Vehuve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) veyevme yekûlu kun feyekûn(u)(c) kavluhu-lhakk(u)(c) velehu-lmulku yevme yunfeḣu fî-ssûr(i)(c) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti)(c) vehuve-lhakîmu-lḣabîr(u)
O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah'ın "ol" deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O'nun sözü gerçektir. Sur'a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O'nundur. Gaybı da, görülen alemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.
Gökleri ve yeri, yerli yerince yaratan O'dur. Bir şeye "ol" dediği gün hemen oluverir. O'nun sözü haktır. "Sûr"a üfürüldüğü gün de mülk ancak O'nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hikmet sahibi, her şeyden haberdardır.
En'âm Suresi 73. ayet, Allah'ın yaratma kudretini, sözünün hakikatini ve mutlak egemenliğini vurgularken, aynı zamanda O'nun ilim ve hikmet sıfatlarını ön plana çıkarmaktadır. Ayet, 'yaratma', 'hakikat', 'olma emri', 'hükümranlık' ve 'gaybı bilme' gibi temel kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin aslen bir şeyi takdir etmek, ölçmek anlamına geldiğini, sonra da yoktan var etme manasında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri, önceden bir örneği olmaksızın, belirli bir düzen ve hikmetle var etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesini 'icad' (yoktan var etme) ve 'takdir' (ölçü ve düzen verme) anlamlarıyla açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın evreni bir plan ve ölçü dahilinde yarattığını, bu yaratmanın tesadüfi olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve evren üzerindeki egemenliğini gösteren merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'خَلَقَ' fiili, Allah'ın varlıkları kendi iradesiyle ve hiçbir şeye muhtaç olmadan meydana getirme gücünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin aslen bir şeyin sabit ve doğru olması anlamına geldiğini, Kur'an'da ise Allah'ın varlığının, sözünün ve fiillerinin doğruluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'بِٱلْحَقِّ' ifadesi, göklerin ve yerin yaratılışının boş ve anlamsız olmadığını, aksine bir hikmet, adalet ve gerçeklik üzere kurulduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hak' kelimesinin Allah'ın isimlerinden biri olduğunu ve O'nun varlığının mutlak gerçekliğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'بِٱلْحَقِّ' kullanımı, yaratılışın temelinde yatan ilahi gerçeği ve adaleti vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da hem ontolojik (varoluşsal) hem de etik (ahlaki) bir anlam taşıdığını ifade eder. Bu ayette 'بِٱلْحَقِّ' ifadesi, yaratılışın sadece fiziksel bir eylem olmadığını, aynı zamanda ilahi bir amaç ve adaletle gerçekleştiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kün' kelimesinin Allah'ın yaratma kudretinin bir ifadesi olduğunu ve O'nun bir şeyi dilediğinde sadece 'ol' demesinin yeterli olduğunu belirtir. Ayetteki 'يَقُولُ كُن فَيَكُونُ' ifadesi, Allah'ın iradesinin mutlaklığını ve yaratma eyleminin anında gerçekleştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kün' fiilinin 'kevn' (var olmak) kökünden geldiğini ve Allah'ın bu emriyle varlıkların anında meydana geldiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yaratma gücünün sınırsızlığını ve herhangi bir çaba veya zamana bağlı olmadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kün' emrinin Kur'an'da Allah'ın mutlak kudretini ve yaratma fiilinin eşsizliğini gösteren anahtar bir ifade olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu ifade, Allah'ın sözünün aynı zamanda bir fiil olduğunu ve anında gerçekleştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesinin bir şeye sahip olma ve üzerinde tasarruf etme yetkisi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَلَهُ ٱلْمُلْكُ يَوْمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ' ifadesi, kıyamet gününde tüm hükümranlığın yalnızca Allah'a ait olacağını, dünyadaki geçici mülkiyetlerin sona ereceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk' kavramını 