Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâ kavmi lime tu/żûnenî ve kad ta'lemûne ennî rasûlu(A)llâhi ileykum(s) felemmâ zâġû ezâġa(A)llâhu kulûbehum(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)
Hani Musa kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bilip durduğunuz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.
Bir zaman Musa, kavmine: "Ey kavmim! Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz?" demişti. Onlar eğrilince, Allah da kalblerini eğriltti. Allah fasıkları doğru yola iletmez.
Bu ayet, Hz. Musa'nın kavmine hitabını ve onların sapkınlıkları neticesinde Allah'ın kalplerini saptırmasını konu edinmektedir. Ayet, peygambere eziyet etmenin ve haktan sapmanın vahim sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'eza' kelimesini 'zarar veren şey' olarak tanımlar ve bunun hem bedensel hem de ruhsal olabileceğini belirtir. Ayetteki 'tü'zûnenî' ifadesi, kavmin Hz. Musa'ya sözlü veya fiili olarak verdiği rahatsızlığı, onu incitmeyi ve ona eziyet etmeyi ifade eder. Bu, peygamberin risalet görevini yerine getirmesini zorlaştıran bir durumdur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'eza'yı 'nefret edilen ve hoşa gitmeyen şey' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, kavmin Hz. Musa'ya karşı sergilediği tutumun, onun nezdinde hoşnutsuzluk ve rahatsızlık uyandırdığını, bu durumun peygamberin manevi şahsiyetine yönelik bir saldırı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'resul' kelimesini 'gönderilen kişi' olarak açıklar ve özellikle Allah tarafından belirli bir mesajla gönderilen elçiler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'resûlullah' ifadesi, Hz. Musa'nın ilahi bir görevle, Allah'ın emirlerini tebliğ etmek üzere kavmine gönderildiğini açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resul' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular ve onun sadece bir haberci değil, aynı zamanda ilahi iradenin yeryüzündeki temsilcisi olduğunu belirtir. Ayetteki 'resûlullah' ifadesi, Hz. Musa'nın kavmi üzerindeki otoritesini ve mesajının ilahi kaynağını pekiştirir; bu nedenle ona eziyet etmek, aslında Allah'ın mesajına karşı gelmek anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'resul' kelimesinin 'risalet' kökünden geldiğini ve 'bir görevi yerine getirmek üzere gönderilme' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayette, Hz. Musa'nın kavmine 'Allah'ın elçisi' olduğunu hatırlatması, onların bu gerçeği bildikleri halde ona eziyet etmelerinin çelişkisini ve vehametini ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zağa' fiilini 'meyletmek, eğrilmek, haktan sapmak' olarak açıklar. Ayetteki 'zâğû' ifadesi, kavmin doğru yoldan, hakikatten ve peygamberin tebliğ ettiği ilkelerden bilinçli olarak yüz çevirmesini, eğri yola sapmasını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zeyğ' kelimesinin 'doğruluktan ayrılma, eğrilme' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'zâğû' fiili, kavmin iradi bir şekilde doğru yoldan ayrıldığını, peygamberin uyarılarına rağmen sapkınlıkta ısrar ettiğini ve bu sapmanın kalplerinde kök saldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ezâğa' fiilinin 'bir şeyi eğriltmek, saptırmak' anlamına geldiğini ve bu fiilin Allah'a isnat edildiğinde, kişinin kendi iradesiyle sapmasından sonra ilahi bir ceza olarak kalbinin haktan uzaklaştırılması olduğunu belirtir. Ayetteki 'ezâğallâhu kulûbehum' ifadesi, kavmin kendi sapkınlıklarının bir sonucu olarak Allah'ın onların kalplerini hidayetten mahrum bırakmasını, yani sapkınlıklarını pekiştirmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'Allah'ın saptırması' kavramını incelerken, bunun genellikle kişinin kendi iradi sapmasının bir sonucu olduğunu ve Allah'ın bu sapmayı onaylaması veya pekiştirmesi şeklinde tezahür ettiğini belirtir. Ayetteki 'ezâğa' fiili, kavmin haktan yüz çevirmesiyle