Kul ened'û min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe'unâ velâ yedurrunâ venuraddu ‘alâ a'kâbinâ ba'de iż hedâna(A)llâhu kelleżî-stehvet-hu-şşeyâtînu fî-l-ardi hayrâne lehu ashâbun yed'ûnehu ilâ-lhudâ-/tinâ(k) kul inne huda(A)llâhi huve-lhudâ(s) veumirnâ linuslime lirabbi al'âlemîn(e)
De ki: "Allah'ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları 'bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?" De ki: "Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Bize alemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu."
De ki: "Biz Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Arkadaşları, bize gel, diye doğru yola çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım?". De ki: "Allah'ın gösterdiği yol, yegane doğru yoldur. Bize, bütün âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emrolundu".
Bu ayet, tevhid inancının temelini oluşturan Allah'tan başkasına ibadet etmeme ve O'nun hidayetine tabi olma prensibini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, sapkınlık, hidayet ve teslimiyet ekseninde dönmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'seslenmek' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, 'ibadet etmek', 'yardım dilemek' ve 'bir şeye çağırmak' gibi farklı anlamlarda kullanılır. Bu ayette ise, Allah'tan başka varlıklara yönelerek onlardan yardım dileme ve onlara ibadet etme manasındadır, ki bu şirk koşmaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da 'ibadet' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'أَنَدْعُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ' ifadesi, Allah'ı bırakıp başka varlıklara ibadet etmenin yanlışlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ضرر' kelimesinin 'zarar vermek, eksiltmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'tan başka tapılan şeylerin insanlara ne fayda ne de zarar verebileceği vurgulanarak, onların acizliği ortaya konur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ضرر' kelimesinin 'bir şeyi eksiltmek, noksanlaştırmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'مَا لَا يَنفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا' ifadesi, Allah dışındaki varlıkların fayda ve zarar verme kudretinden yoksun olduğunu açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ردّ' kelimesinin 'bir şeyi geldiği yere geri çevirmek' veya 'bir şeyi eski haline döndürmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, Allah'ın hidayetinden sonra tekrar küfre ve sapıklığa dönmek manasında kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ردّ' kelimesinin 'bir şeyi geri çevirmek, reddetmek' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'نُرَدُّ عَلَىٰٓ أَعْقَابِنَا' ifadesi, hidayet yolundan saparak geriye, yani küfre ve şirke dönme durumunu mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre hidayet, Allah'ın insanı doğru yola iletmesi, ona hakikati göstermesidir. Bu ayette 'هَدَىٰنَا ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın insanlara tevhid yolunu göstermesi ve onları sapıklıktan kurtarması anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هدى' kelimesinin 'lütuf ve incelikle yol göstermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'هَدَىٰنَا ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın insanlara doğru yolu, yani İslam'ı göstermesi ve bu yolda onlara rehberlik etmesi anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hidayet'in Kur'an'da hem 'yol gösterme' hem de 'yola girme' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'هَدَىٰنَا ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onları bu yola yönlendirmesi anlamında kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'استهوى' fiilinin 'birini kendine çekmek, baştan çıkarmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ٱسْتَهْوَتْهُ ٱلشَّيَـٰطِينُ' ifadesi, şeytanların insanı doğru yoldan saptırarak onu kendi arzularına tabi kılmasını anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'استهوى' fiilinin 'şaşırtmak, yolunu kaybettirmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki benzetmede, şeytanların insanı yeryüzünde şaşkın bir halde bırakması, onun hidayetten uzaklaşmasını simgeler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'İslam' kelimesinin kökü olan 'سلم'in, 'teslimiyet' ve 'barış' anlamlarını içerdiğini belirtir. Bu ayette 'لِنُسْلِمَ لِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ' ifadesi, tüm varlığıyla Alemlerin Rabbi olan Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğmeyi, O'nun hükümlerine uymayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'إسلام' kelimesinin 'bir şeyi başkasına teslim etmek, boyun eğmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın emirlerine kayıtsız şartsız teslim olmak ve O'na itaat etmek manasındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'سلم' kökünün 'barış, esenlik' ve 'teslimiyet' anlamlarını bir arada barındırdığını ifade eder. Ayetteki 'لِنُسْلِمَ' ifadesi, Allah'a teslim olmanın getireceği iç huzuru ve O'nunla barışık olma halini de ima eder.
En'âm Sûresi
“Kul ened’û min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’unâ velâ yedurrunâ venuraddu ‘alâ a’kâbinâ ba’de iz hedâna(A)llâhu kellezî-stehvet-hu-şşeyâtînu fî-l-ardi hayrâne lehu ashâbun yed’ûnehu ilâ-lhudâ-/tinâ kul inne huda(A)llâhi huve-lhudâ veumirnâ linuslime lirabbi al’âlemîn(e)” De ki: “Allah’ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisin geri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları ‘bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu.” (6/71)
Muhammediyet mertebesinde olan bir salikin hitabı artık, kendi varlığında faydası ve zararı olmayan şeylere mi tapalım dır. Allah bizi hakikat olan hadi üzerine hadi tecellileri olarak iletmişken (ökçelerimiz) nefsi emaremize geri mi döneyim-dönelim?
Huda’nın yoluna gel diye ashabı- arkadaşları tarafından davet edildikleri halde şeytanın - nefsi emmarenin vehmi kuruntusu ile hayran hayran dolaşan kimse gibi mi olalım?
Bize daha henüz ibrahimiyet mertebesinde iken âlemlerin rabbine teslim olma emr olundu.
İbrâhîm (a.s.) bu emri aldığı zaman hiçbir şekilde itiraz etmeden “hemen teslim oldum” diyordu ama “âlemlerin Rabbine” yani “Rabb’ül Erbaba teslim oldum” diyordu. Rabbül has’a teslim oldum demiyordu. Daha evvelki mertebeler de kişi Rabbül hasına yönelmekte, yani kişinin kendisini kontrol eden Esmâ-i İlâhiyye’ye yönelmektedir. İbrâhîm (a.s.) mertebesinde ise, kişi kendi varlığını Hakk’a zâten teslim ettiğinden bu Esmâ-i İlâhiyye onun üzerinde tahakkuk etmiş oluyor. Çünkü varlık Hakk’a teslim edilmiş oluyor ve dolayısıyla o salt bir varlık olarak, cesetsiz bir şuur olarak Hakk’a varlığını teslim etmiş oluyor.
Kişi kendi nefsaniyyetini Hakk’a devrettiği için Cenâb-ı Hakk ona o Esmâ-i İlâhiyyenin hakikatini giydiriyor ve bu mertebe de “hullet” olarak ve “halil” ismini alıyor.
Bir kişinin üzerinde bir elbise varsa ona elbise giydirmezler ama o kimliğini o elbisesini teslim ettikten sonra Cenâb-ı Hakk ona İlâh-î bir kimlik vermeye başlıyor. İşte hullet dediği bu dostluk elbisesini giydiriyor ve ondan sonra ayrı ayrı esmâlar onun üzerinde tesir etmiyor, külli esmâlar yani Rabbül Erbabın mertebesi onda tesirata başlıyor.[41]