Ve 'indehu mefâtihu-lġaybi lâ ya'lemuhâ illâ hu(ve)(c) ve ya'lemu mâ fî-lberri velbahr(i)(c) vemâ teskutu min verakatin illâ ya'lemuhâ velâ habbetin fî zulumâti-l-ardi velâ ratbin velâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn(in)
Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları O'ndan başkası bilmez, karada ve denizde olanları O bilir ve bir yaprak düşmez ki, onu O bilmesin; ne toprağın karanlıklarında bir tane, ne de kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, o herşeyi açıklayan Kitap'ta bulunmasın.
Bu ayet, Allah'ın mutlak ilmini ve gayb üzerindeki tek hâkimiyetini vurgulamaktadır. 'Mefâtih', 'gayb', 'ya'lemü' ve 'kitâbün mübîn' gibi kavramlar, Allah'ın her şeyi kuşatan bilgisini ve bu bilginin yazılı bir kayıtta (Levh-i Mahfûz) bulunduğunu dilbilimsel ve semantik derinliklerle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'feth' kelimesinin 'kapalı olan bir şeyi açmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Mefâtih' ise 'miftâh'ın çoğulu olup, bir şeyi açmaya yarayan alet veya hazine anlamında kullanılır. Ayetteki 'mefâtihu'l-gayb' ifadesi, gaybın sırlarını açan, ortaya çıkaran anahtarlar veya gaybın hazineleri olarak yorumlanır; yani Allah'ın gaybı dilediği zaman açığa çıkarma kudretini veya gayb ilminin kendisinde saklı olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mefâtih' kelimesini 'hazineler' (hazâin) olarak tefsir eder. Ona göre 'mefâtihu'l-gayb', gaybın hazineleri demektir ve bu hazinelerin anahtarları Allah'ın katındadır, yani gayb ilmi tamamen O'nun tasarrufundadır. Ayetteki kullanım, Allah'ın gayb üzerindeki mutlak egemenliğini ve bilgisini mecazi bir anlatımla pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mefâtih' kelimesinin hem 'miftâh' (anahtar) hem de 'meftah' (hazine) kelimesinin çoğulu olabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda her iki anlam da uygun düşer; zira gaybın anahtarları Allah'ın elindedir, yani O dilediği zaman gaybı açar, veya gaybın hazineleri O'nun katındadır, yani gayb ilmi O'nun nezdindedir. Bu, Allah'ın gaybı kuşatan ilminin sınırsızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayb' kelimesinin 'gözden kaybolmak, gizlenmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Kur'an'da ise 'gayb', duyularla idrak edilemeyen, insan bilgisinin ulaşamadığı, Allah'ın bildiği ve dilediği zaman kullarına bildirdiği her şeyi kapsar. Ayetteki 'mefâtihu'l-gayb' ifadesi, bu gizli ve bilinmeyen âlemin sırlarının ve bilgilerinin yalnızca Allah'ın elinde olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da 'insan algısının ötesinde olan, gizli ve bilinmeyen gerçeklik' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, sadece geleceği değil, geçmişi ve şimdiki zamanın görünmeyen yönlerini de içerir. Ayetteki 'gayb', Allah'ın mutlak ve sınırsız ilminin bir alanı olarak sunulur; O'nun dışındaki hiçbir varlık gaybı tam olarak bilemez.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'gayb'ı 'duyularla idrak edilemeyen, akıl ve tecrübe ile ulaşılamayan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'gaybın anahtarları' ifadesi, bu tür bilgilerin kaynağının ve kontrolünün tamamen Allah'a ait olduğunu, O'nun izni olmadan kimsenin gaybı bilemeyeceğini vurgular. Bu, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını ve benzersizliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesini 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise 'ilm', O'nun her şeyi kuşatan, gizli ve açık, geçmiş ve gelecek her şeyi bilmesini ifade eder. Ayetteki 'lâ ya'lemühâ illâ hüve' (onları ancak O bilir) ifadesi, gaybın anahtarlarının bilgisinin sadece Allah'a mahsus olduğunu, O'nun ilminin mutlak ve sınırsız olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, O'nun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmesini ifade ettiğini belirtir. Bu bilgi, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Ayetteki 'ya'lemü' fiili, Allah'ın karada ve denizde olan her şeyi, düşen her yaprağı ve yerin karanlıklarındaki her taneyi bilmesini ifade ederek, O'nun ilminin kapsamını ve derinliğini gözler önüne serer.