üzere:


“Eğer Biz, bu Kur'ân'ı, dağa indirseydik, O'nu mutlaka, Allah'ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün. Ve insanlar için bu misalleri veriyoruz. Umulur ki, böylece onlar tefekkür ederler.”


İşte irfân ehline Kûr’ân-ı Kerîm inmeye başladığı anda onun dağ hükmünde olan nefsi paramparça olmaya başlar ve yok olur gider ve yerine Kûr’ân-ı Kerîm’i idrâk edecek “Cebel-i Nûr” yâni “Nûr dağı” kalır. Bu ilâhî dağ bizlerde olmasa beşeri dağımız parçalanıp yok olduğunda o mahalde Kûr’ân-ı Kerîm’i idrâk edecek bir saha kalmazdı. Bizler bu Nûr dağını oluşturmuş isek Kûr’ân-ı Kerîm’in kendisinde de nûr olduğundan ikisi uyuşup kaynaşırlar ve bu iniş muhafazalı olur. Cenab-ı Hakk (c.c) Hz.Mûsâ’ya tecelli ettiğinde Tûr dağı yani onun ateşten oluşan dağı parçalandı. Oysa Efendimiz (s.a.v) kendisinde nûrdan bir dağ oluşturduğundan o nûranî dağ Kûr’ân-ı Kerîm’in gelmesine tahammül edebildi.

Kûr’ân-ı Kerîm’in birinci sûresi Fâtiha sûresi, orta sûresi Hadîd sûresi, son sûresi ise Nâs sûresidir.

Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk gelen âyetleri Alak sûresinin ilk beş âyeti kerîmesidir, sûrenin tamamı ondokuz âyettir. Sûrenin ilk sözü “İkrâ yâni Oku!”dur ki, “Rabbinin ismi ile oku” bu ifâde ise okumaya rububiyyet mertebesinden başla demektir. Yani “Kûr’ân-ı Kerîm sana zât mertebesinden geldi ama sen bunu Rab mertebesinden başlayarak anlat!” demektir, çünkü zât mertebesini anlayacak kimseleri, daha henüz bulamazsın, denilerek sistem gösterilmektedir.

İslâmiyetin ilk eğitiminin başladığı düzey Rab mertebesi olmalıdır. Çünkü o güne kadar gelen bilgiler Rab mertebesine kadar ulaşmış idi. Hatta Îsâ (a.s) ile sıfât mertebesine kadar gelmiş idi ancak bağlantı olsun diye esmâ mertebesinden yani Rab mertebesinden anlatmaya başlanıldı ve daha sonra sıfât ve zât mertebeleri anlatıldı.

Görüldüğü gibi daha ilk kelimesinde dahi nice mânâlar olan Kûr’ân-ı Kerîm’in bizler sadece lâf hammalığını yapıyoruz, kutsal sayıyoruz. Başımızı üzerine koyuyoruz hepsi güzel, ancak özüne intikal edemiyoruz. Oysa bütün müslümanların en azından “dil mertebesinde” olmaları lâzımdır ki karşısındakilerin evvelâ kulaklarına daha sonra gönüllerine hitap edebilsinler.[84] “ İz- -T-B- ”


Cihet ve istikametin esiri, cihetsizliği yine cihette aramak zorunda kalıyor. Ve yine bu bakımdan mecaz yoluyla gönül denilen et parçası da rûh hakîkatinin nişanesi ve bir nevi cihet tayini noktası oluyor.” Burada güzel bir söz var mecaz diye geçiyor. Mesnevi Şerif’te de Mevlanâ Hazretleri şöyle bir terkip yapmış. ”Mecaz hakîkatin bir köprüsüdür” diyor. Hakîkate geçmek için mecâzi anlatımlar gerekiyor. Yâni benzer şekilde sahneler düzenlenerek, o sahneden gerçeğine geçmek gerekiyor. Kûr’ân-ı Kerîm’de de iki tür sahneler vardır. Yâni birçok sahneler var ama iki türde’dir; biri yaşanmış sahnelerin tekrarı, sahnelendirilmesi. Mûsâ (a.s.)’ın hayatı yaşanmış bir hakîkat, bir sahne. Onu âyetlerle bize bildirmesi, âyetlerdeki o anlayışlar, kafamızda bir sahne oluşturuyor. Ama bu sahneler, yaşanmış sahnelerin sergilenmesi diyelim. “Bir de biz size bunları misâllerle anlatıyoruz” diye sahne kurgular var. Meselâ “Eğer biz onu dağın üzerine indirmiş olsaydık dağ paramparça olurdu,” (59/21) “ama biz onu insâna indirdik. Zalûmen cehûlâ.” (33/72) Bunun gibi. Orada bir sahne var “Emanetimizi bir dağa indirseydik o dağ paramparça olurdu.” Hemen bizim aklımıza ne geliyor. Emanet geliyor, tasarımıza. Herkesin tasarısı bu hususta ayrı oluyor. Bir dağ geliyor, parçalanan bir dağ. Yâni âyetteki kelimeler bizde can bulmuş, siluet bulmuş oluyor. İşte iki türlü anlatım var Kûr’ân-ı Kerîm’de. Bunun birisi bir hakîkati anlatmak için kurgulanan, sadece kurgu olan sahneler yahut resimler. Diğeri de yaşanmış resimlerin tekrarı, yenilenmesi olarak gözümüze hitap etmesidir. İşte burada mecaz hakîkatin köprüsüdür dediği, mecâzi anlatımlarla hakîkate yol bulunmuş oluyor ki, Kûr’ân-ı Kerîm zaten bunu yapıyor.[85] “ İz- -T-B- ”


