Vehuve-lleżî ce'ale lekumu-nnucûme litehtedû bihâ fî zulumâti-lberri velbahr(i)(k) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin ya'lemûn(e)
O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için ayetleri ayrı ayrı açıkladık.
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O'dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.
En'âm Suresi 97. ayet, Allah'ın yıldızları insanların karada ve denizde yol bulmaları için birer rehber kıldığını vurgular. Ayet, bu ilahi düzenlemenin ancak ilim sahibi kimseler tarafından idrak edilebileceğini belirterek, yaratılış delillerinin derin anlamlarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necm (نجم) kelimesi, gökteki yıldızlar için kullanılır. Kur'an'da genellikle yol gösterme, yön tayin etme ve zamanı belirleme gibi işlevleriyle anılır. Bu ayette de 'yol bulasınız diye' ifadesiyle yıldızların bu rehberlik vasfına işaret edilmiştir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): En-Nücûm (النجوم), gökyüzünde parlayan ve insanlara yön tayin etmede yardımcı olan cisimlerdir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bu yaratıkları insanların faydasına sunduğunu ve özellikle karanlıkta yol bulma ihtiyacını karşıladığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هداية), doğru yola iletmek veya doğru yolu bulmak demektir. Bu ayetteki 'li-tehtedû' (لتهتدوا) ifadesi, yıldızların birer rehber olarak kullanılmasıyla, insanların karada ve denizde kaybolmadan doğru istikameti bulmalarını sağlamak amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet kavramı Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda yol göstermeyi ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, yıldızların fiziksel bir rehberlik aracı olarak işlev görmesiyle, Allah'ın insanlara somut bir yol gösterici lütfettiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم) kelimesi, aslen karanlık anlamına gelir. 'Zulümât' (ظلمات) ise karanlıklar demektir. Ayetteki 'zulümâti'l-berri ve'l-bahr' (ظلمات البر والبحر) ifadesi, karanın ve denizin geceleyin veya bulutlu havalarda oluşan zifiri karanlıklarını, yani yolculukta yön bulmayı zorlaştıran koşulları anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zulmet (ظلمة), ışığın zıddıdır ve karanlık demektir. Kur'an'da hem fiziksel karanlıklar hem de cehalet ve sapkınlık gibi manevi karanlıklar için kullanılır. Bu ayetteki bağlamda, yıldızların aydınlatıcı ve yol gösterici rolüyle tezat oluşturan, karada ve denizde karşılaşılan fiziksel karanlıklara işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fassalnâ (فصلنا) fiili, bir şeyi açıklamak, detaylandırmak ve ayırmak suretiyle anlaşılır kılmak demektir. Ayetteki 'kad fassalnâ'l-âyât' (قد فصلنا الآيات) ifadesi, Allah'ın ayetlerini, yani delillerini ve işaretlerini, insanların anlayabileceği bir açıklıkta ve detayda ortaya koyduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tafsîl (تفصيل), bir şeyi parçalarına ayırarak veya detaylandırarak açıklamak anlamına gelir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yaratılışındaki delilleri ve hikmetleri, ilim sahibi kimselerin idrak edebileceği bir biçimde, açık ve net bir şekilde ortaya koyduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. 'Ya'lemûne' (يعلمون) fiili, bilenler, idrak edenler anlamına gelir. Ayetteki 'li-kavmin ya'lemûne' (لقوم يعلمون) ifadesi, Allah'ın ayetlerindeki derin anlamları ve hikmetleri ancak ilim ve tefekkür sahibi kimselerin anlayabileceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İlim kavramı Kur'an'da sadece bilgi edinmeyi değil, aynı zamanda bu bilgiyi anlama, yorumlama ve ondan ders çıkarma yeteneğini de kapsar. Bu ayette, yıldızların rehberlik fonksiyonu gibi ilahi delillerin ancak düşünen ve ilim sahibi olanlar tarafından tam olarak kavranabileceği vurgulanır.
En'âm Sûresi
O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları cael edendir (kılandır). Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık. (6/97)
2663. Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir, Gözü yıldıza koy ki, o muktedâdır.
Ya’nî, yıldızlar kum çölünde ve denizde gece karanlıklarında yol göstericidir. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/97) ya’nî “O Allâh Teâlâ sizin için yıldızlar halk etti ki, karanın ve denizin karanlıklarında onlar ile doğru yolu bulursunuz” buyurulur. Bunun gibi bu âlem-i sûretin tabîat ve kesâfet karanlıklarında gözünü yıldızlar gibi yol gösteren insân-ı kâmile dik! Zîrâ o kâmil kendisine uyulacak bir şahsiyettir. Seni yanlış yola gitmekten ve helâk olmaktan hıfz eder.
2664. Gözü onun yüzü ile çift tut! Bahs ve söz cihetinden toz koparma!
Ya’nî, ey sâlik! Gözünü insân-ı kâmilin yüzünden ayırma! Söylediği sözlere dikkat et! Ondan işittiğin sözler, şâyet senin havsalana sığmaz ise, onunla bahis ve münâzaraya girişme ve i’tirâz etme! Zîrâ insân-ı kâmil senin görmediklerini görür ve gördüğünü söyler.
2665. Zîrâ ki yıldız o tozdan gizli olur, göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.
‘“İsâr”, kaymak demektir. Ya’nî, eğer sen hidâyet yıldızı olan insân-ı kâmilin sözlerine i’tirâz edersen, o yıldızdan senin kalbine gelecek olan nûr ve aydınlık senin kaldırdığın o i’tirâz ve mübâhase tozlanyla örtülür ve sen o nûr-ı İlâhîden mahrûm kalırsın. Zîrâ o kâmilin sözleri müşâhedeye müsteniddir ve görgü üzerine söylenen sözler, ezberlenip söylenen sözlere benzemez. Çünkü o sözler gözden ve bu sözler dilden çıkar. Halbuki dilin sözlerinde çok kaymalar ve yanlışlıklar vardır.
2666. Tâ ki o söylesin. Zirâ ona vahy şiardır ki tozu oturtur ve toz koparmaz.
“Şiâr", alâmet ve cisme muttasıl olan libâs demektir. Ya’nî, ey sâlik! Sen o kâmilin huzûrunda bahis ve münâzarayı bırak ki, o söylesin ve sen dinle! Zîrâ vahy-i İlâhî onun cismine muttasıl olan libâs gibidir ki, senin kalbine gelen toz mesâbesindeki i’tirâz fikirlerini o oturtur ve senin kalbine gelen o i’tirâz tozlarını ayağa kaldırmaz. Zîrâ o kâmil senin i’tirâzlannın cevâbını sen söylemeksizin birer birer verir ve sen de hayrette kalırsın.[75]
وَهُوَ الَّذِيَ أَنشَأَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ قَدْ فَصَّلْنَا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ {الأنعام/98}
“Vehuve-llezî enşeekum min nefsin vâhidetin femustekarrun vemustevde’(un) kad fessalnâ-l-âyâti likavmin yefkahûn(e)”