İnnemâ yenhâkumu(A)llâhu ‘ani-lleżîne kâtelûkum fî-ddîni ve aḣracûkum min diyârikum ve zâherû ‘alâ iḣrâcikum en tevellevhum(c) vemen yetevellehum feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)
Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.
Bu ayet, Müslümanların dinleri uğruna kendileriyle savaşan, yurtlarından çıkaran ve çıkarılmalarına yardım eden kimselerle dostluk kurmalarını yasaklamaktadır. Ayet, bu tür ilişkilerin zalimlik olduğunu vurgulayarak, inanç temelli aidiyet ve düşmanlık kavramlarını dilbilimsel olarak ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nehy, bir şeyi yapmaktan alıkoymak ve men etmektir. Ayetteki 'yenhâkum' ifadesi, Allah'ın müminlere belirli kişilerle dostluk kurma konusunda kesin bir yasak getirdiğini, bu fiilin haram kılındığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nehy, bir emrin zıddıdır ve bir şeyin yapılmaması yönündeki taleptir. Burada Allah, müminleri, kendilerine düşmanlık edenlerle dostluk kurmaktan men etmektedir ki bu, mecazi olarak onlardan uzak durmalarını emretmek anlamına gelir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Katl, cana kıymak, öldürmektir. Ancak 'kâtelûkum' fiili, karşılıklı savaşma ve mücadele etme anlamını taşır. Ayette, müminlere karşı dinleri sebebiyle savaş açanları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Katl, canı bedenden ayırmaktır. 'Mükatele' ise karşılıklı savaşmaktır. Ayetteki kullanımı, müminlere karşı dinleri yüzünden düşmanlık besleyip fiilen savaşanları kasteder, bu da onlarla dostluk kurmanın yasaklanma sebebidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kital' (savaşma) kavramı, genellikle dinî bir bağlamda, inanç uğruna yapılan mücadeleyi ifade eder. Bu ayette, müminlere karşı dinî gerekçelerle savaşanlar, düşman olarak tanımlanır ve onlarla dostluk yasaklanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâr, bir şeyin etrafında dönmekten gelir ve ikamet edilen yeri ifade eder. 'Diyâr' ise bunun çoğuludur. Ayetteki 'diyârikum', müminlerin vatanlarını, evlerini ve yaşadıkları toprakları ifade eder ki, buradan çıkarılmaları büyük bir zulüm olarak nitelendirilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Dâr, mesken ve ikametgah demektir. Ayetteki 'diyârikum' ifadesi, müminlerin zorla çıkarıldıkları vatanlarını ve evlerini belirtir. Bu, sadece fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda aidiyet ve güvenlik duygusunun da sembolüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâyet, yakınlık ve dostluk anlamına gelir. 'Tevellâ' fiili ise birini dost edinmek, ona arka çıkmak, işlerini ona havale etmek demektir. Ayetteki 'en tevellevhum', müminlerin kendilerine düşmanlık edenleri dost edinmelerinin, onlara yakınlık göstermelerinin yasaklandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'velâyet' kavramı, genellikle birine karşı duyulan sadakat, bağlılık ve dostluğu ifade eder. Bu ayette, müminlerin kendilerine düşmanlık edenlere karşı 'velâyet' göstermeleri, yani onları dost edinmeleri, dinî bir ilke olarak yasaklanmıştır, çünkü bu, inanç birliğine aykırıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): V-l-y kökü, yakınlık, dostluk, yardım ve idare etme gibi anlamları içerir. 'Tevellâ' fiili, birini kendine veli edinmek, ona güvenmek ve onu desteklemek demektir. Ayetteki bağlamda, müminlerin kendilerine düşmanlık edenlere bu tür bir yakınlık ve destek göstermeleri kesinlikle yasaklanmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmaktır. Ayetteki 'ez-zâlimûn' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak, düşmanlarla dostluk kuranların, kendilerine ve dinlerine karşı haksızlık ettiklerini, dolayısıyla zalim olduklarını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulüm, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak veya bir hakkı sahibine vermemektir. Ayette, Allah'ın yasakladığı bir fiili işleyerek, yani düşmanları dost edinerek, hem Allah'ın hakkına hem de kendi nefislerinin hakkına tecavüz edenler 'zalim' olarak nitelendirilmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zulüm' kavramı, sadece başkalarına haksızlık etmekle kalmaz, aynı zamanda Allah'ın emirlerine karşı gelmek ve O'nun koyduğu sınırları aşmak anlamına da gelir. Bu ayette, düşmanlarla dostluk kuranlar, Allah'ın emrine karşı geldikleri için 'zalim' olarak tanımlanır.
