Vemâ lekum ellâ te/kulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi vekad fassale lekum mâ harrame ‘aleykum illâ mâ-dturirtum ileyh(i)(k) ve-inne keśîran leyudillûne bi-ehvâ-ihim biġayri ‘ilm(in)(k) inne rabbeke huve a'lemu bilmu'tedîn(e)
Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir. Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.
Size ne oluyor da Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yemiyorsunuz? Halbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri genişce açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden keyiflerine uyarak insanları doğru yoldan saptırıyorlar. Muhakkak ki, Rabbin, sınırı aşanları çok iyi bilir.
En'âm Suresi 119. ayet, helal ve haram kavramlarını, özellikle Allah'ın adının anıldığı ve anılmadığı yiyecekler bağlamında ele almaktadır. Ayet, zaruret hallerini istisna tutarak, insanların heva ve heveslerine uyarak bilmeden saptıklarını vurgulamakta ve bu kavramların dilbilimsel derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أكل' kelimesini 'bir şeyi yutmak, çiğnemek ve sindirmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'أَلَّا تَأْكُلُوا۟' ifadesi, Allah'ın adının anıldığı şeylerden yememe eylemini yasaklama veya kınama bağlamında kullanılmıştır, bu da helal ve haram gıdalar üzerindeki tartışmayı işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أكل' kelimesinin hem maddi gıda alımını hem de mecazi olarak bir şeyden faydalanmayı ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki kullanımı, özellikle kurban kesimi sırasında Allah'ın adının anılmasıyla ilişkilendirilen helal gıda tüketimi üzerindeki bir tartışmaya gönderme yapmaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'فَصَّلَ' kelimesinin 'bir şeyi açıklamak, birbirinden ayırmak ve detaylandırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ' ifadesi, Allah'ın haram kıldığı şeyleri insanlara açıkça ve detaylı bir şekilde bildirdiğini vurgular, böylece mazeret bırakmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فصل' kökünün 'iki şey arasına ayırıcı bir engel koymak' veya 'bir şeyi açıklığa kavuşturmak' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın helal ve haram arasındaki sınırları net bir şekilde belirlediğini, böylece insanların şüpheye düşmesini engellediğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'فصل' kelimesinin Kur'an'da 'hükümleri açıklamak, ayetleri birbirinden ayırmak ve detaylandırmak' anlamlarında sıkça kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın haramları insanlara anlaşılır bir şekilde açıkladığını, dolayısıyla insanların bu konuda bilgisizlik iddia edemeyeceklerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'حَرَّمَ' kelimesinin 'yasaklamak, men etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ' ifadesi, Allah'ın belirli şeyleri insanlara yasakladığını ve bu yasakların bağlayıcı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حرم' kökünün 'bir şeyi yasaklamak, dokunulmaz kılmak' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın koyduğu şer'i yasakları ifade eder ve bu yasakların çiğnenmesinin günah olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'haram' kavramının Kur'an'da sadece yasaklanmış olmakla kalmayıp, aynı zamanda kutsal ve dokunulmaz olma anlamını da taşıdığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın haram kıldığı şeylerin, O'nun hükmüyle kutsal bir yasaklık kazandığını ve bu yasağın çiğnenmesinin ciddi sonuçları olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ضرر' kökünün 'zarar, sıkıntı' anlamlarına geldiğini ve 'اضطر' fiilinin 'zaruret altında kalmak, çaresiz olmak' durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'إِلَّا مَا ٱضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ' ifadesi, haramların ancak hayati bir zaruret durumunda mübah olabileceği istisnasını açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'اضطرار' kelimesini 'bir şeyi yapmaya mecbur kalmak, çaresizlik içinde olmak' olarak tanımlar. Bu ayette, Allah'ın haram kıldığı şeylerin, ancak ölüm tehlikesi gibi aşırı bir zaruret durumunda tüketilebileceği ruhsatını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هوى' kelimesinin 'bir şeye meyletmek, arzu duymak' anlamlarına geldiğini ve genellikle olumsuz bağlamda 'nefsin kötü arzuları' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'بِأَهْوَآئِهِم' ifadesi, insanların ilahi hükümlere değil, kendi kişisel istek ve eğilimlerine göre hareket ederek saptıklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'هوى' kelimesinin 'nefsin şehvet ve arzuları' olarak tanımlandığını ve genellikle doğru yoldan sapmaya neden olan eğilimleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, insanların bilgiye dayanmadan, sadece kendi heveslerine uyarak yanlış yola saptıklarını açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hevâ' kavramının Kur'an'da genellikle 'ilahi vahye karşıt olan kişisel arzu ve eğilimler' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, insanların Allah'ın belirlediği helal ve haram sınırlarını kendi keyiflerine göre çiğnemelerini ve bu durumun sapıklığa yol açtığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'علم' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'بِغَيْرِ عِلْمٍ' ifadesi, insanların heva ve heveslerine uyarak saptıklarını ve bu sapmanın ilahi bilgiye, yani Kur'an ve Sünnet'e dayanmadığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da 'doğru ve kesin bilgi' anlamında kullanıldığını ve cehaletin zıttı olduğunu belirtir. Bu ayette, insanların dini konularda bilgiye dayanmadan, sadece zan ve hevesleriyle hareket etmelerinin yanlış olduğunu ve bunun sapıklığa yol açtığını ifade eder.
