Felemmâ raâ-lkamera bâziġan kâle hâżâ rabbî(s) felemmâ efele kâle le-in lem yehdinî rabbî leekûnenne mine-lkavmi-ddâllîn(e)
Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi.
Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi.
Bu ayet, Hz. İbrahim'in tevhid arayışını ve Allah'ın birliğini idrak etme sürecini tasvir eder. Ay, batma eylemi ve hidayet kavramları üzerinden, geçici olanın ilah olamayacağı ve gerçek Rabbin daimi ve yol gösterici olduğu fikrini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'reâ' fiili, Hz. İbrahim'in ayı sadece fiziksel olarak görmesi değil, aynı zamanda onun ilahlık vasfına sahip olup olmadığını sorgulayan bir müşahede içinde olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'reâ' fiilinin mecazi anlamlarına da değinir. Burada Hz. İbrahim'in ayı görmesi, onun bir delil arayışı içinde olduğunu ve gördüğü şeyin mahiyetini anlamaya çalıştığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kamer' kelimesinin bilinen gök cismi olduğunu ve Kur'an'da sıkça Allah'ın kudretinin delillerinden biri olarak zikredildiğini belirtir. Bu ayette ise Hz. İbrahim'in tevhid arayışında bir durak noktası olarak kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kamer'in genellikle Allah'ın yaratma gücünü ve düzenini gösteren bir işaret olarak kullanıldığını ifade eder. Hz. İbrahim'in bu ayeti 'Rabbim' olarak nitelemesi, onun henüz gerçek Rabbi bulamamış olmasının bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bezğ' kelimesinin bir şeyin ortaya çıkması, görünür hale gelmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bâziğan' kelimesi, ayın parlaklığıyla birlikte ufukta belirmesini ve dikkat çekici bir varlık olarak algılanmasını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bezğ' fiilinin özellikle güneş ve ay gibi gök cisimlerinin doğuşu için kullanıldığını ve bu durumun onların belirginliğini ve göz alıcılığını ifade ettiğini açıklar. Hz. İbrahim'in bu duruma 'Rabbim' demesi, onun bu parlaklığa ve belirginliğe aldanışını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ufûl' kelimesinin bir şeyin batması, kaybolması ve gözden uzaklaşması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'efele' fiili, ayın geçiciliğini ve dolayısıyla ilahlık vasfına sahip olamayacağını gösteren temel bir delildir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'efele' fiilinin bir şeyin zeval bulması, yok olması anlamında kullanıldığını ifade eder. Hz. İbrahim'in bu fiili gözlemlemesi, onun geçici olanın ilah olamayacağı sonucuna varmasına yol açmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanı doğru yola, hakikate ve kurtuluşa ulaştırması anlamında merkezi bir rol oynadığını belirtir. Hz. İbrahim'in 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi' ifadesi, onun kendi çabasıyla değil, Allah'ın rehberliğiyle hakikate ulaşacağının bilincinde olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hidayet'in genel olarak doğru yolu göstermek olduğunu, ancak Kur'an bağlamında bunun özellikle Allah tarafından gönderilen peygamberler ve kitaplar aracılığıyla gerçekleşen ilahi rehberlik olduğunu açıklar. Hz. İbrahim'in bu duası, ilahi hidayetin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin doğru yoldan sapmak, şaşırmak ve hakikatten uzaklaşmak anlamına geldiğini belirtir. Hz. İbrahim'in bu ifadeyi kullanması, tevhid inancından uzaklaşmanın büyük bir sapıklık olduğunu ve kendisinin bundan sakınmak istediğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın birliğinden yüz çevirme, şirke düşme ve peygamberlerin getirdiği mesajı reddetme anlamında kullanıldığını ifade eder. Hz. İbrahim'in bu sözü, tevhidin zıddı olan şirkin bir 'dalâl' olduğunu vurgular.
En'âm Sûresi
“Felemmâ raâ-lkamera bâziġan kâle hâzâ rabbî felemmâ efele kâle le-in lem yehdinî rabbî leekûnenne mine-lkavmi-ddâllîn(e)” Ne zaman ki, ay-" doğar bir halde gördü. "Rabbim bu'dur" dedi. Sonra ay batınca da "and olsun ki, eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım" dedi. (6/77)
Gecenin ilerleyen saatlerinde Ay-ı “kamer” in çıktığını gördü, yıldızdan daha büyük olduğu kıyası ile (rabb-ım budur) dedi. Nihayet ay seyrini tamamlayıp görünmez hale geldiğinden sabaha karşı gece karanlığı ortalığa gene çöktü, ayda batınca bu da benim rabb-ım değil dedi ve ilâve etti, “andolsun ki, eğer bana Rabb-ım hidayet etmemiş olmasaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım” dedi.
Yukarıda da bahsettiğimiz, âfakî manâda olan bu kıyasın “enfüsî” olanı ise, o mertebe de yaşayan kişinin kendi nefsî kıyası ile daha geniş ve daha ileri bir görüş ile rabb-ı nı bulmaya çalıştığı anda bunun da hayali ve nefsî olduğunu anlayınca hiç bir değeri olmadığını anlaması o düşüncenin de “uful” batması demektir.
İşte kendisine gerçek olan Rabb-ı nın yardımı ve ilhamı ile kendi ilâhi benliğinin o bölümde faaliyyete geçmesi ile gerçek kıyas ve değerlendirmeyi yapmış olmasıdır. [48]
Füsûs’ül-Hikem, cilt 2 İbrâhîm Fassının başında: Bu hususta özetle şöyle ifade edilmektedir.
İbrâhîmiyyet kelimesinin içinde (müheyyem-şiddetli aşk) ın hikmeti mevcut’tur. “Heyemân” şiddetli aşk mânâsınadır. Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.) da Hakk muhabbet-i gâlip olduğundan, Allah’ın yolunda babasından, kavminden yüz çevirdi ve hakk yolunda oğlunu feda eylemeye kararlı idi, ve çok malını da terk etti. Ve muhabbetinin şiddetinden Hakk’ı, nûriyyetin zuhuru sebebiyle yıldızların zuhurunda talep edip: “Eğer Rabbim bana hidâyet etmez ve doğru yolu göstermezse şaşırmışlardan ve Hakk’ın cemâlinde hayrete düşenlerden olurum” (En’âm 6/77) dedi. Bu hallerin cümlesi heyemân’ın galip gelmesindendir. Ve âkıbet heyemân’ın kemâl-i sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hakk’la bâkî oldu. Ve Hakk’ı semâvât, arz, ervah ve cisimlerin zuhurlarında idrâk eyledi.[49]