İnna(A)llâhe yuhibbu-lleżîne yukâtilûne fî sebîlihi saffen ke-ennehum bunyânun mersûs(un)
Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.
Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.
Saf Suresi'nin 4. ayeti, Allah'ın kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi savaşanları sevdiğini ifade eder. Ayet, 'muhabbet', 'savaşma', 'Allah yolu', 'saf' ve 'sağlam yapı' gibi kavramlar üzerinden müminlerin cihad ruhunu ve birliğini vurgular. Dilbilimsel olarak bu kavramlar, hem literal hem de mecazi anlamda derin bir mesaj taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' kelimesini, bir şeye karşı duyulan meyil ve hoşlanma olarak tanımlar. Allah'ın kulunu sevmesi, ona nimet vermesi, onu doğru yola iletmesi ve ondan razı olması anlamlarına gelir. Ayetteki 'yuhıbbu' fiili, Allah'ın kendi yolunda cihad edenlere yönelik özel bir lütuf ve rızasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hubb'u, nefsin bir şeye meyletmesi ve onu tercih etmesi olarak açıklar. Allah'ın sevgisi ise, kuluna ihsan ve ikramda bulunması, onu koruması ve ona rahmet etmesidir. Ayetteki kullanım, Allah'ın cihad edenlere yönelik bu ilahi lütfunu ve desteğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hubb' kavramının Kur'an'da hem insanî hem de ilahi sevgi için kullanıldığını belirtir. Allah'ın sevgisi, O'nun kullarına olan lütfu, rahmeti ve onlardan razı olması şeklinde tezahür eder. Bu ayette, Allah'ın belirli bir eylemi (cihadı) gerçekleştiren kullarına yönelik özel bir ilahi lütuf ve onayını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kıtâl' kelimesini, düşmanla savaşmak, çarpışmak olarak açıklar. Ayetteki 'yukâtilûne' fiili, müminlerin Allah'ın dinini yüceltmek ve düşmanlara karşı koymak için gösterdikleri aktif mücadeleyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kıtâl'in genel anlamda savaşmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'fî sebîlihi' (O'nun yolunda) ifadesiyle birlikte kullanıldığında, bu savaşın sadece fiziksel bir çatışma değil, aynı zamanda ilahi bir amaç uğruna yapılan kutsal bir mücadele olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kıtâl'in karşılıklı savaşma anlamı taşıdığını ve Kur'an'da genellikle Allah yolunda cihad bağlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, müminlerin düşmanla aktif olarak savaştığını ve bu eylemin Allah katında makbul olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl' kelimesinin asıl anlamının yol olduğunu ve Kur'an'da genellikle 'Allah yolu' (sebîlullah) olarak kullanıldığını belirtir. Bu, Allah'ın rızasına ulaştıran, O'nun dinini yücelten ve O'nun emirlerine uygun olan her türlü eylemi kapsar. Ayetteki 'fî sebîlihi' ifadesi, yapılan savaşın dünyevi çıkarlar için değil, tamamen ilahi bir amaç uğruna olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sebîl'in hem maddi hem de manevi yol anlamına geldiğini ifade eder. 'Sebîlullah' ise, Allah'ın dini, O'nun emirleri ve O'nun rızasına götüren her türlü hayırlı işi ifade eder. Ayetteki bağlamda, cihadın Allah'ın dinini yayma ve koruma yolunda yapıldığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sebîl'in Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'Allah yolu' ifadesinin, Allah'ın dinini tebliğ etme, O'nun hükümlerini uygulama ve O'nun uğrunda fedakarlıkta bulunma gibi anlamları içerdiğini belirtir. Bu ayette, savaşın Allah'ın dininin yüceltilmesi hedefiyle yapıldığını açıklar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'saff' kelimesini, insanların veya nesnelerin düzgün bir çizgi halinde dizilmesi olarak açıklar. Ayetteki 'saffen' kelimesi, müminlerin savaşta disiplinli, düzenli ve birbirine kenetlenmiş bir şekilde durduğunu, bu durumun onların gücünü ve birliğini artırdığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'saff'ın, birbiri ardına dizilmiş, sıralanmış şeyleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, savaşan müminlerin askeri bir düzen içinde, omuz omuza, sağlam bir hat oluşturarak savaştıklarını ve bu birliğin onların direncini artırdığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'saff' kavramının Kur'an'da genellikle cihad bağlamında kullanıldığını ve müminlerin fiziksel ve ruhsal birliğini sembolize ettiğini belirtir. 