Veżeri-lleżîne-tteḣażû dînehum la'iben velehven veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ(c) veżekkir bihi en tubsele nefsun bimâ kesebet leyse lehâ min dûni(A)llâhi veliyyun velâ şefî'un ve-in ta'dil kulle ‘adlin lâ yu/ḣaż minhâ(k) ulâ-ike-lleżîne ubsilû bimâ kesebû(s) lehum şerâbun min hamîmin ve'ażâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)
Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.
Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır.
En'âm Suresi 70. ayet, dinlerini oyun ve eğlenceye dönüştüren, dünya hayatına aldanan kişilerin akıbetini ve Kur'an'ın uyarıcı rolünü vurgulamaktadır. Ayet, 'oyun', 'eğlence', 'aldanma', 'helak olma' ve 'kazanma' gibi temel kavramlar üzerinden sorumluluk, ceza ve kurtuluş imkanlarını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'le'ib' (لعب) kelimesini, bir şeyi faydasız ve amaçsız bir şekilde yapmak olarak tanımlar. Ayetteki 'dinlerini oyun edinmeleri', dini hükümlere ve ilahi emirlere ciddiyetle yaklaşmamayı, onları dünya menfaatleri uğruna hafife almayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'le'ib' kelimesinin mecazi olarak, bir şeyi ciddiye almamak, onunla alay etmek anlamında kullanıldığını belirtir. Burada dinin, dünya işleri gibi geçici ve önemsiz bir meşgale olarak görülmesi kastedilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'la'ib' ve 'lehv' kavramlarının Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçiciliğini ve aldatıcılığını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda, dinin 'oyun' olarak görülmesi, onun ahiret boyutunu göz ardı edip sadece dünyevi çıkarlara alet edilmesi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lehv' (لهو) kelimesini, insanı meşgul eden ve onu asıl yapması gereken şeylerden alıkoyan her şey olarak açıklar. Ayetteki 'dinlerini eğlence edinmeleri', dini vecibeleri ve ahiret hazırlığını ihmal edip dünya zevklerine dalmayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'lehv' kelimesinin, kalbi meşgul eden ve onu faydalı işlerden uzaklaştıran her türlü meşguliyet olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, dinin ciddiyetinden uzaklaşıp dünya heveslerine kapılmayı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'lehv'in Kur'an'da genellikle 'la'ib' ile birlikte kullanıldığını ve dünya hayatının geçici cazibesine kapılarak ahiret sorumluluklarını unutmayı ifade ettiğini belirtir. Dinlerini 'lehv' edinmek, dini hükümleri dünya zevkleri uğruna terk etmek demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğarr' (غرّ) fiilinin, bir kimseyi boş ümitlerle aldatmak, onu yanıltmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dünya hayatının onları aldatması', dünya nimetlerinin geçici cazibesine kapılarak ahireti unutmalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğurûr' (غرور) kelimesini, bir şeyi olduğundan farklı göstererek yanıltma, aldatma olarak açıklar. Dünya hayatının aldatması, onun geçici güzelliklerine kanarak ebedi ahiret hayatını ihmal etmektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ğurûr'un, kişinin kendisini veya başkasını, gerçekte olmayan bir şeyle aldatması olduğunu ifade eder. Ayetteki 'dünya hayatının aldatması', dünya zevklerinin kalıcı olduğu yanılgısına düşmeyi ve bu yüzden ahiret hazırlığını terk etmeyi anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'übsile' (أُبسِلَ) kelimesinin 'helak edildi', 'cezalandırıldı' veya 'bağlandı' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'en tübsele nefsün', bir nefsin kazandığı günahlar yüzünden helake sürüklenmesi, kurtuluş imkanının kalmaması demektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'büsile' (بسل) fiilinin 'men edildi', 'alıkonuldu' veya 'cezalandırıldı' anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada, kişinin günahları yüzünden Allah'ın rahmetinden mahrum kalması ve cezaya çarptırılması kastedilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ibsâl' (إبسال) kelimesinin, bir kimseyi tehlikeye atmak, helake sürüklemek veya onu cezaya müstahak kılmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, kişinin kendi amelleriyle kendini bu duruma düşürmesi vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb' (كسب) kelimesini, insanın kendi iradesiyle elde ettiği, kazandığı şey olarak tanımlar. Ayetteki 'bima kesebet', kişinin işlediği günahları ve kötü amelleri ifade eder ki bunlar onun helakine sebep olacaktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kesb'in, kişinin kendi çabasıyla elde ettiği şey olduğunu ve genellikle hayır ve şer ameller için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kazandığıyla' ifadesi, kişinin ahirette karşılığını göreceği amellerini kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kesb' kavramının Kur'an'da insanın ahlaki sorumluluğunu ve fiillerinin sonuçlarını vurgulayan merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Ayetteki 'bima kesebet', kişinin kendi tercihleri ve eylemleri sonucunda karşılaşacağı akıbeti ifade eder.
En'âm Sûresi
“Vezeri-llezîne-ttehazû dînehum la’iben velehven veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ vezekkir bihi en tubsele nefsun bimâ kesebet leyse lehâ min dûni(A)llâhi veliyyun velâ şefî’un ve-in ta’dil kulle ‘adlin lâ yu/haz minhâ ulâ-ike-llezîne ubsilû bimâ kesebû lehum şerâbun min hamîmin ve’azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)” Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur’an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır. (6/70)
Kendi nefsi emmare kaynaklı hayal ve vehimleri ile dini oyun ve eğlence halinde olanları kendi haline bırak…
Efendi Babamdan almış olduğum bir mail bu âyet-i kerimeyi güzel açıkladığı için nuraya alıyoruz.
Hayırlı günler Murat oğlum Cenâb-ı Hakk işlerinde kolaylıklar versin İnşeallah. Mevlâm rahmet eylesin Nusret Babam "oğlum biz at tımarcısı değiliz" derdi. Nefs-i emmâresi kuvvetli ve vehmi hayali ma’nâda derinleşmiş başka güçlerin hükmü altına girmiş olan kimselere vakit harcamak, vakti çok bol olan kimselere göredir bizim vaktimiz ancak bize yetiyor, bizler bütün âlemin terbiyecisi olacak halimiz yok, Cenâb-ı Hakk onların karşılarına da uygun birilerini çıkarır İnşeallah.
"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır.
Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur.
Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler.
Tekrar hayırlı günler Muratçığım herkese selâmlar. Hoşça kal Efendi Baban.
Merak edenler, “Usta dan çırağına tavsiyeler” adlı dosyayı okurlarsa umarım konu daha iyi anlaşılır.[40]