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilm'i 'bir şeyin hakikatini olduğu gibi idrak etmek' olarak açıklar. Allah'ın ilmi ise, hiçbir şeye bağlı olmayan, kendiliğinden var olan ve her şeyi kuşatan bir bilgidir. Ayetteki tekrarlanan 'ya'lemü' fiili, Allah'ın sadece gaybı değil, görünen âlemdeki en küçük ayrıntıları dahi bildiğini, bu bilginin eksiksiz ve tam olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kitâb' kelimesinin 'yazılı şey' anlamına geldiğini belirtir. 'Mübîn' ise 'açık, belli, açıklayıcı' demektir. Ayetteki 'kitâbin mübîn' ifadesi, her şeyin, yani düşen yaprağın, yerin karanlıklarındaki tanenin, yaşın ve kurunun, Allah katında yazılı olduğu, açıkça belirtilmiş bir kitaba, yani Levh-i Mahfûz'a işaret eder. Bu, Allah'ın ilminin kayıt altına alınmış ve değişmez olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb'ın 'yazmak' kökünden geldiğini ve 'yazılı olan şey' anlamına geldiğini ifade eder. 'Mübîn' ise 'açıkça belli olan, açıklayan' demektir. 'Kitâbün mübîn' ifadesi, Allah'ın ilminin ve takdirinin kaydedildiği, her şeyin açıkça belirtildiği Levh-i Mahfûz'u ifade eder. Bu, Allah'ın ilminin sadece bilmekle kalmayıp, aynı zamanda her şeyi bir düzen içinde kaydettiğini ve bu kaydın apaçık olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb' kavramının Kur'an'da sadece yazılı bir metin değil, aynı zamanda ilahi bir 'kayıt' veya 'yazgı' anlamında da kullanıldığını belirtir. 'Mübîn' sıfatıyla birlikte kullanıldığında, bu kaydın açık, net ve her şeyi kapsayıcı olduğu vurgulanır. Ayetteki 'kitâbin mübîn', Allah'ın evrendeki her olayı, en küçük ayrıntısına kadar önceden belirlediği ve kaydettiği ilahi bir planı veya defteri ifade eder.
En'âm Sûresi
“Ve ’indehu mefâtihu-lġaybi lâ ya’lemuhâ illâ hu(ve) ve ya’lemu mâ fî-lberri velbahr(i) vemâ teskutu min verakatin illâ ya’lemuhâ velâ habbetin fî zulumâti-l-ardi velâ ratbin velâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn(in)” Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın. (6/59)
Esmâ mertebesinde, Kur'an- ı Kerim'in ismi, kitab’ül mübin, açık olan kitaptır.
Hep kitab-ı haktır eşya sandığın, Ol okur kim seyru evtan eylemiş[34]
Hakkın kitabı, eşya sandığın şey Kûr’ân’dır, diyor. Bunu okuyan kimse makamları seyr eden, yani belirli bir eğitim alan kimse bu kûr’ân-ı okur ancak. Nasıl elimizdeki mürekkeple yazılan Kûr’ân-ı Kerîm-i nasıl bir eğitim aldıktan sonra okuyoruz. Anamızdan, babamızdan doğduğumuz gibi Kûr’ân veya herhangi bir yazı metin okuyabiliyormuyuz? Bir eğitim yaptıktan sonra elimizdeki mushafı okuyoruz. Dışarıdaki fiili Kûr’ân-ı okumak içinde tevhid eğitimi gerekiyor. İşte “ol okur kimse, ol evtân eylemiş,” Vatanları yani mertebeleri geçmiş olan Makamları, mertebeleri seyr etmiş olan, Seyran, seyr etmiş olan. Nereye kadar? Nereye kadar gelmişse, bir kişi, hangi vatana kadar gelmişse bir kişi idrakı o vatana kadar olmakta. Emmâreyi biliyorsa emmâresini okuyor sadece bu âlemin. Levvâme’yi biliyorsa sadece orayı, o tarafını okuyordur bu âlemin. Sadece taşta, toprakta, ağaçta, evde, binada değil. Kuruda veya yaşta hareket halinde veya durağan ne varsa bu âlemde bunların hepsi Kûr’ân ın nüshaları, sayfalarıdır. Görünüşte büyük Kûr’ân âlemler, küçük Kûr’ân ise bu sayfalardır.
İnsân 2 sini birlikte cem eder. Kendisi ile birlikte büyük Kûr’ân, Kûr’ân-ı A’zamdır. Eğer insân olmazsa dışarıdaki Kûr’ân dan kim haberdar olacaktır. İnsân olmazsa kelâmî Kûr’ân dan kimin haberi olacaktır. T.B.
Cebrâîl (a.s.): İlâhi gayb hazinesinde olan gizli ma’nâları âlem-i surete isal ve ifaza eder. Yani oraya ulaştırır ve onu feyizlendirir. Binaenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nazil olan mânii kuvve-i natıka vasıtasıyla harf ve savt ile ısharı ve batınından haber verip ıshar eylemesi vücuh-u cibrilden bir veçhin tesiriyle vaki olur. Yani insanların kalbine gelen ilm-i ilâhi Cebrâîl (a.s.) ın tesirlerinden bir tesir ile olur. Çünkü O ilim getirmektedir. Hz Cibril Hakikat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-u Muhammediye mertebesine kaffeyi vucuhu ile nâzil olduğundan Kur’an-ı Kerim hakkında 6/59 âyetinde buyurur,
6/59- Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanları O bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı, kuruyu ancak O bilir ki, bunların hepsi apaçık bir kitap (olan Levh-i Mahfuz) dadır.