O benliğimizi sırtımızdan attığımız zaman, “çık aradan kalsın yaradan” dedikleri gibi, orada Hakk’tan başka hiçbirşey kalmamakta, böyle olunca da bize ait bir yükte ortada kalmamaktadır. Yükümüz sıfır hükmüne girmekte. Bir tek o zaman yükümüz var. O da marifetullah yükü olmakta ve bu çok büyük şeref ile hamele-i Kur’an diyorlar insâna. Yâni Kûr’ân’ın taşıyıcısı. Kûr’ânın hammalı yüklenicisi. İşte biz nefsimizin yükünü, nefsimizi sırtlanma hakîkatini sırtımızdan atmadığımız müddetçe hamele-i Kûr’ân olmamız mümkün değildir. Çünkü sırtımızda bir nefis yükü vardır. Nefis yükü varken öteki yükü yüklemezler. Mümkün değildir, birbiriyle birlikte olmaz. İşte bu yükü sırtından atttğın zaman sen, hamele-i Kûr’ânsın, yâni zâti taşıyıcılardansın. Hakkın sende zâti zuhuru, zâti tecellisi olmaktadır.

Bundan büyük bir lutufta tasavvur edilemez herhalde. Biliyorsunuz hafızlara hamele-i Kur’an deniyor. Yâni Kûr’ânın taşıyıcıları. Peki kendi hakîkatini bilmiyorsa nasıl taşıyıcı oluyor? O zaman lâfzının taşıyıcısı oluyor. Sadece kelimesini taşıyıcı oluyor. Ma’nâsını taşıyamıyor. Taşıya-maz da zâten. Ne diyor bakın.

Lev enzelnâ hâzel kur'âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh.” (59/21)

“Eğer bu Kûr’ânı biz bir dağa indirseydik, onun korku-sundan, haşyetinden, dehşetinden, yahut muhabbetin- den, parça parça olurdu, deniyor.

Ama bunu insân taşıdı. Bu yük o na yüklendi.

Cenâb-ı Hakk, bunu insana yükledi, dağa taşa değil. Çünkü onu taşımak için insânı halketti. İnsanı Kûr’ânın taşıyıcısı olarak halketti. O halde Kûr’ân ve insân iki kardeş. İki kardeşi, kardeşe emanet etti. Başkasına emanet etmedi. Bu marifetullah bilgisi kendisinde olan kimselerin Kûr’ânı Kerîm’in tamamını ezbere bilmesi şart değildir. Ma’nâsını bilmesi, Kûr’ân’ın gerçek taşıyıcısı hükmündedir. Anlatabiliyormuyum? İşte Cenâb-ı Hakk senin sırtından, nefis ve benlik yükünü aldıktan sonra, seni hamele-i Kûr’ân yaptı ki, zâten esas gaye de bu idi.[86] “ İz- -T-B- ”


“Tenzih edilmekten yana münezzehtir.” Yani tenzih edilemez. “Temsilden, teşbihten yana mukaddestir.” Yani tenzih de etsen, teşbih de etsen sınırlarsın, kayıt altına alırsın derler. Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ı misallerle bildirmektir. İşte o misal ile sınırlandırıldığı zaman Hakk’ı sınırlamış olmaktayız ki, bu dahi geçilmesi gereken bir mertebedir. Ancak misal olması bakımından bir teşbih yapılabilir. Hatta teşbihte hata olmaz derler ama teşbih edilen şeyde kalırsak teşbih mertebesinde kalmış oluruz, Hakk’ın gerçek zatına ulaşamamış oluruz. Teşbihten, tevhide ancak geçmek mümkün olur. Kur’an-ı Kerim’de birçok âyetler vardır. Mesela;

