Velâ te/kulû mimmâ lem yużkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un)(k) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum(s) ve-in eta'tumûhum innekum lemuşrikûn(e)
Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.
Üzerlerine Allah'ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü onu yemek yoldan çıkmaktır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki, Allah'a ortak koşanlardan olursunuz.
Bu ayet, Allah'ın adının anılmadığı etlerin yenilmemesi gerektiğini vurgulayarak helal ve haram sınırlarını çizmekte, bu yasağa uymamanın fısk olduğunu belirtmekte ve şeytanların insanları saptırma çabalarına karşı uyarıda bulunarak müşrik olmama çağrısı yapmaktadır. Ayet, özellikle beslenme ve inanç arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أكل' kelimesinin genel olarak bir şeyi tüketmek, gıda olarak almak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لَا تَأْكُلُوا۟' ifadesi, bu fiilin nehy (yasaklama) formu olup, özellikle Allah'ın adının anılmadığı hayvanların etlerinin yenilmemesi gerektiğini vurgular. Bu, sadece fiziki bir tüketim yasağı değil, aynı zamanda dini bir hükmün ihlalidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki kelimelerin mecazi kullanımlarına dikkat çekerken, 'أكل' kelimesinin bazen mecazi olarak bir şeyi elde etmek veya faydalanmak anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı doğrudan ve hakiki anlamıyla, yani 'yemek' fiiliyle ilgilidir ve üzerine Allah'ın adının anılmadığı etlerin tüketimini yasaklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فسق' kelimesinin aslen hurmanın kabuğundan çıkması gibi bir şeyin sınırından dışarı çıkması anlamına geldiğini açıklar. Dini terim olarak ise Allah'ın emrinden çıkmak, itaatten ayrılmak ve günah işlemek demektir. Ayetteki 'لَفِسْقٌ' ifadesi, Allah'ın adının anılmadığı etleri yemenin, şeriatın belirlediği sınırların dışına çıkmak, yani bir günah ve isyan olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'فسق' kelimesinin geniş anlam yelpazesine değinir ve genellikle 'haktan sapmak, günah işlemek, Allah'ın emirlerine karşı gelmek' manalarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, belirli bir dini hükmün (Allah'ın adının anılmadığı etleri yememe) ihlalinin, Allah'a karşı gelme ve doğru yoldan sapma olarak nitelendirildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fısk' kavramının Kur'an'daki kullanımını incelerken, bu kelimenin genellikle Allah'ın koyduğu sınırları aşma, itaatsizlik ve ahlaki yozlaşmayı ifade ettiğini belirtir. En'âm 121'deki 'لَفِسْقٌ' ifadesi, belirli bir dini yasağın çiğnenmesinin, sadece bir hata değil, aynı zamanda Allah'a karşı bir isyan ve ahlaki bir sapma olarak görüldüğünü ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'وحي' kelimesinin asıl anlamının gizli ve hızlı bir şekilde bildirmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'لَيُوحُونَ' ifadesi, şeytanların dostlarına, insanları saptırmak amacıyla gizlice ve sinsice telkinlerde bulunduğunu, onlara tartışma konuları fısıldadığını açıklar. Bu, peygamberlere gelen vahiyden farklı olarak, kötü niyetli ve saptırıcı bir telkindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وحي' kelimesinin hem hayırlı hem de şerli anlamlarda kullanılabileceğini ifade eder. Hayırlı olanı Allah'tan peygamberlere gelen vahiy iken, şerli olanı şeytanların insanlara fısıldamasıdır. Ayetteki 'لَيُوحُونَ' kelimesi, şeytanların dostlarına, Allah'ın hükümlerine karşı çıkmaları için gizlice ve aldatıcı bir şekilde telkinlerde bulunduğunu, onları kışkırttığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ولي' kelimesinin 'yakınlık, dostluk, yardım' gibi anlamlara geldiğini belirtir. 'أَوْلِيَآئِهِمْ' ifadesi, şeytanların kendilerine yakın olan, onlarla dostluk kuran ve onların telkinlerine kulak veren kimseleri ifade eder. Bu dostluk, Allah'a karşı bir düşmanlık ve sapkınlık üzerine kuruludur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ولي' kelimesinin bir şeye yakın olmak, bir şeyi üstlenmek, birine yardım etmek gibi anlamlara geldiğini açıklar. 