başlayan sürecin, Allah'ın onların kalplerini hidayete kapamasıyla sonuçlandığını, bu durumun ilahi adalet gereği olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fâsık' kelimesini 'haktan çıkan, itaatten ayrılan' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-kavme'l-fâsikîn' ifadesi, Hz. Musa'nın kavminden, Allah'ın emirlerine karşı gelerek doğru yoldan sapan, günah işlemekte ısrar eden ve bu nedenle ilahi hidayetten mahrum kalan kesimi niteler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fısk' kelimesinin 'bir şeyden dışarı çıkmak' anlamına geldiğini ve şer'i bağlamda 'Allah'ın emrinden çıkmak, itaatsizlik etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'el-fâsikîn' kelimesi, kavmin Allah'ın ve peygamberinin yolundan çıkarak, ilahi sınırlara riayet etmeyerek kendilerini hidayetten uzaklaştırdıklarını ve bu durumun ilahi bir ceza olarak kalplerinin saptırılmasına yol açtığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fısk' kavramının Kur'an'da 'Allah'a karşı isyan ve itaatsizlik' anlamında kullanıldığını ve bu durumun kişinin iman dairesinden çıkmasına yol açabileceğini belirtir. Ayetteki 'el-kavme'l-fâsikîn' ifadesi, Hz. Musa'nın kavminden, peygambere eziyet ederek ve haktan saparak Allah'a karşı gelmiş olanları tanımlar ve onların hidayete erdirilmeye layık olmadıklarını vurgular.
Saff Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-iż kâle mûsâ likavmihi yâ kavmi lime tu/żûnenî ve kad ta’lemûne ennî rasûlu(A)llâhi ileykum felemmâ zâġû zâġa(A)llâhu kulûbehum va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)” Hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bilip durduğunuz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.(61/5)
Kavminin Mûsâ a.s a yaptığı eziyetler çoktur, Kur’ân-ı Kerimde bunların bazılarını hatırlarsak, (Bakara 61) Ve iz kultüm ya Mûsâ len nasbire alâ ta'amin vahıdin fed'u lenâ Rabbeke yuhric lenâ mimma tünbitül'Ardu min bakliha ve kıssâiha ve fumiha ve adesiha ve besaliha* kâle etestebdilunel-leziy huve edna Billeziy huve hayrün, ihbitu mısran feinne leküm ma seeltüm* ve duribet aleyhimüz-zilletü velmeskenetü ve bau Biğadabin minAllah* zâlike Biennehüm kanu yekfürune Biayatillâhi ve yaktülunenNebîyyiyne BiğayrilHakkı, zâlike Bimâ asav ve kânu ya'tedun;
Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı. (2/61)
“Sizin için hayırlı olana sizin için düşük olanı mı tercih ediyorsunuz, talep ediyorsunuz, değiştirmek mi istiyorsunuz” dedi Mûsâ (a.s.) o zaman Mısır’a dönüp gidin sizin istedikleriniz orada var, benim peşimde ne duruyorsunuz, ben sizinle neden uğraşıyorum. Bakın işte tarikat mertebesi itibarıyla çalışmalarda zorlanmaya başlayan kişinin hali bu, eğer öyle bir şey istiyorsan git fir’âvn’un yani nefsinin hükmü altına gir, işte ne kadar açık, bir müddet insân kendindeki muhabbetle bir hız alır ama gerçekçi çalışmalar başladığı zaman ve bir müddette yol aldığı zaman veya bir müddet çalıştığı zaman bu işler kendisinde zorlanmaya yolaçar ve kaçış yerleri aramaya başlar, gerçi tam muhabbet ehli için bunlar olacak şeyler değildir, muhabbet ehli yoluna devam eder bunlara hiç bakmaz, bıldırcın etini bulmuş onu yer, helvayı bulmuş onu yer, soğan, sarımsak istemez, işte soğan sarımsak istemesi kendi tabiatı itibarıyla kendi nefsaniyeti ağırlığı itibarıyla onu geriye çeker, eski haline, muhabbetine çeker, eski arkadaşları varsa onlar onu çekerler ve bunu talep eder gönlünden, tasavvuf sohbetleri ağır geliyor bana, ben gideyim biraz dünya işleriyle uğraşayım demeye başladığı zaman işte bu Âyetin hükmü altına girmiştir. O zaman ona derler “ihbitu mısran” “sen Mısıra git” senin istediklerin orada var, çünkü onlar yolda tarım yapamadıkları için Cenâb-ı Hakk onlara gökyüzünden nimet verdiği halde bu nimeti yemeyip tekrar başka yiyecekler istemeleri beşeriyyet hallerini özlemeleri oluyor ve tarikat mertebesine bunu bu şekilde bildiriyor.
