Vekeżâlike nurî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel-ardi veliyekûne mine-lmûkinîn(e)
İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.
Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.
En'âm Suresi 75. ayet, Hz. İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığının gösterilmesini ve bunun onun yakîn sahibi olmasındaki rolünü vurgular. Ayet, 'gösterme', 'hükümranlık' ve 'yakîn' kavramları üzerinden ilahi kudretin ve bilginin derinliğini ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'nürî' fiili, Allah'ın İbrahim'e kâinatın işleyişini ve kudretini sadece gözle değil, aynı zamanda kalben ve aklen idrak etmesini sağladığını gösterir. Bu, bir nevi ilahi bir keşif ve basiret açmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nürî' fiilinin mecazi anlamda 'bildirmek' ve 'açıklamak' olarak kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını göstermesi, ona bu hükümranlığın sırlarını ve delillerini açıklayarak bilgi ve idrakini artırması anlamındadır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'İbrahim' isminin 'eb' (baba) ve 'rahîm' (merhametli) kelimelerinden türediği veya Süryanice kökenli olup 'halkın babası' anlamına geldiği görüşlerini aktarır. Ayette, bu ismin zikredilmesi, Allah'ın özel olarak seçtiği ve kendisine büyük hakikatleri gösterdiği bir peygamberi işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da İbrahim'in 'hanîf' (tevhid inancına sahip) ve 'halîlullah' (Allah'ın dostu) vasıflarıyla öne çıktığını belirtir. Bu ayetteki 'İbrahim' vurgusu, onun tevhid mücadelesindeki merkezi rolünü ve Allah'ın ona olan özel lütfunu, yani kâinatın hükümranlığını idrak etme yeteneğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melekût' kelimesinin 'mülk'ten daha mübalağalı bir anlam taşıdığını, Allah'ın mutlak ve tam egemenliğini, her şeyi kuşatan kudretini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'melekût' kavramı, göklerde ve yerde Allah'ın hiçbir ortağı olmaksızın tek başına hükümran olduğunu, her şeyin O'nun tasarrufunda bulunduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'melekût'un Allah'ın zatına mahsus olan, yaratılmışların idrakinin ötesindeki ilahi saltanat ve kudret olduğunu açıklar. İbrahim'e bunun gösterilmesi, ona sadece dışsal bir gözlem değil, aynı zamanda bu ilahi kudretin içsel ve derin hakikatlerini idrak etme imkanı sunulduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'melekût'un 'mülk' kelimesinin 'vav' ve 'te' harfleriyle mübalağa edilmiş hali olduğunu ve Allah'ın her şeye mutlak hakimiyetini, tasarrufunu ve kudretini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, İbrahim'e gösterilen şey, sadece göklerin ve yerin varlığı değil, aynı zamanda bu varlıkların arkasındaki ilahi yönetim ve kudretin büyüklüğüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yakîn' kelimesinin şüphenin ortadan kalkmasıyla elde edilen kesin bilgi olduğunu ifade eder. Bu ayette 'mûkinîn' ifadesi, İbrahim'in Allah'ın kudretini ve birliğini gözlemleyerek, bu gözlemler sonucunda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam bir iman ve kesin bilgiye ulaşmasını amaçladığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'yakîn'in bilginin en üst seviyesi olduğunu, 'ilmelyakîn', 'aynelyakîn' ve 'hakkalyakîn' mertebeleriyle ifade edildiğini belirtir. İbrahim'in 'mûkinîn'den olması, onun Allah'ın hükümranlığını görerek (aynelyakîn) ve bu gerçeği tam anlamıyla idrak ederek (hakkalyakîn) en yüksek iman mertebesine ulaşmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yakîn'in 'şüphe'nin zıddı olduğunu ve kalbin bir şeye tam olarak mutmain olması halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mûkinîn'den olması, İbrahim'in göklerin ve yerin hükümranlığını görmesiyle, Allah'ın varlığı ve birliği konusundaki tüm şüphelerinin ortadan kalktığını ve tam bir teslimiyete ulaştığını vurgular.