﴿لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ﴾

“Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn” (59/21) “Ve tilkel emsâlu: İşte biz böyle misaller vererek sizlere hakikatleri anlatıyoruz. Baştaki misal “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin” burada teşbih benzetme var. Eğer “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh “ Bu Kur’an-ı bir dağın başına indirseydik, o dağı paramparça olmuş olarak görürdün” diye burada bir teşbih var. Ayrıca bu âyet kişiye göre müteşabih âyetlerdendir. Hakikati okuyan kişi bu âyette bahsedilen mertebeyi idrak etmemişse onun için bu âyet-i kerime müteşabih âyet-i kerimedir. Ama kim bu âyetin hakikatini idrak etmişse onun için bu âyet-i kerime muhkem âyete dönüşmüştür. Yani gerçekten kendisiyle amel edilir durumdadır. Misallerle, teşbihlerle kendi varlığının üstüne yani kendi beden dağının üstüne gerçek manada zâtî kelimât-ı ilahiyye yani Kur’an dediğimiz zâtî manada ilahi kelimeler indirildiğinde, nefis dağı mutlaka parça parça olur. İşte birincide tenzih anlayışıyla yani şeriat mertebesinde okursak, ikincide teşbih anlayışıyla okuduğumuzda, bu iki anlayışı toplarız. O zaman tevhide ulaşmakta, yani âyetin hakikatini kendi bünyemizde yaşamış olmaktayız. Şu halde Cenâb-ı Hak temsilden yani misallerden, teşbihten mukaddestir. Bu hali yaşadıktan sonra temsilden teşbihe, teşbihten tevhide ulaşırız.

“Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh, ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn “ âyetini ve benzerlerini bu halde yaşadıktan sonra artık orada temsil ve teşbih kalkar orada kudsiyet başlar. Allah temsilden, teşbihten yana mukaddestir. Bunu evvela vitriyyet olarak kendi bünyemizde idrak etmemiz gerekir. Sonra da bütün âlemdeki nefisler üzerine, âlemdeki varlıklar üzerinde bunu böyle düşündüğümüzde ferdiyyet hakikatini bu yönden de anlamış oluruz. Yani bu âyet-i kerime ile vitriyyet ve ferdiyyet hakikatlerini idrak etmiş oluruz. Bu da bizlere ayrı bir yol olmuş olur.[87] “ İz- -T-B- ”


Onun orada yokluğunu iddia etmek yaramaz... Zira onun yokluğu, senin de yok olmanı gerektirir… Çünkü sen onun bir örneğisin; sanatının maketisin...

Yani senin gözünden bakan Hakk'tır sözünü inkar edersen kendini de inkar etmiş olursun. Çünkü senden bakan Hakk'tır. Dolayısıyla sen yoksun orada Hakk vardır. Bunu inkâr etmiş olursun. Sen, Hakk'ın bir örneğisin. Hadis-i kudsi de, "Allah, Âdemi kendi sureti üzere halk etti." yani örneği üzere halk etti. Tevrat-ı şerifte de bu manada, "Benzeyişimize uygun bir varlık ortaya getireceğiz" diyor, Âdem (a.s.)'dan bahsederken. "Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim" (2/30) dediği zaman, onun karşılığı da Tevrat ta "Benzeyişimize uygun bir varlık ortaya getireceğiz" çünkü sen, O'nun bir örneğisin.

Mevlana hazretleri misal verir, manavın önüne gidersen tezgâh üzerinde bir kilo, iki kilo lahana, pırasa... ne varsa birer parça vardır orada diyor, bu demektir ki diyor, depoda bunun çoğu var, yani bu bir örnek istediğin kadar var içeride al demektir. İşte sen ve ben veya her birerlerimiz Cenab-ı Hakk'ın birer örneğiyiz. Dış görüntümüz mostralık böyle Hakk'ın varlığını ispat ve sergileyen birer varlığız ama gönlümüzde iç âlemimizde Hakk'ın varlığından başka bir varlık yoktur. Eğer ne zaman ki biz, ben diye söz kullandığımız zaman Hakk'ın malına, mülküne sahip olmuşuz demektir. Hakikate göre de yalancı oluruz. Çünkü sen diye bir şey yoktur, ancak O vardır. "Huvallahüllezi la ilahe illa Hu" (59/21) Ondan başka yoktur, ancak O vardır.[88] “ İz- -T-B- ”


