‘Asa(A)llâhu en yec'ale beynekum ve beyne-lleżîne ‘âdeytum minhum mevedde(ten)(c) va(A)llâhukadîr(un)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah, hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Bu ayet, Allah'ın düşmanlık gösterilen kişilerle müminler arasında sevgi yaratma kudretini, O'nun Kadir, Gafur ve Rahim isimleriyle vurgulamaktadır. Ayet, ilahi iradenin dönüştürücü gücünü ve affediciliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'asâ' kelimesinin genellikle umut ve beklenti için kullanıldığını, ancak Allah Teâlâ'ya nispet edildiğinde gerçekleşmesi kesin olan bir şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'asâ' ifadesi, Allah'ın düşmanlık gösterilenler arasında sevgi yaratma kudretinin ve bunun gerçekleşme ihtimalinin yüksekliğinin bir beyanıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'asâ' fiilinin Kur'an'da bazen 'oldu' (كان) anlamında kullanıldığını, yani gerçekleşmiş bir durumu ifade edebileceğini belirtir. Bu ayette ise, Allah'ın vaadinin veya iradesinin kesinliğini vurgulayan bir mecaz olarak anlaşılabilir, yani 'Allah mutlaka yaratacaktır' anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi var etmek veya bir şeye hükmetmek gibi geniş anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'en yec'ale' ifadesi, Allah'ın düşmanlık halini sevgi haline dönüştürme kudretini ve iradesini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ceale' fiilinin 'halk' (yaratma) ve 'sayrûret' (dönüşüm) anlamlarını içerdiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın kalplerdeki düşmanlığı sevgiye dönüştürmesi, yani bir halden başka bir hale geçirmesi anlamında kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'adâvet' kelimesinin 'hased' ve 'buğz' (kin) gibi anlamlara geldiğini, yani birine karşı olumsuz duygular beslemek ve düşmanca davranmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'âdeytum' ifadesi, müminlerin daha önce düşmanlık beslediği kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'adâvet'in, bir şeyden uzaklaşmak ve ondan nefret etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin belirli bir gruba karşı besledikleri düşmanca tutumu ve onlardan uzak durma eğilimini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vedd' kelimesinin, bir şeyi istemek ve onu sevmek anlamına geldiğini, 'meveddet'in ise kalpteki sevgi ve muhabbet olduğunu belirtir. Ayetteki 'meveddeten' ifadesi, Allah'ın düşmanlık yerine kalplere yerleştireceği derin sevgiyi ve dostluğu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'vedd' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle samimi sevgi, dostluk ve bağlılık anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'meveddet', düşmanlık ilişkisinin yerini alacak olan içten ve kalıcı bir sevgi bağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kudret'in, bir şeyi yapmaya muktedir olmak anlamına geldiğini ve 'Kadir' isminin Allah'ın her şeye gücünün yettiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Kadîr' ismi, Allah'ın düşmanlıkları sevgiye dönüştürme gibi zor görünen bir işi bile kolayca yapabilecek mutlak kudrete sahip olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Kadir' isminin, Allah'ın dilediği her şeyi dilediği şekilde ve dilediği zamanda yapabilme vasfını ifade ettiğini açıklar. Bu bağlamda, Allah'ın kalpleri dönüştürme ve düşmanları dost etme gücüne işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr'ın, bir şeyi örtmek ve korumak anlamına geldiğini, 'Gafûr' isminin ise Allah'ın kullarının günahlarını çokça bağışlayan ve örten olduğunu belirtir. Ayetteki 'Gafûr' ismi, düşmanlık gösterenlerin geçmiş hatalarını bağışlayıp onlara yeni bir başlangıç yapma imkanı sunabileceğine işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Gafûr' isminin, Allah'ın kullarının günahlarını sadece affetmekle kalmayıp, aynı zamanda onları başkalarından gizleyerek utançtan koruduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu, düşmanlık gösterenlerin geçmişteki düşmanlıklarının affedilip unutulabileceği ve yeni bir sevgi ilişkisi kurulabileceği anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet'in, kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan bir iyilik arzusu olduğunu, 'Rahîm' isminin ise Allah'ın kullarına karşı çok merhametli olduğunu ve bu merhametinin tecellilerini sürekli gösterdiğini ifade eder. Ayetteki 'Rahîm' ismi, Allah'ın düşmanlık gösterenlere bile merhametle muamele edebileceğini ve onları sevgiye yönlendirebileceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Rahîm' isminin, Allah'ın merhametinin sürekli ve kapsamlı olduğunu, özellikle müminlere yönelik olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın merhametinin, düşmanlık gösterenlerin kalplerini yumuşatarak sevgiye dönüştürme potansiyelini içerdiğine işaret eder.