'أَوْلِيَآئِهِمْ' ifadesi, şeytanların kendilerine tabi olan, onların emirlerini yerine getiren ve onlarla işbirliği yapan kimseleri tanımlar. Bu bağlamda, şeytanların dostları, onların saptırıcı fısıltılarına açık olan ve onlarla birlikte hareket eden kişilerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'جدل' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bükmek, çevirmek olduğunu ve buradan hareketle 'tartışmak, çekişmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لِيُجَـٰدِلُوكُمْ' ifadesi, şeytanların dostlarına, müminleri Allah'ın hükümlerinden saptırmak amacıyla onlarla tartışmaları, delillerle karşı çıkmaları için telkinlerde bulunduğunu gösterir. Bu tartışma, hakkı ortaya çıkarmak için değil, şüphe uyandırmak ve saptırmak içindir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'جدل' kelimesinin 'bir konuda delillerle karşı çıkmak, münakaşa etmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, şeytanların dostlarına, Allah'ın helal ve haram konusundaki hükümlerine karşı çıkmaları, bu hükümleri sorgulamaları ve müminleri şüpheye düşürmeleri için tartışma zemini hazırladıklarını belirtir. Bu, hakikati arayan bir tartışma değil, saptırıcı bir çekişmedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çekerek, bunun sadece putlara tapmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah'ın otoritesine ortak koşmak, O'nun hükümlerine karşı gelerek başka varlıkların emirlerine uymak anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'لَمُشْرِكُونَ' ifadesi, şeytanlara itaat etmenin, Allah'ın hükümlerini terk edip şeytanın telkinlerine uymanın, Allah'ın mutlak otoritesine ortak koşmak ve dolayısıyla şirk koşmak anlamına geldiğini açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şirk' kelimesinin köken itibarıyla 'ortaklık' anlamına geldiğini ve dini bağlamda Allah'ın ilahlığında, rububiyetinde veya ulûhiyetinde başkasını ortak kılmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'لَمُشْرِكُونَ' ifadesi, şeytanlara itaat etmenin, Allah'ın emirlerine karşı gelerek şeytanın yolunu benimsemenin, Allah'ın hükümranlığına başka bir otoriteyi ortak koşmak olduğunu ve bu durumun kişiyi müşrik konumuna düşüreceğini vurgular.
En'âm Sûresi
“Velâ te/kulû mimmâ lem yuzkeri-smu(A)llâhi ‘aleyhi ve-innehu lefisk(un) ve-inne-şşeyâtîne leyûhûne ilâ evliyâ-ihim liyucâdilûkum ve-in eta’tumûhum innekum lemuşrikûn(e)” Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. (6/121)
Üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanlar nefsi emmare bilgileridir. Bu hayali ve vehimi bilgilerden yemeyiniz.
Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
1486. Şimdi can kulağı vahiy mahalli olur. Vahiy nedir? Histen gizli sözdür.
"Vahiy", sözlükte işâret ve gizli söze derler. Vahiy aslında nebîlere hâs olup iki türdür: Birisi ilâhî söz ve diğeri nebevî hadîstir. Çünkü nebîlerin sözleri (aleyhimü'sselam) “Ve mâ yentiku anil hevâ / İn hüve illâ vahyun yûhâ” (Necm, 53/3-4) ya’nî "O hevâsından söz söylemez. (Sözü) ancak vahyolunan vahiyden başka değildir" âyet-i kerîmesi gereğince vahiydir. Nebîlerin vârisleri olan ulemâ-yı billâh’ın kalblerine Hak tarafından inen ma’nâlara da "vahiy" denilir; ve fakat "ilhâm" murâd olunur. Ve Mudill ismi hazretinden gerçekleşen aktarımlara da Kur’ân'da "vahiy" denilir. Nitekim “inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim” (En’âm, 6/121) ya’nî "Gerçekten şeytanlar dostlarına vahyederler" buyrulmuştur.
Ya’nî, cân kulağından, nefsin sıfâtlarından ibâret olan kibir ve benlik pamuklarını çıkarırsan, artık o can kulağı ilâhî vahyi kabûle isti’dâdlı olur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz vahyin ma’nâsını genelleştirip, evliyâya gerçekleşen ilhâma da kapsam yaparlar.
