Felemmâ raâ-şşemse bâziġaten kâle hâżâ rabbî hâżâ ekber(u)(s) felemmâ efelet kâle yâ kavmi innî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)
Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.
Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".
Bu ayet, Hz. İbrahim'in tevhid mücadelesini ve Allah'ın birliğini arayışını tasvir ederken, 'görme', 'doğma', 'batma', 'büyüklük' ve 'ortak koşma' gibi temel kavramlar üzerinden sembolik bir anlatım sunar. Kelimelerin kök anlamları, bu arayışın felsefi ve teolojik derinliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, رؤية (rü'yet) kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'فَلَمَّا رَءَا' ifadesi, Hz. İbrahim'in güneşi sadece fiziksel olarak görmesini değil, aynı zamanda onun bir ilah olamayacağını idrak etme sürecini de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'رَءَا' fiilinin burada 'علم' (bildi) anlamında mecazi olarak kullanılabileceğini ima eder. Hz. İbrahim'in güneşi görmesi, onun ilahlık vasfından yoksun olduğunu anlamasına vesile olmuştur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'بَازِغَةً' kelimesini 'طالعة' (doğan) olarak açıklar. Ayette güneşin doğuşu, Hz. İbrahim'in gözlemlediği ve üzerinde düşündüğü bir kozmik olayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, بزغ (bezğ) kelimesinin, bir şeyin aniden ve belirgin bir şekilde ortaya çıkması anlamına geldiğini belirtir. Güneşin 'bâziğa' olması, onun tüm ihtişamıyla ufukta görünmesini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, كبر (kibr) kelimesinin hem cismani hem de manevi büyüklüğü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'هَـٰذَآ أَكْبَرُ' ifadesi, Hz. İbrahim'in güneşi diğer gözlemlediği cisimlerden (yıldız, ay) daha büyük ve etkileyici bulduğunu, dolayısıyla ilahlık için daha uygun bir aday olarak düşündüğünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kebîr' ve 'ekber' gibi kelimelerin Kur'an'da sadece fiziksel büyüklüğü değil, aynı zamanda güç, otorite ve yüceliği de ifade ettiğini vurgular. Hz. İbrahim'in bu ifadesi, güneşe atfettiği geçici bir yücelik algısını yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'أَفَلَتْ' kelimesini 'غابت' (battı, kayboldu) olarak açıklar. Güneşin batışı, onun sürekli ve kalıcı bir ilah olamayacağının kanıtı olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, أفل (efl) kelimesinin, bir şeyin batarak veya kaybolarak gözden uzaklaşması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bu fiil, Hz. İbrahim'in gözlemlediği gök cisimlerinin sınırlı ve geçici oluşunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, برأ (bere'e) kelimesinin, bir şeyden ayrılma, uzaklaşma ve temizlenme anlamlarını taşıdığını ifade eder. Hz. İbrahim'in 'إِنِّى بَرِىٓءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ' ifadesi, müşriklerin ortak koştukları şeylerden tamamen uzak olduğunu, onlarla hiçbir bağının kalmadığını kesin bir dille belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'بريء' kelimesinin, bir suçtan veya kusurdan arınmış, uzaklaşmış kişi için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanım, Hz. İbrahim'in şirkin her türlüsünden teberri ettiğini, yani uzaklaştığını ve masum olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, شرك (şirk) kelimesinin, bir şeyi başkasıyla ortak kılmak anlamına geldiğini ve dinî bağlamda Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'تُشْرِكُونَ' ifadesi, kavminin Allah'tan başka varlıklara tapınma eylemini doğrudan hedef alır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular ve bunun sadece putlara tapınmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah'ın mutlak birliğini ve egemenliğini zedeleyen her türlü düşünce ve eylemi kapsadığını belirtir. Hz. İbrahim'in bu sözü, tevhidin şirke karşı kesin duruşunu ifade eder.
En'âm Sûresi
“Felemmâ raâ-şşemse bâziġaten kâle hâzâ rabbî hâzâ ekber(u) felemmâ efelet kâle yâ kavmi innî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)” Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu'dur Rab'bim bu daha büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. (6/78)
Yıldız ve ay gecenin özelliklerindendir, geceyle birlikte gelirler ve geceyle giderler. Yâni, “yıldız ve ayı gece getirir.” Güneş ise gündüzün özelliklerindendir. “Güneşin aydınlığı ise gündüzü getirir, gündüz güneşi getirmez.” Ve aslında gündüzün içinde yıldızda ayda vardır fakat güneşin getirdiği aydınlık onlarında ışığını içine alıp sardığı için görünmezler, görünmedikleri için de aslında var iken yok hükmünde olurlar.
İşte genç İbrâhîm yıldız ve ayın hususiyyetlerini düşünüyor iken daha aydınlık bir fikrin düşüncesi de kendinde oluşmağa başlamıştı. O sırada ufukta madde güneşi yavaş, yavaş ışımağa başladığında getirdiği aydınlık ile her gün olduğu gibi, o gün de aydınlık, yâni gün oluşmağa başladı. Her kes için sıradan bir husus olan bu muhteşem hadiseye İbrâhîm ilk def’a şahit olduğundan onun nazarında güneş gerçek bir ilâh olarak yorumlandı. Bu benim rabb-ım dedi. Nihayet onun da süresi dolup arka tarafa geçip dünya ile perdelenince ve tekrar gece etrafı sarmaya başlayınca buda benim rabb-ım değil dedi. Çünkü yeniden yıldız ve ay ortaya çıkmıştı ve aynı şeyin tekrarı oluyordu o halde tekrar edip duranlardan, “uful” olup gidenlerden, rabb olmaz, kanaatine ulaştı.