'Saffen' ifadesi, müminlerin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda inanç ve amaç birliği içinde hareket ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bünyân' kelimesini, inşa edilmiş, sağlam bir şekilde kurulmuş yapı olarak tanımlar. Ayetteki 'bünyânun mersûsun' (kenetlenmiş bir yapı) tamlamasıyla birlikte, müminlerin birliğinin ve dayanışmasının, yıkılması zor, sağlam bir bina gibi olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'bünyân'ın, temelden yükseltilmiş, sağlam bir şekilde inşa edilmiş her türlü yapıyı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki benzetme, müminlerin cihad esnasındaki birlik ve beraberliğinin, dışarıdan gelecek saldırılara karşı son derece dirençli ve yıkılmaz bir bütünlük oluşturduğunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mersûs' kelimesini, birbirine sıkıca yapıştırılmış, kenetlenmiş ve sağlamlaştırılmış olarak açıklar. Ayetteki 'bünyânun mersûsun' ifadesi, müminlerin savaşta gösterdiği birliğin, adeta kurşunla birbirine bağlanmış taşlar gibi sağlam ve ayrılmaz olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mersûs'un, birbirine sıkıca bitişik ve sağlam bir şekilde yerleştirilmiş anlamına geldiğini belirtir. Bu benzetme, müminlerin cihad meydanındaki dayanışmasının ve disiplininin, düşman karşısında sarsılmaz bir güç oluşturduğunu mecazi olarak ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rass' kökünden türeyen 'mersûs' kelimesinin, bir şeyi diğerine sıkıca bitiştirmek, kenetlemek anlamı taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanım, müminlerin saflarının, aralarında boşluk bırakmayacak şekilde, sağlam bir duvar gibi kenetlenmiş olduğunu ve bu durumun onların gücünü pekiştirdiğini anlatır.
Saff Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İnna(A)llâhe yuhibbu-llezîne yukâtilûne fî sebîlihi saffen ke-ennehum bunyânun mersûs(un)” Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.(61/4)
“İnna(A)llâhe yuhibbu” Hakikaten - Hakikatte Allah sever. Kimleri sever?
“ellezîne yukâtilûne fî sebîlihi” Kendi yolu bakın “fi” diyor içinde diyor. Makam, mevki, şöhret, taassub, kavmiyetçilik, nefsi vs. için demiyor. Allah yolu için çarpışanları sever diyor.
Elbette vatan, bayrak, aile, toprak, bayrak için çarpışılıp mücade edilip savaşılacak bunlar olmadan kişinin bağımsızlığı olmadan özgürlüğü olmaz dininide yaşayamaz. Ama ilk sırada olan Allah sevgisi için olmasıdır…
Kendi yolu içinde ne demektir… “Sırat-ı Müstakim” doğru yoldur… Nefis terbiyesi içinde bu aşama geçilecektir.
Hz. Peygamber (asv) Efendimiz, Tebük seferinden dönünce, “Hoş geldiniz! Küçük cihattan büyük cihada geldiniz.” buyurdu. Bunun üzerine Sahabiler, büyük cihadın ne olduğunu sordular. Hz. Peygamber (asm): “Büyük cihad: nefisin heva ve hevesine karşı yapılan cihaddır.” diye açıkladı.[41]
Nefsi ile cihad aşamasından sonra da, “Sıratullah” Allah yolu için de mücahadesini sürdürecektir ki mücahadesi olmayanın müşahadesi olmaz demişlerdir.
“saffen ke-ennehum bunyânun mersûs” Binalar gibi kenetlenip saf bağlıyanları sever.
Savaşın şartlarından biri geriye dönmeden sımsıkı kenetlenip düşmanın bu çemberi yarmasını engellemektir.
Efendimiz (s.a.v) namaz halinde de safların sık tutulmasını istemiştir.
"Saflarınızı düz tutunuz. Omuzları bir hizaya getiriniz. Aralıkları kapayınız. Saf düzeni için elinizden tutup çeken kardeşlerinize yumuşak davranınız. Şeytanın girebileceği boşluklar bırakmayınız. Allah, safları bitişik tutanların gönlünü hoş eder. Safları bitişik tutmayanlara Allah nimetlerini lutfetmez."[42]
Gönül âlemimizdeki safiyeti de sık tutmazsak vehim ve hayal karışarak gönlü bulandırır ve şeytan burayı mesken tutar…
“Sıratullah” Hazret mertebeleridir ve bu cihad namaz mertebeleri olan Tevhid-i Ef’al, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfât ve Tevhid-i Zât ile gönlülde İbrahim a.s. ile Nemruda, Mûsâ a.s. ile Firavuna, Îsâ a.s. ile taasub ile eski yaşamına dönmüş Yahudi kavmine ve Muhammed a.s. ile müşriklere karşı verilir ve gönül kabesi feth edilir.
