İçeriğe atla
En'âm 72Cüz 7 · Sayfa 136

En'âm Sûresi 72. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

Veen ekîmû-ssalâte vettekûh(u)(c) vehuve-lleżî ileyhi tuhşerûn(e)

Bir de, bize, "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'a karşı gelmekten sakının" diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah'tır.

En'âm Sûresi

“Veen ekîmû-ssalâte vettekûh(u) vehuve-llezî ileyhi tuhşerûn(e)” Bir de, bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakının” diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah’tır. (6/72)


Bu mertebenin ittikası sakınılması bir an olsun hakk’tan gafil olmak ve Efendimizin hadis-i şerifi: “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi,” dediklerinden ilki olan gözümün nûru namazdır. Her an hakk’ın huzurunda kendini bilip göz nûru olan namaz halinde olmaktır.

Fusûs’ül Hikem Muhammed (s.a.v.) fassında açıklanan bu hadisin bir bölümünü buraya alalım, ayrıca ilgili kitaptan tamamını oumak faydalı olacaktır.

Ve namaz münâcât oldukda, o zikirdir. Ve Hakk'ı zikr eden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur; ve Hak onun mücalisi olur. Zîrâ haber-i ilâhîde sahih oldu ki, muhakkak Hak Teâlâ ya'nî “ene celisi men zekerni” "Ben beni zikr eden kimsenin celîsiyim" dedi. Ve bir kimse zû-basar olduğu halde, zikr ettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celisini müşahede eder. İşte müşahede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşahede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu rü'yet ile Hakk'ı müşahede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir. Eğer onu müşahede etmezse, onu görür gibi, îmân ile ibâdet etsin. Binâen­aleyh münâcatı indinde kıblesinde onu tahayyül etsin. Ve sem'ini, Hakk'ın onun üzerine onunla redd ettiği şeye ilkâ eylesin (25).

Ya'nî namaz, Hak ile kul arasında münâcât oldukda, o namaz zikirdir. Ve her kim Hakk'ı zikr ederse, o kimse. Hakk'ın hem-nişîni olur; ve Hak dahi onunla beraber oturur. Hani postta oturanlara post nişin derler ya işte nişin oturan manasınadır. Her ne kadar orada oturan tek kişi ise de onun hakikatinde varlığında Hakk’ın hem nişini olur o namaz kılan kimse. Hak dahi onunla beraber oturur, Tahiyyatta olduğumuz zaman, ayakta olduğumuz zaman ayakta olur, rükuda olduğumuz zaman da rükuda olur.

Zîrâ bize sıhhat ile vârid olan hadîs-i kudsîde, yani sağlam olarak bize gelen hadis-i kudside şek şüpheye meydan verilmeden nakledilen kudsi hadisin hakikati olan ve gerçek olan hadiste Hak Teâlâ hazretleri: "Ben beni zikr eden kimsenin celisiyim, arkadaşıyım " buyurdu. Yani kim ki beni zikrederse ben onun oturanıyım onunla birlikte olanım demektir. Ve bu gerçekten de böyle olmaktadır. Kulun varlığı Hakk’ın tahtı oldu, varlığın her zerresinde nüfuz etmiş olarak oturdu. Oturdu dan kasıt mutmainliktir rahatlamaktır bir bakıma. Ayakta durmak tehlikelidir, birisi gelir iter, vurur, çarpar yere düşer. Ama oturmak daha kararlılıktır, kolay kolay devrilmez. Ben beni zikredenin celisiyim yani onun meclisindeyim onun oturanıyım, onunla beraberim buyurdu. Ve basar sahibi olan kimse, yani basiretle birlikte gören kimse zikr eylediği kimse ile beraber hem-nişîn olsa, yani onunla birlikte oturmuş olsa yan yana oturmuş olsa kendinin celisini müşahede eder, yani kendi ile birlikte oturan bir kimseyi görür, müşahede eder, ama gözü açık ise.