Buyurulmuştur, Cebrâîl (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemleri kaplamıştır. Cebrâîl dediğimiz zaman sadece bir fert melek değil, işte Hz peygambere geldi gitti diğer peygamberlere geldi gibi bir fert değil, Cebrâîl ismi ile belirtilen nokta zuhur mahalli olarak belirtilen ama bütün âlemlerde sari ve cari olan ve emrinde de sayılamayacak kadar aynı güçten askerleri olan bir kuvvettir. Cebrâîl (a.s.) bu hususiyeti ile bil cümle avamile muhittir, bu vazifenin tafsilatını icraya memur onun tedbiri tahtında sayıalamayacak hesap edilemeyecek çok da melek kuvvetleri de vardır ona bağlı kuvvetler de vardır ve O’na ruh-ul Emin de derler.[35]
A'yân (hakikatler, özler) "gayb anahtarları” olup, (En’âm, 6/59) âyet-i kerîmesi muktezâsınca onu Hak'tan gayrı hiçbir kimse bilmez. (Enam 6/59) ….. Zîrâ kader ilmi, ademde sabit olan a'yâna haberdar olma ile sabit olur. Bu haberdar olma gayr için muhal olunca, bunların keşfine muallak olan kader ilmi dahi, gayr için muhal olur. Ve a'yânın gayb anahtarı olmasının vechî budur ki: yani ayan-ı sabitelerimizin açılması bizim bu kevniyetimizi ortaya getiriyor. Veya âlemlerin varlığını ortaya getiriyor. Zât-ı Hak'ta hapsedilmiş ve gizli olan esmâi ilâhiyye, yani Hakkın Zât’ında gizli olan hapiste olan esmâ-i ilahiye Rahmaniyet mertebesininden salınan üflenen nefes-i rahmânînin, ademdeki olan a'yânların üzerine genişlemesi sebebiyle, bu a'yânda zahir olur. Yani ayan-ı sabitelerde zahir olur.
Bu surette yokluktaki olan a'yân, esmâ-i ilâhiyye için "asli bir anahtar" olur. Ve bir de zâtı Hak, her "ayn" ile ism-i ilâhîdir; ve her isim dahi O'nun zâtında olan hazîne-i gaybîsinin anahtarıdır. Ve o anahtarların tümü Hakk'ın yedindedir(elindendir). Çünkü ulûhiyyet mertebesinde toplu olan esmânın tümü, bu mertebenin ismi olan "Allah" isminin tahtında cem' olmuştur. Her bir isim bir şifredir, “Hay” esmâsının şifresi “H” ve “y” isimleridir. “H” ve “Y” ye bastığın zaman “Hay” gidiyor aslına ulaşıyor.
O “Hay” esmâsını çekmedikçe yani o tuşlara dokunmadıkça oraya ulaştırman mümkün değildir. Oradan da sana bir haber gelmesi mümkün değildir. Bu günkü teknik donanımla Hakkı anlamak çok daha kolaydır. Eskiden bu şekilde anlatılsaydı anlaşılmazdı. Tuşların olmadığı bir devirde bunu nasıl anlatacaksın. Ama bugün bunlar gözümüzün önünde faaliyette çalışıyor zâten. O halde diğer isimlerden Allah ismine geçtiğimiz zaman bakın “Elif”, “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He” tuşlarına bastığınız zaman Allah’a ulaşıyorsun. Allah ismi yani merkezdeki olan gücün şifresi “Elif” , “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He”dir.
Ve de gaybın anahtarı olmuş oluyor. O şifreler onun anahtarı olmuş oluyor. O pin kodları açılmadıkça zâten yukarıya ulaşamıyorsun. Kim ki bu dünyada o şifrelere girdi ahirette girmesi mümkün değildir. Uluhiyet mertebesinde müctemi olan bütün esmâ yani uluhiyet mertebesinde toplanmış olan bütün esmâ-i ilahiye bu mertebenin ismi olan “ALLAH” isminin varlığında toplanmıştır. O zaman “Allah” esmâsını tuşladığımızda bütün isimlere de yol açılmış oluyor. Bu halde, o anahtarları ancak Hakk bilir. Binâenaleyh a'yândan her bir ayn, diğer a’yan a muttali' olmaz. Yani ayandan her bir ayan diğerine muttali olmaz. Hakk hepsini bilir.[36]
وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُّسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {الأنعام/60}
“Vehuve-llezî yeteveffâkum billeyli ve ya’lemu mâ cerahtum bi-nnehâri sümme yeb’asukum fîhi liyukdâ ecelun musemmâ(en) sümme ileyhi merci’ukum sümme yunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)”