Mümtehine Sûresi
Âyette, Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinin emrini anlatmaktadır.
Din uğrunda sizin ile din uğrunda sizinle savaşanlar Medine vesikanı bozan Yahudiler ve din uğrunda savaşıp ülkenizden çıkaranlar yani Mekke’den çıkaranlar ise Mekke müşrikleridir.
Hakikatte ise oluşan gönül mescid’inden esmâ ve sıfât mertebesini bozmak isteyen hayali ve vehimi tarikat anlayışıdır. Gönülde esmâ ve sıfât mertebesinin hakikatleri olduğu sürece orada hüküm süremeyeceği ve nefsi emmarenin eski anlayışının o gönülde yer bulamayacağı açıktır.
Ve sizi yurdunuz olan gönül kabesinden çıkaran nefsin hakikati inkar eden yönü ile savaşın,
Ve nefsi emmare yardım eden heva, hayal ve vehim kuvvetleri ile dost olmanızı “Uluhiyet” mertebesi tarafından yasaklanmış, engellenmiştir.
Kim nefsi emmarenin heva, hayal ve şeytani vehim yönünü severse hakikatine zulmetmiştir. (M.D.)
"Sizinle Din Uğrunda Savaşanlar (Ellezîne Kâtelûkum Fî'd-Dîn)" Bu, insanın "kalbindeki hakikat arayışına (dine) ve tevhid bilincine doğrudan saldıran nefsânî ve şeytanî güçler"dir. Bu, en açık ve en tehlikeli düşmanlıktır. İnsanın içinde, onun ibadetini, zikrini, tefekkürünü baltalamaya, iman şuurunu yok etmeye çalışan her türlü vesvese, şüphe ve inkâr dürtüsü bu kapsamdadır. Bu, "cihad-ı ekber"in (büyük savaş) hedefidir.
"Sizi Yurdunuzdan Çıkaranlar (Ve Ahrecûkum Min Diyârikum)" "Yurt (diyar)", insanın "fıtrî ve aslî hali olan tevhid yurdu, kalp huzuru (sekîne) ve marifet iklimi"dir. Bu yurttan çıkarmak, insanı "gaflet", "şirk-i hafî" ve "nefsânîlik" çölüne sürüklemektir. İnsanı bu manevi yurdundan çıkaran şey, onun kalbini dünyaya, şehvetlere, hırslara ve gurura bağlayan her türlü dış etki (çevre, kötü arkadaş) ve iç eğilimdir (heva).
"Çıkarılmanıza Yardım Edenler (Ve Zâherû Alâ İhrâcikum)" Bu, en sinsi aşamadır. Bu, nefsin açık savaşını veya doğrudan çıkarmasını destekleyen, onu meşrulaştıran, kolaylaştıran "aracı güçler ve mazeretler"dir. Örneğin: "Biraz dünyalık toplayayım, sonra ibadete veririm kendimi" diyerek hicreti ertelemek; "şu makama ulaşayım, sonra tevbe ederim" demek; veya "bu şartlarda ibadet etmek zor, biraz gevşeyeyim" bahanesi... Bunlar, nefsin insanı asıl yurdundan çıkarma operasyonuna verdiği "yardım"dır. Ayrıca, kişinin kalbini hakikatten uzaklaştıran her türlü "kötü arkadaş" veya "sapkın fikir" de bu kapsamdadır.
"Kim Onları Dost Edinirse, İşte Onlar Zalimlerin Ta Kendileridir (Fe Ulâike Humu'z-Zâlimûn)" Buradaki "zulüm (zulm)", "bir şeyi olması gereken yerden (mevzi') başka bir yere koymak"tır. En büyük zulüm, "vahdet" (birlik) dairesinde, bir şeyi Allah'tan ayrı ve bağımsız bir "dost" (velî) olarak görmek ve ona kalbi bağlamaktır. Bu, hakikatte "şirk"tir.
Kişi, kendisini yok etmeye, manevi yurdundan sürmeye ve bunu desteklemeye çalışan nefsi, şeytanı veya dünyayı "dost" edinirse, varlığın birliği ilkesini (tevhid) çiğnemiş, kendi gerçek menfaatine ve varlığının kaynağına karşı zulmetmiş olur. Bu zulüm, kişinin kendi nefsine karşı işlediği en büyük haksızlıktır.[19]