Câsiye Sûresi
91) Terzi Baba (7) Biismi Has, Selâm (13)
Mümtehine Sûresi
Nefsin sadece emmare, levvame, mülhime yönleri yoktur. Nefsin mutmainne, radiye, mardiye ve safiye yönleride vardır. Nefis eğitilince nefiiiis olur denilmiştir. Nefsin kötü ahlakları eğitim ile iyi yöne döner. Ve iyi ahlaklarını salik kullanmaya başlar. (M.D.) Nefste "Düşmanlık": İnsan, nefsinin bazı arzuları, korkuları, inkârları, takıntıları ile sürekli bir iç çatışma (mukatele) halindedir. Kalp, akıl ve nefs arasında bir düşmanlık vardır. Bu içsel bölünme, kişinin kendi hakikatine yabancılaşmasıdır.
"Sevgi Vermek" (Mevedde): Allah'ın vereceği bu sevgi, "kalp selâmeti" ve "nefsin itmi'nân" bulmasıdır. Bu, "Fenâ" mertebelerinden sonra gelen "Bekâ" halinde, nefsin tüm parçalarının (kuvvelerin) Hak'ın emri altında birleşmesi, uyum içine girmesidir. Nefs-i mutmainne makamı budur: Nefs, artık düşman değil, Allah'ın emrine amade bir dost haline gelir. Bu, içsel barıştır (selâm).
"Umulur ki (Asâ)" İfadesi: Bu, bir "müjde ve teşvik"tir. Aynı zamanda, bu birliğin ancak Allah'ın dilemesi (meşîet) ve lütfu (fadl) ile gerçekleşeceğini gösterir. Kul, bu bütünleşme için çaba gösterir (mücâhede), ama netice Allah'ın takdirindedir.[15]
Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/260) Âyetinde bu hâle işaret vardır.
(Ve iz kâle İbrâhimü rabb’i keyfe tühyilmevta, kâle evelem tü’min, kâle belâ ve lâkin liyetmeinne kalbi, kâle fehuz erbaeten minettayri fesurhünne iley- ke sümmec’al alâ külli cebelin min hünne cüz’en sümmed uhünne ye’tineke sagyen, vaglem ennellahe azîzün hakîmün.) Meâlen: Hani İbrâhim: “Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyormusun?” deyince de, “hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın- mutmein olsun” demişti: “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o halde ALLAH’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil” demişti.
Özet yorum:
Mertebe-i İbrâhimiyye’nin, bir mertebesi olan Mutmeinnilik yani müşahedeli yaşantı, bu Âyet-i Kerime ile idraklerimize sunulmaktadır, yavaş, yavaş incelemeğe çalışalım. Bilindiği gibi Ulûl azm peygamberlerden olan İbrâhim (a.s.) mın hayatında bizler için birçok örnekler vardır. Bunlardan biri de (ba’sül ba’del mevt) öldükten sonra di- rilmedir. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. Burada ki; ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir.
İbrâhim (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu hususta (Mutmain) olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayatın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insânlığı, şuurlandığı ilk günlerden itibaren derinden ilgilendirmiştir.
İbrâhim (a.s.) dahi bu hususta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu.
Bu isteği karşısında, Rabb’ı (inanmıyormusun?) o da evet inanıyorum, fakat kalbimin (Mutmein) yani bu hususta güvenle tatmin olmasını istiyorum demişti.
(Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.) Tefsirlerdeki rivayetler bu kuşların, (tavus, horoz, karga, güvercin) olduğu yo- lund dır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuş-u tecrübe için belirtmesi tabii ki birçok hikmete ba- ğlıdır.
Bu kuşların üçü (Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmekte- dir.
Tavus; süs ve zineti, dünya ya bağlılığı, gösterişi.
Horoz; gazab ve hücum kuvvetini.
Karga; düşük adi tabiatı.
Güvercin; heva ve hevesi, ifade etmektedir.
İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir.
Mutmeinne mertebesine gelirken bu ahlâkların bir kısmının zaten geçilmiş olması gereken oluşumlardır, ancak bura da tekrarlanması gerçekten bu ahlâkların öldürülme hükmü ile mutlak mânâda kendi konturolünde olmasının gereğinin belirtilmesidir.