(Bakara 67) Ve iz kale musa likavmihi innAllahe ye'muruküm en tezbehu bekareten, kalu etettehızüna huzuva* kale e'uzü Billahi en eküne minelcahiliyn;
Hani Mûsâ kavmine, “Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” demişti. (2/67)
(Bakara 87) Ve lekad ateyna MuselKitabe ve kaffeyna min ba'dihı BirRusuli ve ateyna Iysebne Meryemel-beyyinati ve eyyednahu Biruhılkudüs* efeküllema caeküm Rasûlün Bima lâ tehva enfüsükümüs-tekbertüm* feferıykan kezzebtüm ve ferıykan taktülun;
Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi? (2/87) Size ne zaman bir peygamber gelse, nefsinizin istemediği bir şey getirse, siz ona karşı gururlanırsınız, yani namaz kıl diyor nefsin istemiyor, oruç tut diyor nefsin istemiyor, zekât ver diyor nefsin istemiyor.
Risalet mertebesinden size bir haber gelse, içinizden veya dışınızdan, gerek kelâm ile gerek hissiyatla, duyguyla bir Rasûl gelse, bunu gönle melek getirir mânâ âleminden o lâtif âlemden onu alır gönlüne getirir Cebrâîl (a.s) vasıtasıyla getirir, Cebrâîl (a.s.) a bağlı görevliler aracılığıyla, bir söz vardır “senin İsâ’n gelir giderde senin haberin bile olmaz” , çünkü gönül kapın kapalı, biz kapımızı hem içerden hem dışardan açalım yani içerden gelen yeni bilgileri dışarıya çıkartalım, dışardan aldığımız bilgileride içeriye sokalım, dışarıdan alınan kesb kazanma şeklinde, içeriden gelen vehb hibe şeklinde yani Cenâb-ı Hakk’ın hibesidir, esas ilim budur, hadis-i şerifte dendiği şekilde muhakkak dışarıya danışılacak fakat en son fetvayı gönlüne danışarak, gönlünden alman lâzım en sağlamı bu olur, yanılırsan ben yanıldım dersin, fakat kendine danışmadan sadece başkasının söylediğiyle aldığın bir karar yanlış olursa çok sıkıntı verir.
İçinden bir ses kalk namaz kıl der, o anda çeşitli bahanelerle onu ertelediğin anda o haberciyi öldürdün işte, bir daha da sana gelmez, buna misafir-i gaybi yani gayb âleminden gelen misafir diyorlar, mânâ ile gelen bilgilere, içeriye girer ilgi gösterilmezse bir dahada gelmez, ara ne zaman bulursun artık.
Siz gurur, kibir yaptınız, bu tasavvufta çok mühim bir meseledir, tasavvufta belirli bir yol almış kimseler, biz bu yolları geçtik senelerdir yapıyoruz, bize namaz, oruç lâzım değil geçtik onları dedikleri zaman aynen bu Âyetin hükmü altına giriyorlar işte, ona içinden kalk ezan okunuyor dendiğinde, o biz geçtik onları tekrar ilkokulamı döneceğiz der, İçinizden bir fırka yalanladı, bir fırkada katletti, öldürdü.
(Bakara 108) Em türiydune en tes'elu Rasûleküm kema süile Musa min kablu ve men yetebeddelil küfre Bil' imâni fekad dalle sevaessebiyl;
Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur. (2/108) Yoksa siz de daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular mı sormak istiyorsunuz, kavmi Mûsâ (a.s.) dan bilgi alma yönüyle sorgu değil de onun boşluklarını aramak, küçük düşürmek için soru sormuşlar, sizde bu niyetle mi soru soruyorsunuz? Diyor, Âyet-i Kerîme’ de.
Bakara sûresi 74. Âyette “bundan sonra sizin kalplerininiz katılaştı” buyurulmaktadır.
Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıpçalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer.
Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;
Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” (5/115) Sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin.[47]