- «Allah dilediğini nuruna ulaştırır… Allah, insanlar için misaller getirir… Allah her şeyi bilendir...» (24/35) Tabi ki, bu ilahi hadiseler misallerle anlatılacaktır. Başka nasıl anlatılsın? Her peygamber, kendine verilen ilmi, yaşayarak ortaya çıkardı. Bunlar yaşanmamış olsaydı, yani peygamberler bu hayatları yaşamamış olsalardı, o zaman bizim de dünyada olmamamız lazımdı. Her birimizin hayatı, bir misal, başkalarına, bizden sonrakilere, en azından kendimize misal, bunları kendi yaşamımızda müşahede ediyoruz. Eğer bu yaşam olmasaydı, biz esmâ âleminden gelir, cennete veya cehenneme giderdik, o zaman da bizim hiç bir sorumluluğumuz olmazdı. Niye geldik buraya? Ne farkımız var meleklerden? Farkımız, bizatihi bu tecellileri zuhura çıkarmaktır. Bu tecelliyi, Ef'al mertebesini baştan sona inkar etmek olur, bu misalleri kabul etmemek. "Ve tilkel emsalü nadribuha linnasi leallehüm yetefekkerun": (59/21) "Sizlere bunları misaller olarak getirdik. Umulur ki tefekkür eder, düşünürsünüz." Cümleleri ile TEŞBİH'ini tamamlar… Kur'an-ı Kerîm'de iki türlü misal vardır. Bir tanesi; "Lev enzelna hazel kur'ane ala cebelin..." (59/21) de olduğu gibi, yani "Biz size misaller getiririz", bu da bir misal, "Eğer biz Kur'an'ı Kerîm'i, bir dağın üzerine indirseydik, o parçalanır, paramparça olurdu" Bakın, bu bir misal, ama fiili olmayan, bilgide bir misaldir. "Eğer şunu dağın üzerine indirseydik.!" Bakın, misal veriyor. Burada da buna benzer bir misal vardır: "Onun yağı olur ki aydınlatır" gibi. Bir de bakara suresinde, Musa A.S.'ın ineğinin verdiği hikaye içerisinde de misaller vardır.(2/67) Bu misaller, fiili misaller, diğerleri tasavvuri misallerdir. Fiili tatbikatı olmayan, ama benzetmesi olan misallerdir. Biz de bazı misaller veririz ya; "Kan kırmızısı" deriz, işte misal bu. Ama elini kesme misali verdiğin zaman, meselâ "Falan yere gittim, filan bıçak çekti, karnına vurdu, sırtına vurdu" diye, kan aktı, buradaki fiili kan akıtma, diğeri misali kan yani benzetmedir. Şimdi bunların ikisinin de tenzihleri de vardır teşbihleri de vardır.[89] “ İz- -T-B- ”


Hayali bir âlemde yaşıyoruz, bu âlemdeki bütün sistemler dünyaya göre düzenlenmiş yani hayale göre düzenlenmiştir bu âlemdeki yaşam ise uykuda yaşanan bir rüya gibidir. Rüyada gördüğümüz hal gibidir. 24 saatlik yaşantımız rüyadır. Gece gördüğümüz rüyalar da rüya içinde rüyadır. Rüya ise âlem-i misalden olduğundan misallerle bize geldiğinden onun için tabire ihtiyacı vardır, tefsire ihtiyacı vardır. İşte bu dünya yaşamının da tabire tefsire tevile ihtiyacı vardır. Yani doğduk büyüdük yaşadık iş hayatı ev hayatı ana baba bunların hepsinin tabir edilmesi lazımdır.

Ana baba nedir, aile nedir iş nedir, dünya nedir insan nedir, çünkü bu yaşadığımız hayat uykuda olan hayali bir yaşamdır, uykuda gördüğümüz rüyalar da sabah kalktığımızda nasıl tabire ihtiyacı varsa bu yaşantının da tümden tabir edilmesi gerekir, yani gerçeklerinin ortaya çıkarılması gereklidir. Biz bunları şartlanmış bir kafayla hayali bir anlayışla bu dünyayı yaşamaktayız ve de bunu gerçek zannetmekteyiz. Ne zaman gözlerimiz kapandığında gerçek karşımıza çıktığında buranın nasıl bir rüya olduğunu ama bu rüyanın tabirini iyi yapamadığımızı ahirette ne yazık ki hüsranla göreceğiz.