(Onları kendine alıştır.) Yani, onları eğit düşük ahlâklarını iyiye dönüştür, sana faydalı ve ehil olmalarını sağla, öyle bir itaat ehli olsunlar ki; (sonra onları parçala) dığın zaman sana hiç bir şekilde karşı gelmesinler.
Tefsirler bu parçalanmayı genelde, şöyle anlatırlar.
“İbrâhim (a.s.) o kuşları aldı, kafalarını koparıp yanında alıkoydu ve bedenlerini parça, parça ayırıp birbirleriyle karıştırdı, dörde bölüp dört dağın başına koydu.
Tekrar; tefekkür yoluyla özet olarak hadiseyi incelemeye devam edelim.
Yukarıda belirtildiği üzere, dört kuştan ikisi, karga ve güvercin, gök ehli, tâvus ve horoz, ise kanatları olduğu halde yer ehlidirler. Arada sırada uçuş yapsalarda kısa süreli olur.
Bu dört kuşun hayvani ahlâkları bizlere bu yönlerden gelmektedir.
Karga; karanlığı, nefsi Emmâre’nin kurduğu pusuları, belirsizliği, acaba’ları, adi düşük tabiat lı işleri, ve daha benzeri bir çok şeyleri.
Güvercin; heva ve hevesi, Hakk’a dayanmayan ne türlü bilgi, oluşum, yaşam ve muhabbet var ise hepsini ifade etmektedir, bunlar bize havadan yani, heva’mızdan gelmektedir ki; hepsine birden hevaiyyat veya evhamlar denir, bunların hepsi de karanlık ve belirsizliktir, insanın yalnız başına savaşabileceği şeyler değildir, bu hallerle yaşayan insanlar ömürlerini heva ile heba etmiş olurlar.
Tavus; süsü, süslenmeyi, dünya ya bağlılığı, nefsi benliğin en şiddetli şekliyle yaşanmasını, önder olup yönetme arzusunu, her kesten üstün görünme çabasını, ve benzeri bir çok şeyleri ifade etmektedir.
Horoz; hakkında bilindiği gibi, bir söz, darb-ı mesel, vardır, deniliyor ya, (her horoz kendi çöplüğünde öter) işte meşhur olduğu mahâl–yer çöplüktür ve burası nefs-i Emmâre’nin çöplüğüdür. Kendine göre değerli gibi olan bu çöplük onda çöplük ahlâkını da oluşturur.
Eğer horoz ahlâkı, kişinin beden çöplüğünde hâkim duruma geçerse, orada ötme- ğe ve orasının hakimi olmaya çalışır, böylece kişinin belirgin ahlâkı farkına dahi varmadan o ahlâkın özellikleri ile yaşamını sürdürür hale gelir.
Böylece kişi tevhid eğitimi alamassa, iki yönden gökten, yani heva’dan, yerden, yani nefs-i Emmâre’ den aldığı yanlış kıstaslarla yanlış hesaplar yaparak ömrünü, yani vaktini yanlış yerlerde ve yanlış işlerde sonu hüsran olacak bir biçimde geçirmiş olur.
Hayat sahibi olan her bir birey olan bizlerin bu çok hassas meselelerin özüne vaktiyle eğilebilmemiz her birerlerimizin lehine olacağı aşikârdır.
(Sonra onları parçala.) Eğer onların ahlâklarının üstümüzden gitmesini arzu ediyorsak Âyette belirtilen emre uyarak evvelâ onları parçalara bölmemiz gerekmektedir, yani onları olduğu gibibütün bırakmayıp ufaltmamız gerekecektir ki; faaliyetleri de küçülsün ve mücadelesi kolaylaşsın.
O hayvanların parçalanmış karışık fakat toplu olan uzuvlarını kendi adetleri üzere dörde böl ve onları (her dağın üzerine bir parça koy.) yani dört dağın üstüne dört par ça koy. Bu dağlar kişinin varlığında mevcud (anâsır-ı erbaa) “dört ana unsur” yani dört ana madde dir ki; bunlar da, toprak, su, ateş, hava, dır.
Bu unsurların lâtif ve kesif olmak üzere iki özellikleri vardır, lâtif taraflarıyla Hakk’a kesif taraflarıyla da nefs-e hizmet ederler.
