İnnî veccehtu vechiye lilleżî fetara-ssemâvâti vel-arda hanîfâ(en)(c) vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)
"Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."
"Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".
Bu ayet, Hz. İbrahim'in tevhid inancını ve Allah'a yönelişini ifade etmektedir. Ayet, yaratıcıya tam bir teslimiyetle yönelme ve şirkten uzak durma kavramlarını dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vech' kelimesinin aslen 'yüz' anlamına geldiğini, ancak mecazen bir şeye yönelme, kastetme ve ona teveccüh etme manasında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'veccehtü vechî' ifadesi, Hz. İbrahim'in tüm benliğiyle, kalbiyle ve niyetiyle Allah'a yönelişini, O'nu tek ilah olarak kabul edişini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tevcih'in bir şeyi bir yöne çevirmek olduğunu ve 'veccehtü vechî' ifadesinin, kişinin tüm dikkatini ve iradesini belirli bir hedefe yöneltmesi anlamına geldiğini açıklar. Ayette bu, Hz. İbrahim'in şirkten yüz çevirip yalnızca Allah'a yönelme kararlılığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fatara' fiilinin 'ibtedee ve enşee' yani 'başlangıçtan yarattı ve inşa etti' anlamında olduğunu belirtir. Ayette bu kelime, Allah'ın gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde, örneksiz ve benzersiz bir biçimde yaratan kudretini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fatara' kelimesinin 'şakka' (yardı, böldü) anlamından türediğini ve bir şeyi ilk kez ortaya çıkarmak, yaratmak manasına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın varlıkları ilk kez ve benzersiz bir şekilde yaratan, onlara şekil veren yaratıcı gücünü vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fatara' kavramının Kur'an'da 'yaratma' fiilinin özel bir türünü ifade ettiğini, özellikle bir şeyi başlangıçta, örneksiz ve benzersiz bir şekilde var etme anlamı taşıdığını belirtir. Bu, Allah'ın yaratıcılığının eşsizliğini ve O'nun dışındaki her şeyin O'nun yaratmasıyla var olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hanîf' kelimesinin 'eğrilikten doğruya yönelme' anlamına geldiğini ve özellikle İslam öncesi dönemde putperestlikten uzak durup tek Allah'a inananlar için kullanıldığını belirtir. Ayette Hz. İbrahim'in, şirkten yüz çevirerek tevhid inancına sıkıca bağlı olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hanîf'in 'meyl' (eğilim) kökünden geldiğini ve batıldan hakka, şirkten tevhide yönelen kişi için kullanıldığını açıklar. Ayette bu, Hz. İbrahim'in tevhid inancına olan kesin bağlılığını ve diğer tüm inançlardan yüz çevirişini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hanîf' kelimesinin Kur'an'da genellikle Hz. İbrahim ile ilişkilendirildiğini ve onun tevhid inancının, yani Allah'ı birleme ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmama prensibinin bir sembolü olduğunu ifade eder. Ayette bu, Hz. İbrahim'in inancının özünü ve safiyetini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şirk' kelimesinin 'ortaklık' anlamına geldiğini ve dinde Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek manasında kullanıldığını belirtir. Ayette 'müşrikîn', Allah'ın birliğine inanmayıp O'na başka varlıkları eş koşanları ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müşrik'in, Allah'ın rububiyetinde veya uluhiyetinde başkalarını ortak kılan kişi olduğunu açıklar. Ayette Hz. İbrahim'in, kendisini bu tür bir inançtan tamamen uzak tuttuğunu ve tevhid inancına bağlılığını ilan ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'ın temel kavramlarından biri olduğunu ve Allah'ın mutlak birliğine karşı çıkan her türlü inanç ve eylemi kapsadığını belirtir. Ayette 'müşrikîn' ifadesi, Hz. İbrahim'in tevhid inancının zıddı olan, Allah'a ortak koşanların inanç sisteminden kesin bir ayrılışını vurgular.
En'âm Sûresi
“Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (6/79)
Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerîme’lerin delâletiyle, İbrâhîm’in yavaş, yavaş o mertebenin müşahedeli hakikat-i olan, kat-i îmân’a doğru yol aldığı açık ve net olarak görülmektedir. (Hanif) lügatlar da, “lekesiz muvahhid” yani tevhid ehli diye ifade edilir.
Ayrıca (Hanif) İslâmiyetten önce Allah’ın birliğine inanan ve “İbrâhîm” (a.s.) ın dinine bağlı olan kimselere denir. Diye de ifade edilmektedir.
