Eve men kâne meyten feahyeynâhu vece'alnâ lehu nûran yemşî bihi fî-nnâsi kemen meśeluhu fî-zzulumâti leyse biḣâricin minhâ(c) keżâlike zuyyine lilkâfirîne mâ kânû ya'melûn(e)
Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kafirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.
Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir.
Bu ayet, manevi ölümden dirilişi, ilahi nur ile aydınlanmayı ve küfrün karanlıkta kalışını karşılaştırmalı bir şekilde ele almaktadır. Anahtar kavramlar, hayat ve ölümün mecazi anlamlarını, nurun hidayet rolünü ve zulümatın sapkınlığı temsilini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'meyt' kelimesinin hem hakiki ölümü hem de mecazi ölümü ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, imandan ve hidayetten yoksunluk sebebiyle kalbin ölü olması halini anlatır. Kişi bedenen canlı olsa da, manen ölüdür (el-Müfredât, s. 473).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'meyt' kelimesinin bu bağlamda 'cahil' veya 'sapık' anlamında mecazi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayet, hidayetle diriltilmeden önceki cehalet ve sapkınlık halini 'ölülük' olarak tasvir eder (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 203).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ölüm' kavramının sadece biyolojik sonu değil, aynı zamanda manevi körlüğü, imansızlığı ve Allah'tan uzaklaşmayı da ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'meyten' hali, kişinin hidayet nurundan mahrum kalmış, ruhsal olarak pasif ve duyarsız durumunu anlatır (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 220-222).
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ahyeynâhu' ifadesinin 'onu hidayetle dirilttik' anlamına geldiğini belirtir. Bu, kişinin küfür ve cehalet karanlığından iman ve bilgi aydınlığına çıkarılmasıdır. Kalbin imanla canlanması, gerçek hayatın başlangıcıdır (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 165).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihyâ' (diriltme) kelimesinin Kur'an'da hem cismani hem de manevi diriltme anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'ahyeynâhu', Allah'ın kişiye iman ve hidayet bahşederek onu manevi ölümden kurtarması, kalbini nurlandırmasıdır (el-Müfredât, s. 279).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayat' ve 'ihyâ' kavramlarının Kur'an'da sıkça mecazi anlamda kullanıldığını, özellikle 'iman' ve 'hidayet' ile ilişkilendirildiğini belirtir. 'Feahyeynâhu', Allah'ın lütfuyla kişinin kalbinin imana açılması, doğru yolu bulması ve manevi bir uyanış yaşamasıdır (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 187).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nûr' kelimesinin hem maddi ışık hem de manevi aydınlık, hidayet ve ilahi bilgi anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'nûran', Allah'ın kişiye bahşettiği iman, Kur'an bilgisi veya peygamberin sünneti gibi hidayet kaynaklarını temsil eder ki bu sayede kişi doğru yolu bulur (el-Müfredât, s. 829).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'nûr'un, 'hakikati ortaya çıkaran ve doğruya ulaştıran şey' olarak tanımlandığını belirtir. Ayetteki 'nûran', kişinin hayat yolunda doğru kararlar almasını, hak ile batılı ayırt etmesini sağlayan ilahi bir rehberliktir (el-Külliyyât, s. 907).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nûr'un genellikle 'hidayet', 'iman' ve 'Allah'ın vahyettiği hakikat' ile eş anlamlı kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'nûran', kişinin içsel aydınlanmasını, doğru yolu görmesini ve hayatını bu ilahi rehberliğe göre düzenlemesini sağlayan ilahi bir lütuftur (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 170-172).
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yemşî' fiilinin bu bağlamda sadece fiziksel yürüyüşü değil, aynı zamanda kişinin hayat yolundaki ilerleyişini, davranışlarını ve yaşam tarzını ifade ettiğini belirtir. 'Nûr ile yürümesi', hidayet üzere yaşaması ve doğru yolu takip etmesidir (Umdetü'l-Huffâz, IV, 203).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meşy' (yürümek) kelimesinin Kur'an'da bazen 'amel etmek' ve 'bir yol üzere olmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'yemşî bihi', kişinin o nur (hidayet) sayesinde hayatını idame ettirmesi, kararlarını alması ve insanlar arasında doğru bir şekilde hareket etmesidir (Basâiru Zevi't-Temyîz, V, 106).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulmet' kelimesinin Kur'an'da hem maddi karanlığı hem de mecazi olarak küfrü, cehaleti, sapkınlığı ve şüpheleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'ez-zulümât', imansızlığın, bilgisizliğin ve doğru yoldan sapmanın getirdiği manevi körlüğü ve çıkmazı anlatır (el-Müfredât, s. 523).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zulümât'ın bu ayette 'küfür' ve 'dalâlet' (sapkınlık) anlamında mecazi olarak kullanıldığını açıklar. Karanlıklarda kalmak, hidayetten mahrum olmak ve doğru yolu bulamamaktır (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 204).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zulümât'ın 'nûr'un zıttı olarak, genellikle 'küfür', 'şirk', 'cehalet' ve 'sapıklık' gibi olumsuz durumları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fî'z-zulümât', kişinin imansızlık ve sapkınlık içinde kaybolmuş, çıkış yolu bulamayan halini tasvir eder (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 172-174).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesinin 'kasıtlı olarak yapılan iş' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'ya'melûne', kafirlerin küfür, şirk ve günah içeren tüm fiillerini, inançlarını ve yaşam tarzlarını kapsar. Bu ameller, onlara şeytan tarafından güzel gösterilmiştir (el-Müfredât, s. 598).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'amel'in, 'irade ve ihtiyar ile yapılan her türlü fiil' olduğunu ifade eder. Kafirlerin 'ya'melûne'si, onların kendi iradeleriyle seçtikleri sapkınlık yolundaki tüm eylemlerini ve bu eylemlerin kendilerine hoş gösterilmesini anlatır (el-Külliyyât, s. 649).