Çünkü karşımıza çok başka şeyler çıkacak, zannettiğimizin dışında çok başka şeyler çıkacak karşımıza. Onun için işte o İkbal çok güzel bir söz söylemiş “Muhammed âlem rüyasının tabiridir” demiştir. Âlem rüyasının en güzel şekilde tabir eden kimsedir Muhammed (sav) ondan daha güzel kimse tabir etmedi. Ondan evvel gelen peygamberler kısmen bu dünyanın tabirini yaptılar, yani kendi mertebeleri itibariyle kendilerine göre dünyanın gerçeklerini ortaya koydu ama Muhammed (sav) efendimiz mutlak olarak son ve bütün gelişmişliği ile bu âlemin tabirini yaptı bize onu hediye bıraktı. Ama biz onun sözlerini de hep şartlanmış kelimeler içerisinde onu da perdeledik.

Yani O’nun sözlerini de perdeledik, neden fıkhi ağırlık verdik yani sadece sözlerini fıkıh mertebesinde değerlendirdik ilim mertebesinde muhabbet mertebesinde değerlendiremeden sadece o yönünü aldık Kur’an-ı Kerim’i de böyle aldık وَتِلْكَ الاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 59/21 Umulur ki tefekkür edersiniz, umulur ki dünyanın hakikatlerini düşünürsünüz. Cenab-ı Hakk kaç yerde ikaz ediyor, böyle bize yüzlerce yerde “Leallekum t’akılun” olurki akledersiniz, “laallekum yeş’urun” umulur ki şuur edersiniz, başka yerde siz bunları düşünemezsiniz yani onların hallerini nasıl olduğunu idrak edemezsiniz edersiniz de çalışmak gerekir gibi hep bizi ikaz eder.

Gerçek ilahi kimliğini bulamamış kimse hayal âleminde yaşamaktadır, bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütuflar kazandıracaktır. Bakın şu gördüğünüz madde dediğimiz bu âlem aslında hayelden başka bir şey değildir. Yoğunlaşmış bir gazdan başka bir şey değildir, biz beş duyumuzun algısına göre değer veriyoruz bunları beş duyumuz ya bizi yanıltıyorsa ölçümüz odur. Beş duyu ya bizde onun ölçüleri eksikse veya yanlışsa o zaman bütün sistem dünyada bilinen bütün bu sistem bizi yanlış hale sevk ediyor, işte bunu anlayabilmek için yani kendimize dönebilmek için Âdemiyet mertebesi hakikatini idrak etmemiz gerekiyor.

Nasıl biz O’nun hikayesini okuyoruz işte Allah Cenab-ı Hakk Âdem’i halk etti, “Venefahtü” sünden nefh etti, cennetine koydu oradan dünyaya indirdi oh ne güzel hikaye ezelde o olmuş bu olmuş şu olmuş, gene biz yokuz ortada hep ezeldeyiz, halbu ki diyor ki وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 o vakti hatırla ki diyor bakın yani Âdemiyet mertebesinde sende oluşacak o vakti hatırla yani o mertebenin sende oluşacağı o vakti hatırla bırak geçmişteki Âdem’i geçmişteki Âdem’e sen teşekkür et, eğer O, o hayatı yaşamasaydı sen onu aynada kendini göremezdin, Âdem aynasında kendini göremezdin yani bu hikaye olmasa sen tatbikatını nereden yapacaksın. Bütün peygamberler insanlık âleminin fedaileridir, kendilerini insanlığa kendi mertebelerini zuhura çıkarmak için feda etmişlerdir. İnsanlık için çalışmışlardır, hepsi bir şey beklemeden “Vela ucurahum” peygamberlerin hali budur bakın, ücretsiz çalışmışlardır.

İşte Âdem (as) ın hayel âleminden yani her bir ismi Âdem olan bu beden mülkleri içinde mevcut olan maneviyatı dışarılarda gezmekte sokaklarda hep kendinin dışında gezmekte yani hayel âleminde gezmekte işte cennette gezmekte hayelde yaşamak cennette yaşamaktır. Yani mes’uliyetsiz yaşamaktır. İşte ne zaman ki hayel cennetinden vücut arzına inecek Âdem-i mana olarak yani kendine dönecek o zaman helikopter kendi toprağına inecek o zaman kendine dönmüş ve kendini tanımaya başlamış olacaktır.[90]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)