İçeriğe atla
Mümtehine 10Cüz 28 · Sayfa 550

Mümtehine Sûresi 10. Âyet

الممتحنة

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ câekumu-lmu/minâtu muhâcirâtin femtehinûhun(na)(s) (A)llâhu a'lemu bi-îmânihin(ne)(s) fe-in ‘alimtumûhunne mu/minâtin felâ terci'ûhunne ilâ-lkuffâr(i)(s) lâ hunne hillun lehum velâ hum yahillûne lehun(ne)(s) ve âtûhum mâ enfekû(c) velâ cunâha ‘aleykum en tenkihûhunne iżâ âteytumûhunne ucûrahun(ne)(c) velâ tumsikû bi'isami-lkevâfiri ves-elû mâ enfaktum velyes-elû mâ enfekû(c) żâlikum hukmu(A)llâh(i)(s) yahkumu beynekum(c) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kafirlere geri göndermeyin. Çünkü müslüman hanımlar kafirlere helal değillerdir. Kafirler de müslüman hanımlara helal olmazlar. Mehir olarak harcadıklarını onlara (kocalarına geri) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Müşrik karılarınızın nikahlarına tutunmayın. (Zira bu nikahlar ortadan kalkmıştır.) Onlara harcadığınız mehri, (evlendikleri kafir kocalarından) isteyin. Kafirler de (İslam'ı kabul eden ve sizinle evlenen eski hanımlarına) harcamış oldukları mehri (sizden) istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür. O, aranızda hüküm veriyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Mümtehine Sûresi

(60/10) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû izâ câekumu-lmu/minâtu muhâcirâtin femtehinûhun(na) (A)llâhu a’lemu bi-îmânihin(ne) fe-in ‘alimtumûhunne mu/minâtin felâ terci’ûhunne ilâ-lkuffâr(i) lâ hunne hillun lehum velâ hum yahillûne lehun(ne) ve âtûhum mâ enfekû velâ cunâha ‘aleykum en tenkihûhunne izâ âteytumûhunne ucûrahun(ne) velâ tumsikû bi’isami-lkevâfiri ves-elû mâ enfaktum velyes-elû mâ enfekû żâlikum hukmu(A)llâh(i) yahkumu beynekum va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)”

(60/10) Ey inananlar, size, yurtlarından göçmüş olan iman sahibi kadınlar geldi mi onları sınayın artık, Allah, onların inançlarını daha iyi bilir; siz de onların inanmış olduklarını bilince onları gerisingeriye kafirlere göndermeyin; ne onlar, kafirlere helaldir, ne kafirler, onlara helal ve onlara, kocalarının vereceği nikah parasını verin ve nikah paralarını verdikten sonra onları, kendinize nikahlamanızda da bir vebal yoktur size; kafir kadınlarıysa nikahlamayın, nikahınızın altında tutmayın onları ve sarfettiklerinizi isteyin ve kafirler de, size gelen inanmış kadınlara sarfettiklerini istesinler; işte budur size Allah'ın hükmü, o hükmeder aranızda ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.  


“Kadın” nefis hükmündedir. İmtihan edilmesi istenen inanan nefislerdir. Onlara birkaç soru sorun yoklayın ki hakikattan haberdarlar mı? Bir bakıma yol ehli olmaya gelen salike de bir süre denenir. Hakikat yoluna uygun mudur? Yapabilecek mi? Yapamıyacak mı? Diye sınanır. Ve birden denenmeden, küçük bir takım imtihanlar edilmeden, nefse batan iğnelere dayanabiliyor mu? Görülmeden eski yaşantıları olan hakikati ilahiyyeyi örten, gizleyen yaşantılarına gönderilmez.

Nikah konusuna gelince, bu enfüsi içsel salikin yaşamı ile alakalıdır. “Nefsin” inanan yönleri şeriat, tarkiat, hakikat, marifet mertebeleri ile yapılan nikatır. Kocalarına verilen bedel ise salikin yaptığı, zikir, sohbet ve tefekkür çalışmalarıdır.

Kafir kadınların nikahlanmaması ise, nefsi emmamenin hayali ve vehimi üretkenliği ile birlikte olma konusunda sözleşmesidir. (M.D.)