Zîrâ bir kimsenin arkadaşı olan kimse hâzırdır, gâib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhududur. Allahüteala zikreden kimsenin görüş sahasındadır. Ve zâkirin bu müşahedesi, maddiye suretlerinin müşahedesi gibi hissî değildir, belki zevkidir. Bakın şu kelime bazen sohbetlerde de üzerinde durmaya çalışıyorum, çünkü çok mühim, bir kelime ama bakıyorsunuz o kadar büyük ufuk açıyor ki insana ciltler dolusu kitap okunsa bu kadar çok açıklık kişide mutmainlik ferahlık vermesin bundan beşeri manada bu kelimeye baktığımızda hemen madde manada zevkler aklımıza geliyor. Yemek içmek tatmak gibi zevkler aklımıza geliyor. Geçenlerde bir yerde bir başka araştırma yaparken bu kelime ile ilgili kısacık bir bölüm dikkatimi çekti ve notlarım arasına aldım, yine Fusus-ul Hikem Harun Fassı 124. Sayfa 4. Cildde gerçekten şu zevk kelimesini anlatan ve izah eden küçük bir bölüm var, yeri gelmişken onu da ilave edelim hatırımızda bulunsun çünkü mesnevi şerifte de ilmi manada irfani manada bir şeyler anlatılıyorken bunu zevk ehli anlar. Bunlar bir zevktir, bir tadıştır diye bu şekilde geçiyor, ama bu zevk kelimesi gerçek manada açılmadığı için hemen aklımıza beşeri zevkler geliyor. Elma armut yemek gibi su içmek gibi bir şeyler tatmak gibi öyle bir zevk anlayışı geliyor.

Şimdi onu biz hep anlatmaya çalışıyoruz bu zevk bildiğimiz zevklerden değil, maddi manada bir zevk değildir. Gönlün mutmain olması herhangi bir fikir hakkında değişik bir hale ulaşıldığı zaman ki kişinin aldığı hazlar manasındadır. İzah etmeye çalışılıyor, burada da yeri gelmişken bakalım, şimdi hibret diye bir kelime var, Farsçada bu bilgi ve tecrübe manasınadır. Şimdi bilgi ve tecrübe zevk ile hasıl olur, zevkin bilgi ve tecrübe olduğunu evvela belirtiyor. Yani bir baklavanın tadına bakarak ne kadar güzel zevkle yedim, sevk ile gezdim, zevk ile dolaştım zevkle seyrettim gibilerde maddi ve beşeri bir zevk değildir kelime sadece benzerliği vardır. Ama gönül âlemindeki zevk çok güzel bir şekilde anlatılmış.

Tecrübe ve zevhan hasıl olur ve zevk ise tecellidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın kişinin gönlündeki tecellisi veya herhangi bir yere olan tecellisinin kişinin gönlünde idrak etmesi açılması bu zek işte ilahi zevk, latif olan bir zevktir. Zevk ise tecellidir ve tecelli dahi suretlerde hasıl olur. Demek ki bu gördüğümüz suretlerin hakikati özleri ne kadar mühimdir. Şu halde Hakk’ın tecellisi için suretlerin vücudu lazımdır. Suretlerde mütecelli olmak için Hakk’ın vücudu elzemdir. O halde gördüğümüz bu bütün varlıklar Hakk’ın birer zuhurudur, bu zuhurda da tecelli etmekte işte tecelli mücella parlamakta orada yani onun hakikati ortaya çıkmakta bunu idrak etmek bu şekilde veya diğer şekilleri ile her hangi bir mevzuda bu tecellileri idrak etmenin adı “zevk” tir. Buna da ne deniyor, mutmain bir bilgi ile huzura kavuşmak, şek şüphe, acabalık şunlar gibi şeyler olmadan tam hakkani bir bilgi ile ki buna da artık irfaniyet ilmi deniyor, bu şekilde kişinin bilgisinden öğrendiği şeyden yahut yeni gördüğü şeyden mutmain olması onun zevki olmuş oluyor. İlahi zevk olmuş oluyor. Diğer şekliyle Hakk ile kendisi arasındaki bağlantının verdiği huzur şekliyle de ifade edebiliriz.

Ve suretlerde mütecelli olmak için yani suretlerde parlamak için ortaya çıkmak için Hakk’ın vücudu elzemdir, yani mutlaka lazımdır. O halde gördüğümüz bu varlık mademki var, o zaman Hakk’ın vücudu mutlaka vardır. Ve Hakk'ın zevkan müşahedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyyettir. Diğer varlıklar ile aramızdaki farkın ne kadar muhteşem olduğu şu cümle ile bile yetecek kadar güçlü bir ifadedir. Burada zevk kelimesini huzur ve mutmainlik, güvenilirlik bilgi olarak ele aldığımız zaman varlığımızın ne kadar kıymetli bir değere sahip olduğunu kolayca anlaşılır. Şu halde Hakk'ı zevkan müşahedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin yani insan varlığının kadrini esnâ-yı zikrinde yani zikir esnasında Hakk'ı müşa­hede eden arif bilir. Bakın ciltler dolusu kitaplar okunsa yazılsa şu cümleleri bir araya getirip te bu hakikatleri anlatacak bir lisan kolay kolay çıkmaz.