İbrâhîm (a.s.) ın kendi zamanına kadar ulaşan, îmân, anlayışından kendisinin, çok daha ilerilere gittiği anlaşılmaktadır. Vechini mutlak “Hakk’a” çevirdiğini söylemesi içindeki samimiyyet’in ne derece yüksek olduğunu göstermektedir, ayrıca “râbıta” (bağ kurma) nın hakikatinin de ne olduğunu ve nereye olması lâzım geldiğini de çok açık olarak göstermektedir. “Tevhîd-i efâ’l” (fiillerin birliği) hakikatini ilk def’a idrak eden ve o şekilde hayatına yol veren kimsedir.
Daha gençliğinde bulunduğu topluluğun “Rabb” anlayaşı ile kendi “Rabb” anlayışı nın arasında ne kadar büyük fark olduğu anlaşılmaktadır. Arasında bulunduğu topluluk “vecihlerini” fark âlemine, (kesret) “putlara çevirmiş” ler iken onlardan ve şartlanmalarından hiç etkilenmeden kendisi “vechini” Rabb’ı na (tevhid) e “birliğe” çevirmiştir.
İnsân oğlunun mutlaka yönünü “vechini” çevirdiği bir istikameti vardır. Bu âlemde vech’in hedefi ikidir, biri Hakk diğeri ise “mâsiva” denen halktır. Ancak halk’ta Hakk’ı müşahede eden kişi için “halk” mâsiva hükmünden çıkar, aslında halkıyyet’i mâsiva hükmüne getiren kişinin kendi anlayışıdır. Gerçek manâda “Hanif” olan kişi için (Halkıyyet) kalmaz “her mahalde” Hakk’ın zuhuru müşahede edilir, her mahalde var olan Hakk’ın zuhurudur anlayışına da (Tevhîd-i ef’âl) “fiillerin birliği” denir.
Bu âleme, madde âlemi anlayışıyla, bakmak “kesret-çokluk,” “Hakk’ın zuhuru” dur, anlayışıyla bakmak ise “tevhid-birlik” tir. İşte o devrelerde Îbrâhîm in kavmi bulundukları ortamdaki varlıklara kesret gözüyle baktıkları için, onları hep ayrı, ayrı varlıklar olarak gördüler ve hayallerinde oluşturdukları vehim ve onun “musavvire” tasfir- düzenlemeleri ile bazı sûretleri yücelterek ilâh edindiler.
Îbrâhîm’in bakışı ise onların tam tersine, bu âleme “Hakk’ın” isimlerinin zuhurudur anlayışıyla baktığından varlıkların her birerlerinin özünde Hakk’ın bir esmâsının olduğu hakikatini anlayınca “ben vechimi bu âlemleri halk edene çevirdim” diyerek bu hakikati zamanına göre çok güzel bir anlayışla idrak ederek, hem kendi devresinde hem de kendinden sonra bu mertebeden geçecek gerçek (hanif) lere yol gösterici olarak (Kûr’ân-ı Kerîm, bizlere de bunu bildirilmiştir. Kim bu idrake ulaşırsa işte o zaman o kişi bâtınen (Îbrâhîm-Hanif) dîninden olmuş olur.
Gökte ve yerde gördüğüm Allah’ın (c.c.) nün, zuhuru olan, görüntülerine “ilâhlar” olarak “rabıta” etmem, çünkü onlar “mahlûk” tur’lar. Mahlûk’ta “Hâlık” olmaz, “Hâlık” olmayana da ibadet edilmez, eğer edilirse, hâlik’a ortak koşulmuş olur, bu ise tam anlamıyla şirk, “müşrik”lik olmuş olur. İşte bu yüzden, “ben müşriklerden değilim,” dedi.[51]
“Ben müşriklerden değilim.” diye dua etmişti. İşte bu yüzden o nun mü’minliği böylece tasdik edilmiş olmakta idi. Ondan daha evvelce de mü’minler vardı. Fakat onun bu mertebesinin “Hanif ve Halil” lik, (Tevhîd-i ef’âl) özellikleri itibariyle mü’minlerin evveli olmuştur. İşte bu mertebe ilk def’a Hakikat-i İbrâhîmiyye ile faaliyete geçmiş, oradan bize Kûr’ân-ı Kerîm ve onun da sözcüsü olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından bildirilmiştir. Şükründen aciziz.[52]
Nefsi mutmainne mertebesinin olan bu âyeti nefsi mutmainne mertebesi içinde anlamaya çalışırsak.
Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlik, önceki hallerinde az da olsa şüphe ve endişeler içinde bulunuyorken burada daha çok huzur bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur. Bu mertebede ilâhi huzuru bulup kendine ve Rabb’ına güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımağa başlar.
Bu yer Rabb’ın özel olarak Hakk zikrine devam eden kullarını kendine davet ettiği yerdir. Bu davete ancak (Nefsini bilen Rabb’ı nı bilir) hakikatine âşina olanlar icabet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umumilik’ten seçilmişliğe geçiştir ve çok çalışma gerektirir. Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icabet ede bilir. Bu hitap bâtını açık olanlara ulaşır. Diğerleri ise sadece kelâmını duyar ve orada kalırlar.
Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. (Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabb’ı na dön, 89/27) emrini her müslüman duyar veya okur, fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır. Bu hâli çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. Bir ömür boyu ibadet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki; (Rabb’ı na dön) hitabına muhatap oldu.?
Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri (hayâli Rabb’ı) na, yani (Hakk’dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise) farkında olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi (irci’i) hitabını duymağa başlamasıdır.
Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs gerçek haliyle icabet edebilir ve Rabb’ın dan bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabb’ı na ulaşmıştır. Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabb’ı na ibadet ederken, burada derçek Rabb’a yani Rabb-ül erbab’a, Rabb’ların Rabb’ına, yönelmiştir.
İşte bu yüzden de (Mutmeinne nefs) hitabına mazhar olmuştur. (Mutlak irfan) mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir.
Ne büyük saadettir ki; Rabb’ kişiye bu mertebe de özel olarak hitab etmektedir.
Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helâl olsun.
Buraya gelinceye kadar insânlara olan hitap umumidir. Burada hususiliğe ve özelliğe geçiliyor. Rabb’ın sana, özel olarak hitabı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsan-zât-i müşahede vaki olmuştur. İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişi de, karşılık olarak: (Ben mutlak varlığımı-vechimi semavat ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim, 6/79) idraki ile cevap vermeğe ve bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeğe çalışmalıdır. Burası şirkten yani ikilikten kurtulmağa başlamanın yeridir.
(İyi bilin ki kâlpler ancak Allah’ın zikri ile mutmein olur,13/28) lâfzı ilâhisi bu hâline güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih ile Allah Allah diye saya- rak Onu anmak değil, ancak idrak ile evvelâ Rabb, yani Rububiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab etmektedir.[53]
Peygamber (s.a.v.) e soruyorlar: Ya Rasûlülllah, “siz mi güzelsiniz, yoksa Yûsuf (a.s.) mı daha güzeldi?” O da! “Kardeşim Yûsuf benden sabîh (güzel). “ben ondan daha emlâh’ım” (sevimliyim). Onun görülen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur. Buyurdu. Peygamberimizin (s.a.v.) görünmeyen güzelliği gösterilseydi, kimse bakmaya takat getiremezdi.
Öyle diyorlar. “Güzelliğin onda dokuzu Yûsuf’a verildi. Biri de diğer insânlara dağıtıldı.” Tabii bu muhteşem bir hâdise’dir. Bunu biz sûret olarak ele almayalım, yani güzelliğin onda dokuzu “gönle” verildi ki, o da hakikati İlâhiyye’dir. Yani İlâh-î cemâle verildi. Allah’ın vechine verildi. Bir’i hayal ve vehmin sûretlerine verildi. İbrâhîm (a.s.) ın dediği gibi “ben vechimi semavat ve arzda benzersiz olana döndürdüm.” (6/79) Yani “o güzelliğe döndürdüm.” Diyor. Bu bir yansımadır. Bütün bunların hakikati ahirette meydana çıkacaktır. Burada ilmî olan yakîn’lik orada aynî olarak meydana çıkacaktır. Buradaki yakîn’lik bilinçte olacak. Orada, şuhuttaki yakîn’liğe dönüşecektir. Burada ilmi yakîn’lik olmazsa oradakine ulaşamayacağız.[54]
وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللّهِ وَقَدْ هَدَانِ وَلاَ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا أَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ {الأنعام/80}
“Vehâccehu kavmuh(u) kâle etuhâccûnnî fi(A)llâhi vekad hedân(i) velâ eḣâfu mâ tuşrikûne bihi illâ en yeşâe rabbî şey-â(en) vesi’a rabbî kulle şey-in ‘ilmâ(en) efelâ teteżekkerûn(e)”