"Mü'minât Muhâcirât" (İman Ederek Hicret Eden Kadınlar): Nefsin Hakikate Kaçışı, Bu, "nefsin, küfür ve dalalet (kâfir) yurdundan, iman ve hakikat (mü'min) yurduna hicret etmesi"dir. "Kadın" (nisa) sembolizmi, tasavvufta genellikle "nefs"i temsil eder. Muhâcirât (hicret edenler), "tevbeye, zühde ve hakikate yönelen, eski nefsânî hallerini terk eden nefsler"dir. Bu hicret, zorunlu ve samimi bir kaçıştır; nefs, artık küfür yurdunda (gaflet, şirk) barınamayacak hale gelmiştir.

"Onları İmtihan Edin (İhtebi'ûhunne):" - Tahkik ve İkrar, "nefsin bu yeni halinin (iman ve hicret) sahih olup olmadığını, takliden mi yoksa tahkiken mi olduğunu muhasebe etmek, sınamak"tır. Salik, nefsinin "ben tevbe ettim, ben âbidim" iddialarını sorgulamalı, onun samimiyetini (ihlâs) test etmelidir. Bu, "mücahede"nin bir parçasıdır. "Allah onların imanlarını daha iyi bilir" ifadesi ise, bu sınamanın son sözünün Allah'a ait olduğunu, kulun ise ancak zahirî ölçülerle (ikrar, amel) hareket edebileceğini gösterir.

"Onları Kâfirlere Geri Göndermeyin": "Hakikate hicret eden nefsi, asla eski küfür ve gaflet hallerine (kâfir 'koca') geri döndürmeyin." Nefs, bir kere hakikati tanıyıp onun yurduna girdikten sonra, onu tekrar nefsânîlik, hevâ ve gaflet ile "evlendirmek" (barıştırmak, uzlaştırmak) büyük bir hatadır. Bu, "irtica" (geri dönüş) yasağıdır. Nefs ile küfür arasındaki nikâh, artık bâtıl olmuştur.

"Onlar (Bu Kadınlar), O (Kâfir)lere Helâl Değildir, Onlar Da Bu Kadınlara Helâl Değildir": "Helâl", birleşmenin meşruiyetidir. "İman" ve "küfür", birbirine zıt (mütenâfi) iki haldir; bir arada bulunamaz, birleşemezler (te'lif). Kalpte iman nuru parladığında, küfür karanlığı ile bir arada duramaz. Bu, varlık düzeyinde bir ayrılık (infisâl) ilkesidir. Nefs, ya hakikate (iman) ya da vehme (küfür) bağlanır; ikisi birden olamaz.

"Mehirlerini Kendilerine Verin... Mehirlerini Verdiğiniz Takdirde Onları Nikâhlamanızda Günah Yoktur": Kâfir koca (eski küfür hali), nefse bir "mehir" vermiştir. Bu, "nefsin, küfür halindeyken elde ettiği ve ona bağlanmasına sebep olan her türlü dünyevî ve nefsanî 'kazanç' (kesb)"dir: Gurur, kibir, mal, şöhret, kötü alışkanlıklar vs. Bu "mehir", nefsin küfür yurdundan ayrılırken geri verilmelidir. Yani, nefs bu eski kazançlardan ve bağlardan tamamen arınmalı (tecrîd), onları iade etmelidir.

Yeni Nikâh: Bu arınmadan (mehri iade) sonra, nefs "hakikat" ile yeni bir "nikâh" kurabilir. Bu, "nefsin, kalp veya ruh (Müslüman 'koca') ile hakiki bir birleşmeye (ittisâl) girmesi"dir. Bu, tasavvufta "nefs-i mutmainne"nin makamıdır. Bu birleşme, ancak eski bağlardan (mehir) tam kurtulduktan sonra helâl olur.

Kâfir Kadınları Nikâhınızda Tutmayın... Sarfettiğinizi İsteyin": Tüm bu içsel düzenlemeler, "İlâhî Tedbir"in (Tedbîrât-ı İlâhiyye) bir tecellisidir. Hakikat ile küfür, iman ile nefs arasındaki bu ince ayrım ve birleşme kuralları, varlığın düzenini (nizam) sağlayan ilâhî hikmettir. Allah "Alîm"dir, her nefsin halini ve istidadını bilir. "Hakîm"dir, her durum için en uygun hükmü (bu içsel kanunları) koyar.[20]

İmtihan yakkında bir zamanlar oluşmuş bir zuhurat ve yorumunu buraya alıyoruz.