En'âm Sûresi
“Eve men kâne meyten feahyeynâhu vece’alnâ lehu nûran yemşî bihi fî-nnâsi kemen meseluhu fî-zzulumâti leyse bihâricin minhâ kezâlike zuyyine lilkâfirîne mâ kânû ya’melûn(e)” Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir. (6/122)
Bir ölü iken kendisine hayat verdiğimiz ve ona, sa-yesinde insânlar arasında yürüyeceği bir “nûr” ışık sun-duğumuz kimse; içinden çıkamaz bir konumda karan-lıklar içinde kalmış kişinin durumu gibi midir?
Bu âyet-i kerimenin hakikatini anlayabilmek, kendi-mizi tanımamızda bize büyük yardımcı olacaktır.
“men kane meyten” (o kimse meyt/ölü iken) Daha evvelce ifade etmeğe çalıştığımız gibi, insânoğ-lu yeryüzüne geldiğinde “Hakikat-ı ilâhiyye”den ayrılıp “beşeriyyet” beden kabrine (kaydına) girdiğinde, zahiren fi-ziki mânâda hayat sahibi gibi gözüküyor ise de bâtınen ölü hükmündedir.
“feahyaynahü” (biz ona hayat verdik) Bâtınen gerçek mânâda diri (canlı), hayat sahibi ola-bilmemiz için, gerçek bir tevhid - irfan eğitiminden geçme-miz gerekmektedir.
Bu eğitim ile “Nûr-u ilâhi” ölü hükmünde olan akıl ve gönlümüzde cereyan ile dolaşmaya başlar ve her ulaştığı hücreye hayat ve Nûr (aydınlık) verir.
Böylece aydınlanan, nûrlanan bölgeler genişledikçe irfaniyeti artar ve yeni bir rûhani hayat oluşmağa başlar. İş-te bu ikinci doğum ve yeni bir hayattır.
Hayat “Hay” isminin zuhuru olduğundan doğrudan özel olarak Hakk’a bağlıdır. Bu yüzden, “biz ona hayat ver-dik” diyerek hayatı kendine bağlamıştır.
Bilindiği gibi buradaki; “biz” hükmü, Cenâb-ı Hakk’ ın sıfâtlarına verdiği değeri göstermekte ve sıfâtları ile “biz” ifadesini kullanmaktadır.
Ayrıca bu eğitimin insân-ı kâmil vasıtasıyla olabile-ceğinden, zahiren bu eğitimi insân-ı kâmil veriyormuş gibi gözükse de İnsân-ı Kâmil’in bâtında Hakk’ın varlığı oldu-ğundan, zahiren insân-ı kâmil bâtınen Hakk olduğundan böy-lece de yine “biz” ifadesi kullanılmıştır.
“ce’alna lehü nûren”
(onu biz Nûr ca’l ettik/kıldık) Kendisinde tevhid eğitimi ve bilgisi bulunan kimseye, gerçek mânâda bir idrak Nûr’u verilmiştir veya kendisi Nûr isminin de zuhur kaynağı olduğundan kendisinde, kendine ait bir yönü kalmadığından zâten Nûr kalmıştır.
“yemşiy bihi fiynnasi”
(Bu Nûr ile insânlar arasında yürür) Bu oluşum çok ciddi ve müthiş bir hadisedir. Yolda, çarşıda, pazarda, birçok insân; “İnsân” ismi ile ifade edilen kendinden (bâtınından) habersiz dolaşan zuhurların içinde, “kendine, nefsine, rabbına, Allah’ına” kazandığı bu Nûr ile arif olan kimselerin o insânlar arasında dolaşırken onların hiçbir şekilde anlayamayacağı bir imtiyaz ve güzellik içinde oldukları aşikardır.
Bu hadiseyi Cenâb-ı Hakk zâtına bağladığından çok mühim zât-i bir oluşum olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Gereğini yerine getirmeğe ve gerçek mânâda “Halife – İnsân” ifadesine yaraşır bir hayat yaşamağa gayret etmek, kişiye çok şey kazandıracak ve sonunda o da bu hükmün kapsamına girerek insânlar arasında “bu Nûr” ile dolaşarak bâtınen imtiyazlı konumda olacaktır ki bu kendine hem dün-ya, hem ahiret saadetini kazandırmış olacaktır.[90]