İçeriğe atla
En'âm 79Cüz 7 · Sayfa 137

En'âm Sûresi 79. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

İnnî veccehtu vechiye lilleżî fetara-ssemâvâti vel-arda hanîfâ(en)(c) vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)

"Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."

En'âm Sûresi

“Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (6/79)


Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerîme’lerin delâletiyle, İbrâhîm’in yavaş, yavaş o mertebenin müşahedeli hakikat-i olan, kat-i îmân’a doğru yol aldığı açık ve net olarak görülmektedir. (Hanif) lügatlar da, “lekesiz muvahhid” yani tevhid ehli diye ifade edilir.

Ayrıca (Hanif) İslâmiyetten önce Allah’ın birliğine inanan ve “İbrâhîm” (a.s.) ın dinine bağlı olan kimselere denir. Diye de ifade edilmektedir.

İbrâhîm (a.s.) ın kendi zamanına kadar ulaşan, îmân, anlayışından kendisinin, çok daha ilerilere gittiği anlaşılmaktadır. Vechini mutlak “Hakk’a” çevirdiğini söylemesi içindeki samimiyyet’in ne derece yüksek olduğunu göstermektedir, ayrıca “râbıta” (bağ kurma) nın hakikatinin de ne olduğunu ve nereye olması lâzım geldiğini de çok açık olarak göstermektedir. “Tevhîd-i efâ’l” (fiillerin birliği) hakikatini ilk def’a idrak eden ve o şekilde hayatına yol veren kimsedir.

Daha gençliğinde bulunduğu topluluğun “Rabb” anlayaşı ile kendi “Rabb” anlayışı nın arasında ne kadar büyük fark olduğu anlaşılmaktadır. Arasında bulunduğu topluluk “vecihlerini” fark âlemine, (kesret) “putlara çevirmiş” ler iken onlardan ve şartlanmalarından hiç etkilenmeden kendisi “vechini” Rabb’ı na (tevhid) e “birliğe” çevirmiştir.

İnsân oğlunun mutlaka yönünü “vechini” çevirdiği bir istikameti vardır. Bu âlemde vech’in hedefi ikidir, biri Hakk diğeri ise “mâsiva” denen halktır. Ancak halk’ta Hakk’ı müşahede eden kişi için “halk” mâsiva hükmünden çıkar, aslında halkıyyet’i mâsiva hükmüne getiren kişinin kendi anlayışıdır. Gerçek manâda “Hanif” olan kişi için (Halkıyyet) kalmaz “her mahalde” Hakk’ın zuhuru müşahede edilir, her mahalde var olan Hakk’ın zuhurudur anlayışına da (Tevhîd-i ef’âl) “fiillerin birliği” denir.

Bu âleme, madde âlemi anlayışıyla, bakmak “kesret-çokluk,” “Hakk’ın zuhuru” dur, anlayışıyla bakmak ise “tevhid-birlik” tir. İşte o devrelerde Îbrâhîm in kavmi bulundukları ortamdaki varlıklara kesret gözüyle baktıkları için, onları hep ayrı, ayrı varlıklar olarak gördüler ve hayallerinde oluşturdukları vehim ve onun “musavvire” tasfir- düzenlemeleri ile bazı sûretleri yücelterek ilâh edindiler.

Îbrâhîm’in bakışı ise onların tam tersine, bu âleme “Hakk’ın” isimlerinin zuhurudur anlayışıyla baktığından varlıkların her birerlerinin özünde Hakk’ın bir esmâsının olduğu hakikatini anlayınca “ben vechimi bu âlemleri halk edene çevirdim” diyerek bu hakikati zamanına göre çok güzel bir anlayışla idrak ederek, hem kendi devresinde hem de kendinden sonra bu mertebeden geçecek gerçek (hanif) lere yol gösterici olarak (Kûr’ân-ı Kerîm, bizlere de bunu bildirilmiştir. Kim bu idrake ulaşırsa işte o zaman o kişi bâtınen (Îbrâhîm-Hanif) dîninden olmuş olur.

Gökte ve yerde gördüğüm Allah’ın (c.c.) nün, zuhuru olan, görüntülerine “ilâhlar” olarak “rabıta” etmem, çünkü onlar “mahlûk” tur’lar. Mahlûk’ta “Hâlık” olmaz, “Hâlık” olmayana da ibadet edilmez, eğer edilirse, hâlik’a ortak koşulmuş olur, bu ise tam anlamıyla şirk, “müşrik”lik olmuş olur. İşte bu yüzden, “ben müşriklerden değilim,” dedi.[51]

Ben müşriklerden değilim.” diye dua etmişti. İşte bu yüzden o nun mü’minliği böylece tasdik edilmiş olmakta idi. Ondan daha evvelce de mü’minler vardı. Fakat onun bu mertebesinin “Hanif ve Halil” lik, (Tevhîd-i ef’âl) özellikleri itibariyle mü’minlerin evveli olmuştur. İşte bu mertebe ilk def’a Hakikat-i İbrâhîmiyye ile faaliyete geçmiş, oradan bize Kûr’ân-ı Kerîm ve onun da sözcüsü olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından bildirilmiştir. Şükründen aciziz.[52]

Nefsi mutmainne mertebesinin olan bu âyeti nefsi mutmainne mertebesi içinde anlamaya çalışırsak.

Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlik, önceki hallerinde az da olsa şüphe ve endişeler içinde bulunuyorken burada daha çok huzur bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur. Bu mertebede ilâhi huzuru bulup kendine ve Rabb’ına güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımağa başlar.

Bu yer Rabb’ın özel olarak Hakk zikrine devam eden kullarını kendine davet ettiği yerdir. Bu davete ancak (Nefsini bilen Rabb’ı nı bilir) hakikatine âşina olanlar icabet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umumilik’ten seçilmişliğe geçiştir ve çok çalışma gerektirir. Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icabet ede bilir. Bu hitap bâtını açık olanlara ulaşır. Diğerleri ise sadece kelâmını duyar ve orada kalırlar.

Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. (Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabb’ı na dön, 89/27) emrini her müslüman duyar veya okur, fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır. Bu hâli çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. Bir ömür boyu ibadet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki; (Rabb’ı na dön) hitabına muhatap oldu.?

Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri (hayâli Rabb’ı) na, yani (Hakk’dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise) farkında olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi (irci’i) hitabını duymağa başlamasıdır.

Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs gerçek haliyle icabet edebilir ve Rabb’ın dan bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabb’ı na ulaşmıştır. Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabb’ı na ibadet ederken, burada derçek Rabb’a yani Rabb-ül erbab’a, Rabb’ların Rabb’ına, yönelmiştir.

İşte bu yüzden de (Mutmeinne nefs) hitabına mazhar olmuştur. (Mutlak irfan) mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir.

Ne büyük saadettir ki; Rabb’ kişiye bu mertebe de özel olarak hitab etmektedir.

Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helâl olsun.

Buraya gelinceye kadar insânlara olan hitap umumidir. Burada hususiliğe ve özelliğe geçiliyor. Rabb’ın sana, özel olarak hitabı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsan-zât-i müşahede vaki olmuştur. İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişi de, karşılık olarak: (Ben mutlak varlığımı-vechimi semavat ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim, 6/79) idraki ile cevap vermeğe ve bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeğe çalışmalıdır. Burası şirkten yani ikilikten kurtulmağa başlamanın yeridir.

(İyi bilin ki kâlpler ancak Allah’ın zikri ile mutmein olur,13/28) lâfzı ilâhisi bu hâline güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih ile Allah Allah diye saya- rak Onu anmak değil, ancak idrak ile evvelâ Rabb, yani Rububiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab etmektedir.[53]

Peygamber (s.a.v.) e soruyorlar: Ya Rasûlülllah, “siz mi güzelsiniz, yoksa Yûsuf (a.s.) mı daha güzeldi?” O da! “Kardeşim Yûsuf benden sabîh (güzel). “ben ondan daha emlâh’ım” (sevimliyim). Onun görülen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur. Buyurdu. Peygamberimizin (s.a.v.) görünmeyen güzelliği gösterilseydi, kimse bakmaya takat getiremezdi.

Öyle diyorlar. “Güzelliğin onda dokuzu Yûsuf’a verildi. Biri de diğer insânlara dağıtıldı.” Tabii bu muhteşem bir hâdise’dir. Bunu biz sûret olarak ele almayalım, yani güzelliğin onda dokuzu “gönle” verildi ki, o da hakikati İlâhiyye’dir. Yani İlâh-î cemâle verildi. Allah’ın vechine verildi. Bir’i hayal ve vehmin sûretlerine verildi. İbrâhîm (a.s.) ın dediği gibi “ben vechimi semavat ve arzda benzersiz olana döndürdüm.” (6/79) Yani “o güzelliğe döndürdüm.” Diyor. Bu bir yansımadır. Bütün bunların hakikati ahirette meydana çıkacaktır. Burada ilmî olan yakîn’lik orada aynî olarak meydana çıkacaktır. Buradaki yakîn’lik bilinçte olacak. Orada, şuhuttaki yakîn’liğe dönüşecektir. Burada ilmi yakîn’lik olmazsa oradakine ulaşamayacağız.[54]


وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللّهِ وَقَدْ هَدَانِ وَلاَ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا أَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ {الأنعام/80}

“Vehâccehu kavmuh(u) kâle etuhâccûnnî fi(A)llâhi vekad hedân(i) velâ eḣâfu mâ tuşrikûne bihi illâ en yeşâe rabbî şey-â(en) vesi’a rabbî kulle şey-in ‘ilmâ(en) efelâ teteżekkerûn(e)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)