Bu bahsin tafsili Fass-ı Yûnusî'de mürur etti. İşte namazda müşahede yani Hakk’a şahitlik olmak ve rü'yet yani Hakk’ı görmek budur. Binâenaleyh Hakk'ı zâkir olan kimse, basar sahibi değil ise, kendinin arkadaşı, celisi olan Hakk'ı müşahede edemez. Bu kimse tenzih mertebesinde idrak edemez. Yani Cenab-ı Hakk’ı ötelerde farz eden Arşında yukarıda tahtında oturuyor nurlar içerisinde uzakta fark eden kimsenin bunu anlaması mümkün değildir. Bunu anlamanın tek yolu teşbih ilmini de bilmekle mümkündür. Teşbih ilmide bilindiği gibi Hakk’ın bütün âlemde zuhurda ve tecellide olmasına dayanan ve o ilmi belirten tevhid ilminin o bölümüdür. Tevhid ilmi; tenzih ilmi teşbih ilmi ve ikisini birleştiren tevhid ilmi ile birlikte olan ilmin adı tevhid ilmidir. Ariflerin ilmi de bu ilimdir.

Bir varlık basardan basirete aktarılabilirse ancak hakikati itibariyle idrak edilmiş olur. Basar dendiği zaman biz zahiren maddeyi görme diyoruz ama oradaki basar idrak başarından buradaki basar ondan bahsediyor. Ve bu surette de namazda kurretü'l-ayn sahibi olmaz, yani peygamberimizin dediği “namaz gözümün nurudur” hükmü kendisinde tecelli etmez. Namazını kılar sevabını alır cennetine girer işi yolundadır, onun zevki de odur, o da Hakk’tır ama gerçek manada bahsedilen hakikate ulaşılmamış olur. Bir insanın kendini bilmeden cennette olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Nefsinin oyalanması eylenmesi olur. Kendini bilen kimse cehennemde dahi olsa orası ona cennet olur. İmdi namaz kılan kimse, bu kıldığı namazda, ta'rîf olunan rü'yet ile Hakk'ı müşahede ediyor mu, yoksa etmiyor mu?

Kendisinin mertebesini buradan anlar. İşte eve gidince herkesin ilk işi iki rekat namaz kılsın ayrıca nafile hükmüyle bu hususlara dikkat edelim, yani Hakk ile birlikte kurret-il ayn olan bir namazın tatbikatını yapalım bu bize aslında sünnettir. Peygamberimizin yaptıkları sünnettir, peygamberimiz bize gözümün nuru namaz demiyor mu, işte biz de O’nun sünneti olarak bu namazı kılmamız lazımdır. Hiç olmazsa ömrümüzde bir defa ve bunu kılarken idrak seviyemiz nereye ulaştı bizim ulaştığımız yer orasıdır. Rabbımızı gördük mü görmedik mi, görmekten kasıt bir süliyet bir maddi varlık değildir, en azından ruhani ve nurani olarak bütün hücre yapımızın içinde mevcut olduğunu bizimle birlikte oturduğunu hissetmemiz ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey düşünmememiz gerekiyor. Eğer musallî yani namaz kılan kimse bu ta'rîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşahede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek imân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretin­de tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum. Yani karşımda hazır olan Hakk’ın huzurunda bulunuyorum

Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." Yani daha evvelce tarif edilen namazın tarifinde hani “semiallahülimen hamide, rabbenalekel hamd” gibi hadis-i şerifte beyan olunan cevaplarla mukabele buyurur. İşte bu musalli, yani namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nür suretinden; kendisine hitâb olunan cevaplara ilkâ-yı sem' etsin. Yani hadis-i şerifte belirtilen şekliyle duyarak öyle kabul etsin. Yani duyuyor olduğunu kabul etsin. Gerçi hem kendi söylemekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.[42]


وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ وَيَوْمَ يَقُولُ كُن فَيَكُونُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّوَرِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ {الأنعام/73}

“Vehuve-llezî haleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i) veyevme yekûlu kun feyekûn(u) kavluhu-lhakk(u) velehu-lmulku yevme yunfehu fî-ssûr(i) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti) vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)