En'âm Sûresi
“Vekezâlike nurî ibrâhîme melekûte-ssemâvâti vel-ardi veliyekûne mine-lmûkinîn(e)” Ve İbrâhîm'e şöylece göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakînen bilip inananlardan oluversin. (6/75)
Görüldüğü gibi bu âyet-i Kerîme zâtî’dir ve bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Nübüvvetinin de başlangıç aşamalarıdır.
(Gösteriyorduk) İlâhi bakışın zuhur mahalline aktarılışını açık olarak belirten bu ifade ne müthiş bir idrak sahası açmakta ve müşahede irfaniyyetinin yolunu anlatmaktadır. Daha evvelki birçok sohbetlerimizde de belirttiğimiz gibi müşahedeye üç aşamalı bir anlayıştan sonra erilmekte’dir. Bunlarda (sem) “duyma” (basar) “görme” (fuad-kalb) “yaşama ve tasdik” tir.
Bu yüzden duyma çok mühimdir. Kişi neyi duyarsa hayalini o duyma istikametinde geliştirir. İşte bu yüzden kişinin her duyduğuna hemen itibar etmemesi ve ihtiyatla karşılaması gerekir ki daha sonraları hüsrana uğramasın. İbrâhîm’in duyma süreci mağarada iken Cebrâil tarafından ihtiyacı olduğu kadar yerine getirilmiştir.
İbrâhîm’in Gerçeği görme sürecinin ise bu Âyet-i Kerîme ile başladığı açık olarak bildirilmektedir ve bu süreç bizzât Cenâb-ı Hakk tarafından basar ve basiret sıfâtıyla uygulandığı belirtilmektedir. Yâni bu görüşün Hakk tarafından verildiğinden zâhir ve bâtın iki yönlüde olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
(Semâvatın melekûtunu) Yâni “Esmâ-Rububiyyet” mertebesinin özelliklerini.
(Velard) “ef’al” yâni “arz” yeryüzünün hakikat- leri’ni. Gösteriyorduk.
(Yakînen bilip) Yakîn bilişi de kalbe ait bir iş olduğundan neticenin hiç şüphesiz mutmain bir idrak ile doğruya ulaşıldığı kanaatidir. Bu halede “îkân” denir.
(İnananlardan oluversin.) Burada olan “Tenzîh-î” manâda ki, îmân-îkân “Tevhid-i ef’al-fiillerin birliğidir.” Bu inanma sadece gayb-î değil aynı zamanda şuhud-î dir. Bu oluşumlara ayrı bir yönden de baktığımızda, Afakî ve enfüsî olduğudur. Yâni bir yönüyle kişinin kendi bünyesinde, “nefsinde” oluşan bir yaşam sistemi diğeri ise dışarıda, “Afakî” yaşanan genel halidir. Bu hakikat, (Fussilet/41/53/ Âyetinde) de açık olarak belirtilmekte dir.
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى......يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَق
(Senürîhim Âyâtinâ fil âfakî ve fi enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehümül hakkun........)
41/53. “Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan Âyetlerimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hakk olduğu ortaya çıksın.......” Bilindiği gibi Âyet işaret demektir, Âyetler ise işaretler, demektir. Âyet aynı zamanda Kûr’ân ve Kûr’ân-ın bölümlerinden olduğundan “Zât-i işaretler” de demektir. O halde evvelâ kendi nefsimizde, sonra da âfakta, nefsimizin dışında olan her yerde (Göstereceğiz) vaadi ile belirtilen “görme” müşahede-ye ulaşmanın yollarını bulmamız gerekmektedir. Allah-ın vaadı Hakk’tır ve gerçektir. Yeter ki, biz gözümüzü yukarıda da bahsedildiği gibi görme alanına göre irfaniyyetle ayarlayabilelim. Buradaki görme (Cemâl) değil “Ef’âlî”dir. Fiillerdeki hakikati görmektir.
Bu hususta, seyr hakkında daha geniş genel bilgi (irfan mektebi ve şerhi) isimli kitabımızın tamamında, özellikle de (8) ci “İbrâhimiyyet” mertebesinde bu halin özellikleri bulunmaktadır dileyenler oraya bakabilirler.[46]