Gökyüzünde olan bu yüksek hadiselerin ve varlıkların dahi hükmü yok iken bunların yanında taş ve odun parçalarından yapılan “putların” ise hiç bir hükmü olamayacağını düşünen (İbrâhîm) “sizin Allah’a şirk-ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. İşte bu kanaat ile fikr-î ve îmân-î yönden içinde bulunduğu topluluktan “îmân-î kat-î” ile ayrı düştü.
Tasavvufta, “yıldız=nefs-î benliği:” “ay-kamer= izâfî benliği” “güneş ise İlâh-î benliği” ifade etmektedir. Bunların eğitimini almayan bir kimsede ise, “yıldız-nefs-i emmâre” yi, “ay-kamar-hayel ve vehmi” “güneş ise nefs-i emmârenin tekebbürünü-gurur ve kibrini” ifade etmektedir. Hayatını bunlardan aldığı kararlara göre yöneten birimin aldığı kararlar hep nefsi istikametinde olur.
(Terzi Baba (1)) kitabımızın ikinci bölüm (Necm Sûresi) nin başında olan (Necm-yıldız) dan bahsederken bu mevzua dikkat çekmiştik, bu hususta daha geniş bilgi isteyenler oraya bakabilirler.
Bir şeyi değerlendirmek için kıyas yaparken, kıyasın. kıyaslanandan daha sağlıklı olması lâzımdır ki, verilen kararlar yerinde ve isabetli olsun. Yâni ölçü aracının, düzgün ölçmesi lâzımdır ki, ölçülen doğru ölçülmüş olsun. Aksi halde netice hep eğri çıkacaktır. İşte yanılma buradadır. Yanlış ölçümler devamlılık üzere olunca bunlar doğru olarak kabul görmeğe başlarlar işte bundan sonra verilen karar ve uygulamalar doğru zannıyla hep hakikate göre yanlış oluşmuş olurlar. Yapılacak şey ölçü ve kıyası asılları ile değiştirip gerçek ölçü ve değer yargılarına ulaşmaktır.
(Ay-Kamer) o mertebede vehim ve hayali oluşturur, özelliği “varı yok” “yoku var” göstermesidir. Aslında hiç olmayan bir şeyi vehm-zan eder ve bunu hayallendirerek kendi, kendinde üretir ve sonra ürettiği şeyi gerçek sanarak ona yönelir ve ona, o hayalen ürettiği şey sevimli gelir, çünkü kendi üretimidir. Nefs-i emmâresi ondan başkasına meyl etmez. İşte hayalî putların meydana gelişi bir bakıma bu anlayış yolundan oluşmuşlardır. Ve bunlarında terki gerekir.
“güneş” ise nefs-i emmârenin tekebbürünü-gurur ve kibrini ifade eder. Ve verdiği kendi kararlarının en isabetli ve en doğru kararlar olduğu zannıyla başka bir fikri kabul etmez. Böylece tam bir enaniyyet-benlik gurur ve kibir içinde yaşayarak, bu, kendi hükmünün altına girerek, kendi kendini, kendi anlayışına, mahkûm eder ve sorumlusu da kendisi olmuş olur.
Gece karanlığı, genç İbrâhîm’in daha henüz ilmî varlığını oluşturamadığı sürede gönlündeki sâfiyetidir. Orada parlamaya başlayan küçük bir düşünceyi Allah-ı bilmede ileri bir hal zannetmiştir. Bu tefekkürü devam ederken, daha ileri bir düşünceye ulaşınca eski kıyas ettiği düşünce gitmiş yerine biraz daha genişi gelmiş bu daha güzel demiştir.
Nihayet kendisini tamamen kaplayan aydınlık güneşe ve güne ulaşınca daha büyük bir düşünceye ve tefekküre ulaşmıştır, bu daha isabetli diyerek benim rabb-ım bu aydınlıktır, demiştir. İşte vakti gelip o aydınlıkta tekrar gidince, o düşüncesinin de geçici olduğunu anlayarak güzel bir ölçü ve kıyasla, (uful eden-batanları sevmem,) (...Allah-ü Teâlâ’ya hayelleri niz de üretip ortak koştuğunuz şeylerden uzağım) diyerek, bir sonraki Âyet-i Kerîmenin delâletiyle tefekkür yolculuğuna devam etmiştir.
İşte, gerçek ma’nâ da hakk yolcusu bir sâlik’in daha evvelce geçmiş olduğu nefis mertebelerinden sonra, mertebe-i İbrâhîmiyyet’in başlarında “âfakî” manâ da bu gerçek müşahedeye doğru eski hallerini terk ederek yol alması gerekecektir.[50]
إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ {الأنعام/79}
“İnnî veccehtu vechiye lillezî fetara-ssemâvâti vel-arda hanîfâ(en) vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)”