En'âm Sûresi
“Vemâ lekum ellâ te/kulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi vekad fassale lekum mâ harrame ‘aleykum illâ mâ-dturirtum ileyh(i) ve-inne kesîran leyudillûne bi-ehvâ-ihim biġayri ‘ilm(in) inne rabbeke huve a’lemu bilmu’tedîn(e)” Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir. Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir. (6/119)
Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim.
3408. "Zarûrette her murdar temiz olur. Münkirin başı üzerine lanetten toprak olsun!"
“Hâl-i zarûret bu dereceye gelince her murdar olan şey temiz ve her haram olan şey mübâh olur. Ben bu hâl-i ıztırâr içinde hakîkaten şarab içsem bile şer’an câiz olur. Binâenaleyh benim ahvâl-i husûsiyyemi bilmeksizin inkâr eden kimsenin başına la’net cinsinden toprak saçılsın!” Ma’lûm olsun ki, insân-ı kâmilden şer’e muhâlif ef’âlin zuhûru, atideki esâsâta müstenid bulunur:
1. Sırr-ı kader icâbı olur.
2. Gafillerin îkâzı maksadıyla taklîb-i a’yân sûretiyle olur ki, bu hâl kerâmet nev’indendir.
3. Ruhsat-ı şer’iyye üzerine vâki’ olur. Şiddet-i cû’ ve ataş vaktinde domuz eti yemek ve şarab içmek gibi. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de,
4. (En’âm. 6/119) ya’ni, “Allâh Teâlâ haram ettiği şeyi tafsil etti; muztar olduğunuz şey müstesnâdır” buyurdu.
5. Emir ve ilhâm ile vâki’ olur. Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.) a gösterdiği efâl gibi
6. O nâmeşrû’ görünen şey suver-i gaybiyyeden olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber’in Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde beyân buyurduklan Kazıbü’l-Bân-ı Mevsılî hazretlerinin kıssası bu kabildendir. Kıssanın hülâsası şudur: Kazıbü’l-Bân hazretlerinin odasına bir güzel oğlan ile bir güzel kız girdiğini gören bir münkir, Hazret’in bir müridine karşı aleyhinde bulunur. Müridi o Hazret’in hücresine girer. Filhakika güzel oğlanın sağında ve güzel kızın solunda oturduğunu ve Şeyh’in onlar ile şehvet-âmîz muâmelede bulunduğunu görür. Hz. Şeyh, “Bu güzel oğlan benim aklımın; ve bu güzel kız dahi nefsimin suretidir. Hak Teâlâ hazretleri evliyâsına “müşâhede" lezzeti hâsıl olmak için, bu suverâ gaybiyyeyi mütecessid olarak mertebe-i şehâdete getirir. İkrâm buyurduğu velîsi isterse onların sûretleriyle mütelezziz olûr; ve isterse o suver-i gaybiyyeyi yine mertebelerine gönderir” buyurup, oğlana sarılır; kendine çekince kaybolur. Ve kızı sadrına çekip kucaklayınca, o da kaybolur.[87]