'tasarruf ve tedbir' (yönetme ve düzenleme) yetkisi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda evrenin mutlak yöneticisi ve sahibi olduğunu, özellikle ahirette bu egemenliğin tam olarak tecelli edeceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve evren üzerindeki nihai otoritesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, kıyamet günü bağlamında kullanılması, Allah'ın hükümranlığının zaman ve mekanla sınırlı olmadığını ve ahirette tam anlamıyla ortaya çıkacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'gayb' kelimesini 'gizli olan, görünmeyen' olarak açıklar. Ayetteki 'عَـٰلِمُ ٱلْغَيْبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ' ifadesi, Allah'ın sadece görünenleri değil, aynı zamanda insan idrakinin ötesindeki tüm gizli şeyleri de bildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gayb' kelimesinin 'gözden kaybolmak, gizlenmek' anlamından geldiğini ve Kur'an'da Allah'ın ilminin kapsamını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın bilgisinin sınırsızlığını ve her şeyi kuşattığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'gayb'ın 'insanların idrak edemediği, duyularıyla ulaşamadığı' her şey olduğunu belirtir. Ayetteki 'عَـٰلِمُ ٱلْغَيْبِ' ifadesi, Allah'ın geçmiş, şimdi ve gelecekteki tüm gizli bilgileri eksiksiz bir şekilde bildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakîm' kelimesinin 'hikmet sahibi' ve 'hüküm veren' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَهُوَ ٱلْحَكِيمُ' ifadesi, Allah'ın tüm yaratma ve yönetme fiillerinin bir hikmet ve amaç doğrultusunda olduğunu, hiçbir işinin anlamsız olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hakîm' isminin, Allah'ın her şeyi en uygun ve en doğru şekilde yarattığını ve yönettiğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın evreni yaratmasındaki ve olayları düzenlemesindeki mükemmel düzeni ve amacı gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hakîm' isminin Kur'an'da Allah'ın hem bilgeliğini hem de adaletini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu isim, Allah'ın yaratılışındaki ve hükümranlığındaki mükemmel düzeni ve her şeyin bir amaca hizmet ettiğini gösterir.
En'âm Sûresi
O, gökleri ve yeri hak olarak halk edendir. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/73)
► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73)
► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!”
► O, gökleri ve yeri Hak olarak halkedendir. O’nun “Ol!”
Yukarıdaki ayet-i kerimenin yaratan’dır kelimesi yerine, hakikat ve mağrifet mertebesi itibari ile gerçekte halkeden’dir.
Ve huvellezî “halekas semâvâti vel arda bil hakk,” (6/En'âm 73) Ayet-i kerimenin bu bölümünü, çok iyi anlamamız lazım gelmektedir. Hakikati itibari ile, haleka kelimesi “yaratma, yaratır” değildir. “Halk” etti’dir.
Mahluk ise yaratılmış değil halkedilmiş’tir. Bu âlemde ne varsa hepsi canlı veya cansız denilen aslında canı olmayan hiçbir mahluk, taş toprak dahil, hepsi kendi düzeylerinde canlıdır ve bu âlemde cansız hiçbir şey yoktur.
“Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti.
“HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “L” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, âlem, “L”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir âleme “Hak” olan batın âleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden âlemde yaratma, “yoktan var etme” “yaratan ve yaratılan” ikilisi, diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir.
“HALK” ın “L” mı zâten aslında yoktur “L” dır. “İLL” “HAK”tır. İşin aslı budur.
Ancak dileyen ister yaratma desin ister karartma desin ne derse desin kendi bileceği iştir. Bu durumu kimsenin mutlak kabullenmesi diye bir durumda yoktur, dileyen ne anlamsız bir konu der geçer, kimiside bu işler Terzi’ye mi, kaldı der, kendince alay eder geçer, herkesin kendi bileceği iştir gayemiz ehli zahirle ters düşüp münakaşa etmek değil ancak böyle bir sahanın da olduğunu delilleri ile birlikte ifade etmektir.