Bu dört ana unsurun, dağ’ın her birerlerinin üzerine dört kuşun karıştırılmış dört kısmının konması bu kuşların bütün ahlâklarının dört unsur ile de eşit olarak imtizac etmesi yani mizaçlarının-ahlâklarının hepsinin-hepsinde dengeli ve itidâl üzere olacak şekkilde bulunması içindir ki; her yönden yapılabilecek terbiye ile terbiye edilebilsinler.
İşte bu oluş kişinin bu ahlâklarına hâkim olduğunu ancak bu hâkimiyetinin bir eğitim neticesinde gelişebileceğini bildirmektedir.
(Sonra onları çağır.) Eğiticisi tarafından güzel eğitilmiş olan hayvanlar çağırıldıkları zaman hemen gelirler. Onların da asılları bize dayandığından ve başları, yani a’yan-ı sabiteleri–programları bizim cebimizde-bünyemizde olduğundan, biz onların âmiri ve var edicileri olduğumuzdan bizim emrimize uymak zorundadırlar.
(Koşarak sana gelirler.) Eğitim gereği parçalanmış olan o duygular asıllarına bağlı olduklarından bulundukları anasır tepelerinden çağrılınca merkeze doğru (sâ’y) ederek-koşarak-sevinerek gelirler ki; tekrar eski ferdî varlıklarına kavuşsunlar.
Ancak artık onlar giden kuşlar değil onların bedelleri ve yeni bir inşa ile oluşan sadece Rahmâni tarafları faaliyyet sahasında gözükecek varlıklar olacaklar dır.
Böylece iki yönden, bundan sonra, yerden ve gökten gelebilecek tehlikeleri haber vererek Hakk yolcusunun en büyük yardımcıları olacaklardır.
Tavus; kanatlarını ve kuyruğunu açtığında güzelliğinin en kemâlli hâline ulaştığı gibi Hakk yolcusu sâlik de kendi rahmet kanatlarını açtığında öyle bir güzelliğe ulaşıp çevresinde olanları da kanatlarının altında koruması bu güzelliğin oluşmasına sebeb olacaktır.
Horoz; müezzinliğe başlayıp davetçi olacak ve böylece kendinde bulunan erliği erginliği ile çoğalmaya sebeb olacaktır.
Karga; karanlık yerlerde yapılan fitneleri ve düşmanlıkları onlar farkında olmadan kara renginden istifade ederek aralarına girip o fitnelerden haber vermesi ve hava değişikliklerinden de haber vermesi bizleri tehlikelerden korumağa sebeb olacaktır.
Güvercin; ise, Hakk yolcusu sâlikin gök ve gönül habercisi olacaktır.
Nefs-i Emmâre hükmünde birçok hayvan görünümünde olan Cenâb-ı Hakk’ın (Hay) esmâsının zuhur mahalli o varlıklar, Rahmâni mânâda kullanıldığı zaman insân oğluna ne derece faydalı olduğu Kûr’ân-ı Keriym de küçük hikâyeler halinde bildirilmiştir.
İşte bunların dördü, tavus, horoz, karga, güvercin, dir. İbrâhim (a.s.) ile birlikte ifade edilmişlerdir. Bu sûretlerde var olan Hay esmâsının zuhurları bu mertebede gerçek değerlerine irfaniyetle ulaşmaktadırlar. Aksi halde o zuhurlar hep töhmet altında kalıp kötü örnekler olarak değerlendirilmektedirler ki; çok yanlış ve haksız bir uygulamadır.
Nûh (a.s.) epey zaman sularda dolaştıktan sonra güvercin’ i göndererek suların halinden haber almak istedi güvercin de bir zeytin dalı ile döndü. Böylece suların çekil- mekte olduğu anlaşıldı.
Cenâb-ı Hakk. Mûsâ (a.s.) ma “asânı yere bırak” dediğinde, asâ-değnek, bir yılan olarak müneccimlerin ürettikleri bütün araçlarını yuttu gitti.
Yunus balığı yunus (a.s.) mı bir müddet kendi evinde misafir etti.
Süleyman (a.s.) mın hüd hüd kuşu ona bilmediği haberleri getirdi.
Ashâb-ı Kehf’in köpeği onların nöbetçisi-bekçisi oldu.
Salih (a.s.) mın nakata-devesi taştan çıkarak onun mucizesi oldu.
Ve âlemlerin sultânı ile dostuna nöbetçilik yapan güvercin ile örümceğin ne hikmetli bir iş yaptıkları ortadadır.