“bunyânun” binalar işte namaz aslında bina edilir. Ef’âl, esmâ, sıfât, zât ve İnsan-ı Kamil beş hazret binaları kenetlenip saf tutulursa Allah sever… Peki Allah kimi sever…
Resûlullah (s.a.v.): “Ey Kur’ân ehli, vitir namazını kılınız, çünkü Allah tektir ve tek olanı sever.”[43]
Hadîs-i şerifte (Allahu vitran yuhibbul vitra) diye bahsedilmekte (Allah birdir birleri sever) bu ne demektir? Bütün âlemlerdeki varlıklar zâten birdir, kimse kimseye benzemez “Allah birdir, birleri sever” dediği, kendisini birleştirmiş olanları sever ma’nâsı vardır, burada birleri sever dediği kendi bünyesinde teke düşmüş olan, yani kendinde nefsini, bütün zuhurlarını hepsini idrak etmiş, kendinde toplamış ve “Bunların hepsi Hakk’ın birer zuhuratıdır, ben de onun bir zuhuruyum” diyerek, zâti zuhuru olduğunu idrak ettiği zaman işte bu kimse vitr olmuştur. İşte bu kimse gerçek ma’nâda vitr namazını kılar.
İşte yapmaya çalıştıklarımız bunun tatbikidir, tekrarıdır. On üçüncü rek’at olması bu yüzdendir, ayrıca da tasdikidir.
Şimdi, “Allah birdir, birleri sever” denmemiş “Allah vitr’dir vitr olanları sever” (Allahu vitran yuhibbul vitra” “bir” anlayışı, iki türlüdür. Buradaki ifadesine göre birisi, sayısal “bir” yani rakkamlarla ifade elden bir, “vitr” ise isimlerle belirtilen birdir. Yani biri sayı değerleri ile bir, diğeri ise ma’nâ değeri ile bir olandır. Bu inceliği anlatabildim mi bilmiyorum? Ahad; tek, Vâhid; bir, vitr; suret ve ma’nâ yönünden bir, Ferd ise bütün bunların birliğidir. Bu vitr olan bir’lik bireyin kendi hakikatini idrak etmesi olan vitr, birliktir. İşte vitr böylece bir olarak ifade ediliyor, ma’nâ’sal birlik, sayısal birlik için de benzerleri var ama vitr dendiği zaman çok az sayıda, yani bir hususiyeti olduğunu anlatmaktadır. İşte “ferd” bütün bu âlemleri bünyesinde toplayan bir makamdır. O da sadece peygamber efendimize ait olan bir makamdır.
Ancak ondan ümmetine yansıyan ise bu vitr’dir vitriyyet hakikatini idrak ettikten sonra kendisinde “venefahtü” (15/29)nün hakikatini düşündüğünde bütün âlemlerde de Allah’ın ruhu olduğundan, bu haliyle kendi vitriyyetinden ferdiyetine ilmen ve fikren geçmesi mümkündür, yani kendi iç bünyesinde yaşaması söz konusu olur. Zahirde böyle bir şey olmaz zahirde böyle bir şey olmuş olsa, hâşâ Hakikat-i Muhammediyyeye ortaklık olur.[44]
Faydası olur düşüncessi ile Efendimiz (s.a.v) Savaşları[45]
Bu bölümde savaşların tarihçilerini değil kısa, kısa manevi ma’nâlarını vermeğe çalışacağız.
Bedir Savaşı Adı da üstünde olduğu gibi, Hz. Rasulülah’ın evvela Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya “Bedir/Ay” gibi parlak Nuru Muhammed’inin resmen doğmaya başladığının ilan ve ifadesidir.
Sayı değeri, () “be” 2
() “dal” 4
() “rı” 200 dür. Toplarsak (2+4+2)= 8 eder, bu da iki adet 4 demektir.
