İçeriğe atla
En'âm 121Cüz 8 · Sayfa 143

En'âm Sûresi 121. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

Velâ te/kulû mimmâ lem yużkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un)(k) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum(s) ve-in eta'tumûhum innekum lemuşrikûn(e)

Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.

En'âm Sûresi

“Velâ te/kulû mimmâ lem yuzkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum ve-in eta’tumûhum innekum lemuşrikûn(e)” Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. (6/121)


Üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanlar nefsi emmare bilgileridir. Bu hayali ve vehimi bilgilerden yemeyiniz.

Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

1486. Şimdi can kulağı vahiy mahalli olur. Vahiy nedir? Histen gizli sözdür.

"Vahiy", sözlükte işâret ve gizli söze derler. Vahiy aslında nebîlere hâs olup iki türdür: Birisi ilâhî söz ve diğeri nebevî hadîstir. Çünkü nebîlerin sözleri (aleyhimü'sselam) “Ve mâ yentiku anil hevâ / İn hüve illâ vahyun yûhâ” (Necm, 53/3-4) ya’nî "O hevâsından söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahiyden başka değildir" âyet-i kerîmesi gereğince vahiydir. Nebîlerin vârisleri olan ulemâ-yı billâh’ın kalblerine Hak tarafından inen ma’nâlara da "vahiy" denilir; ve fakat "ilhâm" murâd olunur. Ve Mudill ismi hazretinden gerçekleşen aktarımlara da Kur’ân'da "vahiy" denilir. Nitekim “inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim” (En’âm, 6/121) ya’nî "Gerçekten şeytanlar dostlarına vahyederler" buyrulmuştur.

Ya’nî, cân kulağından, nefsin sıfâtlarından ibâret olan kibir ve benlik pamuklarını çıkarırsan, artık o can kulağı ilâhî vahyi kabûle isti’dâdlı olur.

Cenâb-ı Pîr efendimiz vahyin ma’nâsını genelleştirip, evliyâya gerçekleşen ilhâma da kapsam yaparlar.

1487. Canın kulağı ve canın gözü bu histen başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan iflastadır.

Ya’nî cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın da kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, kesîf cisim kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve aynı şekilde cisme mensûp olan bilinç aklının kulağı bu vahyi işitmekten iflastadır. Çünkü bu bilinçsel akıl ya’nî geçimlik akıl kendi mantığı ve yargıları ile meşgûldür. Örneğin ilhâm ilminden olan "Kul hem mecbûrdur ve hem de tercîhi vardır" ve aynı şekilde "Rab Hak’tır ve kul da Hak’tır" sözünü işittigi zaman, bu ne demek? İki zıt bir yerde bir arada olur mu? Mecbûriyyet başka, tercîhi olması başka. Ve aynı şekilde Rab başka, kul başkadır. Bundan dolayı kul nasıl Hak olur? Der ve birtakım mantıksal kıyaslar ile meşgûl olur; ve netîcede, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insâf ederse, te'vile kalkışır. İşte geçimlik akıl vahiy ilmi ve ilhâmdan bu kadar iflastadır.[88]

3247. Vahyin rûhu akıldan daha gizli olur. Zîrâ ki o gaybdır, o baştandır.

“Vahyin rûhu”ndan murâd, hakâyık-ı eşyâ olan a’yân-ı sâbitedir. Zîrâ vücûd-ı hakîkînin tenezzülâtı merâtib üzerinedir. Hak Teâlâ ilm-i İlâhîsinin sûretleri olan bu a’yân-ı sabite ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile bu a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyyet libâsıyla mertebe-i ervâha tenezzül edip, bu ervahta ne melek ve ne de beşer muttali’ olmayacak sûrette örtünmüştür. Ve ondan sonra da âlem-i mükevvenât perdeleri arkasında, ağyardan hiçbir kimsenin vâkıf olamayacağı vecih ile istitâr etmiştir. Bunların hepsi, (Fecr, 89/30) ya’ni, “Benim cennetime gir!” âyet-i kerîmesinden riıüstefâd olan ma’nâya göre Cenâb-ı izzetin kendi zâtına izâfe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr ma’nâsına gelen “cenn” lafzından müştak olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir. Böyle olunca, zât-ı Hak a’yân-ı sâbiteden; ve a’yân-ı sâbite ervâhtan; ve ervah ecsâmdan hafî olmuş olur. O a’yân-ı sâbiteye rûh-ı vahy buyurulması bundan dolayıdır ki; her bir mazhara vâki’ olan tecelliyât-ı Hak kendi ayn-ı sâbitesinden vâki’ olur. Bu tecelliyât ilm-i İlâhîye müstenid olduğundan, vahiydir. Bu i’tibâr ile ma’nâ-yı vahiy umûmîdir. Enbiyâya vâki’ olan vahyin delili (Necm, 53/3-4) ve (Necm, 53/10) ve emsali âyât-ı Kur’âniyyedir. Ve eşkıyâya olan vahyin delili, (En’âm, 6/121) ya’ni, “Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahy ederler. Ve hayvânâta olan vahyin delili (Nahl 16/68) ya’ni, “Rabbin bal arısına vahyetti.” âyet-i kerîmeleridir. Ve a’yân-ı sâbite arasında, tefâzul-i esmâ hasebiyle tefâzul ve temâyüz olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan “rûh-ı vahy”, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a kendi hakîkatlarından vâki’ olan vahiydir.

Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerifin hülâsa-i ma’nâsı böyle olur “Rûh cisimden gizli; ve akıl rûhtan gizli ve “rûh-ı vahy” olan a’yân-ı sâbite-i enbiyâ dahi akıldan gizlidir. Zîrâ ervâh-ı vahy olan a’yân-ı sâbite mefâtîhul-gaybdır. Ve bu mefâtihu’l-gayb dahi suver-i ilm-i ilâhî olup, hakîkatü’l-hakâyık olan Zât-ı Ulûhiyyet cânibindendir ki, akıldan ahfâ olduğu için onu akıl idrâk edemez.[89]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)