(مِنْكَو السّلامُ) Ve Min Kesselâm (مِنْكَو السّلامُ) Vemin Kesselâm” yakın bir zamanda, gördüğüm zuhûrâtın bir bölümü bununla alâkalıydı.

Selâmsız da iki üniformalı kız öğrencinin Bab’ül Kâ’be kapısı adlı okulda imtihana girecekleri konuşmasını şâhid olup, daha sonra bu okulu araştırım diyerek oradan ayrılıyorum.

(سَلَم) “Selâm”[21] bilindiği gibi Efendi Babam’ın kendisine ait olan “Rabbi Hass” özel esmâsıdır. Bu muhitte Celveti Şeylerinden Aziz Mahmud Hüdâi hazretlerinin hâlifesi olan Selâmi Âlî Efendinin tekkesi bulunduğu için Selâmi Ali Mahallesi ismi verilmiştir. Bağlarbaşı semtinden aşağı tekkesine inerken yukarıda bulunanlara “Selâm” verir tekkesinin yakınında bulunanlara “Selâm” vermezmiş.[22] Etrafındakilerin dikkatini çeken bu hadise karşısında birisi efendim bu işin hikmeti nedir diye sorunca; benim gördüğümü sen de görsen “Selâm” vermezdin demiş. Meğerse burada bulunan kişilerin siretleri olan hayvan ahlâklarını sûretlenmiş hâlini bu kişilerde görürmüş. Olmuş mu? Onu bilemem, anlatılan hâdisatı bir yerden duymuştum. Ama olmayacak işte değildir.

Bunun verdi konusu bize lazımdır… Zuhûrâtta gördüğüm, İmtihan (سورة الممتحنة) 60. “Mümtehine Sûresidir”. 60 sayısının, harfsel ifadesi (س) “Sin” harfidir. “Sin” de insân demektir. İşte iki rek’atlık zâhir ve bâtın namazı 7. Gün olan Cum’a günü itibari ile geldiğimiz bu dünya hayatından sağ ve sol ehline selâm vererek çıkarız. İster bunun farkında olalım, ister olmayalım. Bu dünya hayatına Zât-i hakikatler bünyesinde olarak her (اِنسان) “İnsân” gelmektedir. Bundan gafil olsun olmasın… İşte doğu halkı bunun gafletinde sadece sağa selâm verir, ister batı halkı ve inkâr edenler sol tarafa selâm verirler. İrfan ehli ise (س) “Sin” Olan “İnsân”ın hakikatini bilir ve her iki tarafa selâm verir. İşte ins, nâs, insân, “Sin” ile Hazreti Âdemiyet devresinden Hazreti Muhammediyet devresine kadar hangi devrede ve ma’nâda yaşıyorsa, (سَلَم) Selâm verip, bu hayat namazından çıktığı ve musallâ taşına gelip (فاتحة) Fâtiha hakikati üstünde zuhûra geldiği zaman, (مِنْكَو السّلامُ) “Vemin Kes-Selâm” bu dünya hayatına dönük olan (سَلَم) “Selâm” yönü kesilmiş olur. İşte bu işin sonu sağ ehli olmuş ise “İkram’ın Cemâl” yönü olur. Sol ehli olmuşsa bu “İkram Celâl” olur. İrfan ehli, Tevhid ehli olmuşsa bu kişi Zât cennetine dâhil olur. Cennete dâhil olana Rabb-inden selâm vardır. Bu Allah (c.c.)’tan değil, sadece kendi zannın da olan hayâlî kurgusu olan Rabb-in dendir. Zât cennetine nâil olanlar, bizâtihi hakiki Rablerini ve Allah (c.c.)’nü müşahâde edeceklerdir.

İmtihan ile ilgili oluşan müşahade; Hakk’ın Nusret isminin ma’nâsının yardımı ile bu imtihanın Cem’den sonra fark âleminde elektronik ortamda girilen, ehliyet teorik yazılı sınavı olduğu anlaşılmıştır. Bu kendi varlığının Fenafirresül hâlinde idâre etmenin ehliyet imtihanı diyebiliriz.[23] “ İz- -T-B- ”