1487. Canın kulağı ve canın gözü bu histen başkadır; aklın kulağı ve hissin kulağı bundan iflastadır.
Ya’nî cismin kulağı ve gözü olduğu gibi, canın da kulağı ve gözü vardır. Can işitmek ve görmek vaktinde her tarafından işitir ve görür. Cismin kulağı ve gözü ise, böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören canın kulağını ve gözünü, kesîf cisim kapatmıştır ve tıkamıştır. Ve aynı şekilde cisme mensûp olan bilinç aklının kulağı bu vahyi işitmekten iflastadır. Çünkü bu bilinçsel akıl ya’nî geçimlik akıl kendi mantığı ve yargıları ile meşgûldür. Örneğin ilhâm ilminden olan "Kul hem mecbûrdur ve hem de tercîhi vardır" ve aynı şekilde "Rab Hak’tır ve kul da Hak’tır" sözünü işittigi zaman, bu ne demek? İki zıt bir yerde bir arada olur mu? Mecbûriyyet başka, tercîhi olması başka. Ve aynı şekilde Rab başka, kul başkadır. Bundan dolayı kul nasıl Hak olur? Der ve birtakım mantıksal kıyaslar ile meşgûl olur; ve netîcede, böyle şey olmaz der. Ve eğer biraz insâf ederse, te'vile kalkışır. İşte geçimlik akıl vahiy ilmi ve ilhâmdan bu kadar iflastadır.[88]
3247. Vahyin rûhu akıldan daha gizli olur. Zîrâ ki o gaybdır, o baştandır.
“Vahyin rûhu”ndan murâd, hakâyık-ı eşyâ olan a’yân-ı sâbitedir. Zîrâ vücûd-ı hakîkînin tenezzülâtı merâtib üzerinedir. Hak Teâlâ ilm-i İlâhîsinin sûretleri olan bu a’yân-ı sabite ile zâtını örtmüş ve kendi zâtını kendi zâtı ile bu a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. Ondan sonra gayriyyet libâsıyla mertebe-i ervâha tenezzül edip, bu ervahta ne melek ve ne de beşer muttali’ olmayacak sûrette örtünmüştür. Ve ondan sonra da âlem-i mükevvenât perdeleri arkasında, ağyardan hiçbir kimsenin vâkıf olamayacağı vecih ile istitâr etmiştir. Bunların hepsi, (Fecr, 89/30) ya’ni, “Benim cennetime gir!” âyet-i kerîmesinden riıüstefâd olan ma’nâya göre Cenâb-ı izzetin kendi zâtına izâfe buyurduğu cennetlerdir. Ve cennet, setr ma’nâsına gelen “cenn” lafzından müştak olup, bu kelimenin “masdar-ı binâ-i merre”sidir. Böyle olunca, zât-ı Hak a’yân-ı sâbiteden; ve a’yân-ı sâbite ervâhtan; ve ervah ecsâmdan hafî olmuş olur. O a’yân-ı sâbiteye rûh-ı vahy buyurulması bundan dolayıdır ki; her bir mazhara vâki’ olan tecelliyât-ı Hak kendi ayn-ı sâbitesinden vâki’ olur. Bu tecelliyât ilm-i İlâhîye müstenid olduğundan, vahiydir. Bu i’tibâr ile ma’nâ-yı vahiy umûmîdir. Enbiyâya vâki’ olan vahyin delili (Necm, 53/3-4) ve (Necm, 53/10) ve emsali âyât-ı Kur’âniyyedir. Ve eşkıyâya olan vahyin delili, (En’âm, 6/121) ya’ni, “Muhakkak şeyâtîn kendi dostlarına vahy ederler. Ve hayvânâta olan vahyin delili (Nahl 16/68) ya’ni, “Rabbin bal arısına vahyetti.” âyet-i kerîmeleridir. Ve a’yân-ı sâbite arasında, tefâzul-i esmâ hasebiyle tefâzul ve temâyüz olduğundan, vahiyler arasında da fark vardır. Bu beyt-i şerîfte beyân buyurulan “rûh-ı vahy”, enbiyâ (aleyhimü’s-selâm)a kendi hakîkatlarından vâki’ olan vahiydir.
Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra, beyt-i şerifin hülâsa-i ma’nâsı böyle olur “Rûh cisimden gizli; ve akıl rûhtan gizli ve “rûh-ı vahy” olan a’yân-ı sâbite-i enbiyâ dahi akıldan gizlidir. Zîrâ ervâh-ı vahy olan a’yân-ı sâbite mefâtîhul-gaybdır. Ve bu mefâtihu’l-gayb dahi suver-i ilm-i ilâhî olup, hakîkatü’l-hakâyık olan Zât-ı Ulûhiyyet cânibindendir ki, akıldan ahfâ olduğu için onu akıl idrâk edemez.[89]