Güvercin’in özelliklerine daha evvelce kısaca değinmiştik, burada ise örümceği anlamağa çalışalım. Bilindiği gibi örümcek, sinsiliği, ağa düşürmeyi, avcılığı, ifade etmektedir. Ördüğü ağa düşen avlarını sinsice avlar yapmış olduğu, örmüş olduğu ağlar, kendi cüssesine göre çok kuvvetli bir örgü ipine sahiptir.
Sevr mağarasında içeride iki mübarek kişi onları avlamaya gelen, dışarıda bir gurup ihtiraslı kişiler. İzci, aradıklarının sürdürdükleri izlerden mağara içerisinde olacaklarını kesin olarak söylemekte, fakat etrafındakiler sahnede gördüklerini beşeri bir anlayışla değerlendirdiklerinden gerçeğe ulaşamamaktalar.
İşte o anda onlara güvercin kendi nefs-i anlayışları üzere hayal ve vehim ile göründü, onlar da hayal ve vehim ile kıyas ettilerinden içeride kimsenin olamıyacağına kanaat getirdiler. Çünkü güvercin yuvasında yumurtaların üstünde oturuyor idi.
Eğer buraya birileri girmiş olsaydı, güvercinin korkudan uçup giderek orada olmaması gerekecekti. Halbuki güvercin hiç korkmamış ve rahatsız olmamış idi ki, yerinde duruyordu.
Ve örümcek; onlara zihnen öyle bir oyun oynadı ki; içeridekilere en yakın oldukları bir zamanda onlarıdışardakileri oradan kendi düşünce ve istekleriyle uzaklaştırdı.
Örümcek onlara öyle kuvvetli hayal ve vehim ağı ördü ki; o ağı aşıp içeriye ulaşmaları hiç mümkün olmadı.
Bu iki küçük (Hay) vanın-yaşayan varlığın karakteristik ahlâk ve zanları onların o anda bütün benliğini sararak orada oluşan manzaraya hayal ve vehimlerinin kendilerine verdiği hayali kıstas-ölçümlerle içeri de kimsenin olamıyacağına dair oldu. Çünkü içeriye girilmiş olsaydı bu örümcek ağı da mağara ağzında olmaz idi. Diye, düşündüler.
Eğer onlar bu vehmi kıstası yapmayıp, izci nin tecrübeli sözlerini az bir mantıkla dinlemiş olsalardı, içeriye eğilip bakarlar ve içerdekilerini görürler idi.
İşte eğitimin varlıklar üzerindeki açık durumu böylece ortaya çıkmış olmaktadır.
Daha evvelce Nefs-i Emmâre hükmüyle faaliyyet gösteren bu duygular eğitildiğinde, kişiye–sahibine ne derece faydalı olduğu açık olarak görülmektedir.
“Bu tür hikmetlerle:”
(O halde Allah’ın azîz ve hakîm olduğunu bil) demişti.
Allah’ın azîz izzet sahibi, hakîm hikmet sahibi, “her şeyi yerli yerinde yapan” olduğunu bil diyerek, böylece bazı şeyleri bildirmek istemişti.
Bu hadise İbrâhim (a.s.) mın şahsında onun hayatından bir bölüm olarak bizlere sunulmuştur.
İbrâhim (a.s.) (İSR’) in yani “gece yolculuğu” nun–
seyr-ü sülûk’un çok mühim makamlarından biridir. Onun bir kendine ait yaptığı seyr-ü sülûku vardır, hem de onda başkalarına örnek birçok mertebenin yaşantısı da vardır. Bu hadise ise onun mutmein’ nilik mertebesine ulaşınca Rabb’ından istediği bir talebidir ve ondan da biz lere birer armağan tecrübe ve yol göstermedir.
Kâ’be-i muazzama da ki ayak izi de onun takib edilmesinin gereğidir. Ancak o ayak izini takib ederek, Hakk’a ulaşmanın mümkün olabileceği açık olarak ifade edilmektedir.
Bu ulaşılan “Mutmeinne”lik, dördüncü mertebe ilk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine ait ayrı ayrı Mutmeinne’lik hali vardır.
Eskiden dergâhlarda sâlik bu mertebeye ulaşınca başına “arakiye” ismi verilen “fes“ benzeri, krem renkli bir başlık giydirilerek ödüllendirilir idi.[16] “ İz- -T-B- ”