Felemmâ cenne ‘aleyhi-lleylu raâ kevkebâ(en)(s) kâle hâżâ rabbî(s) felemmâ efele kâle lâ uhibbu-l-âfilîn(e)
Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.
Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da: " Ben batanları sevmem" dedi.
Bu ayet, Hz. İbrahim'in tevhid arayışını ve Allah'ın birliğini idrak ediş sürecini yıldızların batışı üzerinden anlatmaktadır. Anahtar kavramlar, gece, yıldız ve batma fiilleri etrafında şekillenerek, geçici olanın ilah olamayacağı fikrini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cenne' fiilinin 'örtmek, gizlemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'cenne aleyhi' ifadesi, gecenin karanlığıyla her yeri kuşatması, bir şeyi örtmesi ve görünmez kılması anlamındadır. Bu, İbrahim'in etrafının karanlıkla kaplanması durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cenn' kökünün temel anlamının 'gizlemek, örtmek' olduğunu ve 'gece' (leyl) kelimesinin de bu kökten türediğini ifade eder. Ayetteki 'cenne aleyhi' ifadesi, gecenin karanlığının her şeyi kaplaması ve gözden gizlemesi durumunu anlatır, bu da İbrahim'in gözlem yapmaya başladığı ortamı hazırlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki kelimelerin semantik alanlarını incelerken, 'cenn' kökünün 'gizlilik, örtülülük' anlamını vurgular. Ayetteki 'cenne aleyhi' ifadesi, sadece fiziksel bir karanlığı değil, aynı zamanda bir tür 'örtülülük' halini de ima eder; bu da İbrahim'in hakikati arayışındaki başlangıç noktasını, yani henüz tam aydınlanmamış bir durumu temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kevkeb' kelimesinin bilinen anlamıyla 'yıldız' olduğunu ve Kur'an'da mecazi kullanımlarının da bulunduğunu belirtir. Bu ayette ise doğrudan gökyüzündeki bir yıldızı ifade eder ve İbrahim'in gözlemlediği somut bir varlığı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kevkeb' kelimesini 'gökyüzünde parlayan cisim' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, İbrahim'in dikkatini çeken ve ona ilah olabileceği düşüncesini veren ilk gök cismidir, bu da onun tevhid arayışının ilk aşamasını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kevkeb' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, genellikle 'yıldız' anlamında kullanıldığını ve bazen de mecazi olarak 'parlaklık, güzellik' gibi anlamlara gelebildiğini belirtir. Bu ayette ise, İbrahim'in gözlemlediği ve geçici olduğunu fark ettiği somut bir yıldızı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'efele' fiilinin 'batmak, kaybolmak' anlamında kullanıldığını ve bu fiilin genellikle gök cisimlerinin batışını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'efele' kelimesi, yıldızın ufukta kaybolmasını, gözden yitmesini anlatır ve İbrahim'in bu geçicilikten yola çıkarak ilahlık vasfını reddetmesini sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'efele' fiilini 'bir şeyin gözden kaybolması, batması' olarak açıklar. Ayetteki 'fellemmâ efele' ifadesi, yıldızın batışını, yani varlığının geçici olduğunu ve bu geçiciliğin ilahlık vasfıyla bağdaşmadığını İbrahim'e gösteren kritik bir anı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'efele' fiilinin 'batmak, gizlenmek' anlamlarını vurgular ve bu fiilin özellikle gök cisimlerinin hareketleriyle ilgili kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, İbrahim'in gözlemlediği yıldızın batarak yok olmasıyla, onun ilah olamayacağı sonucuna varmasını sağlayan temel bir gözlemdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'efele' fiilinin semantik alanını 'kaybolma, yok olma, geçicilik' olarak değerlendirir. Ayetteki 'efele' kelimesi, sadece fiziksel bir batışı değil, aynı zamanda bir varlığın sürekliliğinin olmaması ve dolayısıyla ilahlık vasfına sahip olamayacağı fikrini sembolize eder. Bu, İbrahim'in tevhid arayışındaki mantıksal çıkarımının temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âfilîn' kelimesinin 'batanlar, kaybolanlar' anlamına geldiğini ve bu kelimenin 'efele' fiilinin ism-i fail çoğulu olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, İbrahim'in yıldızın batışından sonra, batıp kaybolan her şeyin ilah olamayacağı genel prensibini ifade etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âfilîn' kelimesini 'batıp gidenler, gözden kaybolanlar' olarak açıklar. Bu kelime, İbrahim'in yıldızın batışıyla ulaştığı sonucun genelleştirilmiş halidir; yani, varlığı sürekli olmayan, değişen ve kaybolan hiçbir şeyin ilah olamayacağını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'âfil' kelimesinin 'zail olan, kaybolan' anlamını vurgular. Ayetteki 'el-âfilîn' ifadesi, İbrahim'in gözlemlediği yıldızın batışından yola çıkarak, tüm geçici ve kaybolmaya mahkum varlıkların ilahlık vasfından uzak olduğunu ilan etmesidir.
En'âm Sûresi
“Felemmâ cenne ‘aleyhi-lleylu raâ kevkebâ(en) kâle hâzâ rabbî felemmâ efele kâle lâ uhibbu-l-âfilîn(e)” Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle batanları sevmem" deyiverdi. (6/76)
Az dikkatle bakıldığı zaman bu Âyet-i kerîme de iki anlatım yönü olduğunu görmekteyiz. Birincisi bu Âyet-i Kerîme yukarıdaki gibi (Zâtî değil esmâ-î’dir,) yâni esmâ mertebesinden izah edilmektedir. Diğer bölümü ise İbrâhîm’in lisânındandır.
Genç İbrâhîm, mağaradan çıktığında günün akşam üstüsü olup gece her tarafı örttüğünde gökyüzünde (kevkeb) “yıldız” ışımağa başlar. Yukarıda ki Âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi genç İbrâhîm de, hakk’ın lütfuyla görüş kabiliyyet-i gelişmiş idi. İşte onda ilk zuhura gelen de bu âfakî görüş olduğundan başını göğe çevirip görüş ve müşahede yoluyla kıyas yapmaya başlamasıdır. Gece karanlığında gökyüzünde ilk defa gördüğü (kevkeb) “yıldız”ın ışıması ona göre muhteşem bir sahne idi işte bu yüzden, (bu benim rabbım dedi) Belirli bir süre sonra da yıldız kaybolunca (ben böyle batanları sevmem dedi.) Ve yıldızın rabb olmadığını anladı. Âyet-i Kerîmenin âfakî yönü budur. Aslında ilâve edilecek daha çok hususiyyetleri vardır fakat bu kadarını yeterli görmekteyiz.
Bu bölüme birde enfisü yönden yâni kendi varlığımızdan baktığımızda, anlayışımız şu olacaktır. Bu mertebeye doğru yol almaya başlayan sâlik daha evvelki yedi mertebede nefsini yâni kendini tanımaya çalışmıştı, bu mertebede ise ilk işi gökyüzü ve âlemleri, ayrıca kendi gönül gökyüzünü ve kendi iç âlemlerini tanımağa başlaması olacaktır. Zaman, zaman kendinde beşeri manâda nefis yıldızı kaynaklı olan geçip giden mesnetsiz rabb anlayışlarını ortadan kaldırmasıyla oluşan anlayıştır. Bu mertebenin öncüsü de îbrâhîm (a.s.) dır.[47]