İşte bu yüzden, Terzi ilgili yerlerde “Hak” esmâsını yazıyorken, “Hakk” olarak iki “kk” ke kullanarak yazar bunun sebebi “Hak” olan “Hakk’ın” “zahera” zahir olup halk’a çıkması için, birinci “k” nin makamının “L” makamına bırakılarak ve “H” nın üzerinede bir bireysellik noktasını ilave ederek “halkıyyet”e dönüşmesini sağlamak içindir.
Ayette de belirtildiği gibi (6-73) bu âlemlerin hakikati, batınen Hak, zahiren ise Halk’tır, ve bu şekilde yaratma veya yoktan var etme, diye bir husus söz konusu değildir.
“Lâilâhe illâllah” kelime-i tevhidinin daha içerilerinde, izah ve yaşam aşamaları olan. “Lâ faile illâ Allah” “lâ mevcude illâ Allah” “Lâ mevsufe illâ Allah” Lâ Ma’bude illâ Allah” ancak bu idraklerden sonra gerçek ma’na da.
“Lâ ilâhe illâllah-Muhammedürrasulüllah” mana-i İlahi ve ma’nayı Risali hakikat-i itibari ile gönülden lisanen kelâm edilmiş olur. Bu hakikati ancak, “size nefsinizden bir peygamber geldi” (9-Tevbe-128-129) kelâmı ilahisini idrak edip Risali kaynaktan İrfani muhabbet badesi içerek yaşayanlar teleffuz ve idrak edebilirler. T.B.[43]
İrfan ehli gerçekten o kadar geniş bir deryadır ki, önünde puta tapınan bir kişi gürse ona müdahale etmez. Önünde görse ona müdahale etmez. Önünde herhangi bir hadise cereyan eden bir mahal görse ona da müdahale etmez. Ancak, bir soru vaki olursa cevabını verir, yine de o cevabın fiiline karışmaz. Çünkü hiçbir kayıt altına girmez. Hiçbir hal ile de kendisini kayıtlamaz. Dolayısıyla da bunun sebebi de seyirden kaynaklanmaktadır. Kendinde yaşayacak, karşı mahalde de mahallin halini seyredecek. Nasıl seyredecek? Orada meydana çıkan fiilin Hakkın esmâsının zuhuru olduğunu idrak ederek seyredecek. Müşahede edecek sadece. Yani, Herhangi bir eksiklik veya fazlalık (fazlalık görmek de bir eksikliktir. Eksiklik görmekte zâten eksikliktir.) Şimdi elimizde altı tâne parmak olsa bu eksikliktir. Fazladır ama normal beşe göre nakıslıktır. (eksikliktir.) Dört tâne olsa gene eksikliktir.
Dolayısıyla her mahalde her fiilde, fiilin hakkını vermek onun yaşantısının gereğidir. Çünkü “ HÜVELLEZİ HALAKASSEMAVATI VEL ARDI BİL HAKKI” (6/73) ” Yani semavat ve arz Hakk olarak halkedilmiştir.” Âyet söylüyor bunu. Kur'an söylüyor. Yani ne varsa (şu veya bu varsa değil) ne varsa hepsi Haktır. Ve de gerçektir. Hani Tebareka suresinde de diyor ya “GÖKYÜZÜNDE UÇAN KUŞLARI GÖRÜRSÜN İŞTE ONLARI GÖKYÜZÜNDE RAHMAN TUTAR. GÖKYÜZÜNDE SIRA SIRA UÇAN KUŞLARI RAHMAN TUTMAKTADIR. (67/19) İŞTE RAHMAN DA HAKK İSMİNİN KAPSAMINDA OLAN BİR BAŞKA HALDİR. Rahman, daha geniş halde Hakk ismini meydana getirir. Dolayısıyla işi yukarıdan biliyorsak, yani üst düzeyden aşağıya doğru bakıyorsak o zaman âlemde Farklılıklar vardır demek, İrfan ehli için mümkün değildir.[44]