Biri İslamın hakikati, diğeri Hz. Rasulüllah’ın simgesidir. 4 - 1=3 /13
Uhud Savaşı Oldukça kritik ve çok mühim bir savaştır. Evvela bulunduğu mevkii anlamaya çalışalım. “Uhud” bilindiği gibi Medine-i Münevvere civarında bir dağdır, ön tarafı düzlüktür. Savaş işte bu düzlükte olmuştur, yani orası oyun “savaş” sahnesidir.
O düzlüğün arkasında iki (2) ve iki (2), yan yana, dört (4) tepe, o tepelerin arkasında da yarım halkayı belirten bütün bir dağ devam etmektedir. Böylece tepelerin sayısı beş (5) olmaktadır.
Bu tepelerin karşısında da iki (2) küçük tepe vardır ki bunlara “ayneyn tepesi” denmekte ve savaş esnasında okçuların menzil tuttuğu tepelerdir.
Şimdi bunları anlamağa çalışalım.
“Uhud” dağı bir bakıma sende mevcud “Ahad” dağıdır. Beş (5) tepeli olması, bilindiği gibi “ef’al tepesi”, “esma tepesi”, “sıfat tepesi”, “zat tepesi” ve arkadan çevreleyen “İnsanı Kamil tepesi”dir.
Karşıdaki “ayneyn tepeleri” ise, sendeki bireysel benlik tepeleridir. Karşıdaki “ahadiyyet mertebeleri” tepelerine ayna olan tepelerdir. Eğer orayı terkedersen, “ahadiyyet tepeleri mertebeleri” elinden gider.
Hz. Hamza’nın şehiyd edilişi, ( ) “hemze”nin “ahad”ın () “elif” inde ifna olmasıdır.
Ortadaki düzlük savaş alanı ise, insanın nefsani varlığında mevcud olan savaş alanıdır.
Orada yapılan müthiş savaş, salik tarafından “ef’al mertebesi”nin “esma mertebesi”nin, oradan “sıfat”, “zat” ve “insanı kamil”mertebelerinin fethini ifade eden savaştır.
Uhud’un sayı değeri, () “elif” 1
() “ha” 8
() “dal” 4 = 13 eder, ki bilindiği gibi Hz. Rasulüllah (sav.)’ın şifre rakamıdır. Bu sahanın dahi onun mührünü taşıdığını görmekteyiz. Oyüzden oradan da mağlup çıkması mümkün değildi.
Hendek Savaşı Bilindiği gibi bu savaşın yapıldığı yere yedi (7) mescidler de denmektedir. Bu savaşın özelliği düşmanı Medine şehrine sokmamak için geniş ve derin bir hendek açılmasıdır.
Bu hendeğin uzunluğu 225 m, derinliği 10 m, genişliği 20 m imiş. Rakam değer sayıları (2+2+5++1+2) = 12 eder ki bu da “seyri süluk” mertebeleridir.
Nefsinin önüne derin bir hendek aç ki ondan sonra orayı atlayıp da sana ulaşmasın.
O hendek kazılıyken büyük bir taş çıkar, sahabe ne kadar uğraştılarsa da o taşı kıramadılar. Durumu Hz. Peygambere haber verdiler.
Hz. Peygamber o taşa bir vurduğunda oradan bir kıvılcım çıkar, ortalığı aydınlatır ve Efendimiz, “Konstantaniye’yi görüyorum,” der. Taştan bir parça kopar.
İkinci defa vurduğunda gene bir kıvılcım çıkar ve Efendimiz, “İran kisra’nın saraylarını görüyorum,” der. Taştan ikinci parça kopar.
Tekrar bir daha vurur, bir kıvılcım daha etrafı aydınlatır, Efendimiz be sefer de, “Şam taraflarını görüyorum,” der ve taştan üçüncü parça koparak, taş ortadan kalkmış olur.
Gelecek zaman içinde bütün bunların fethinin olacağını o günden haber vererek mu’cizeler göstermiştir.
Orada olan yedi (7) mescid’in yerinde yedi (7) çadır olduğundan onlara göre isim almışlardır.
- Fetih Mescidi, Efendimizin içinde bulunduğu çadır,
- Selmanı Farisi çadırı, yerindeki mescid,
- Ömerül Faruk çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Ali (k.a.v.) çadırı, yerindeki mescid,
- Hz. Fatıma çadırı, yerindeki mescid,
- Müslümanlar çadırı, yerindeki mescid,
- Sahabeler çadırı, yerindeki mescid,
Sondan iki mescid yol genişletilmesinde yıkıldığı için onlar orada fi’ilen yok, manen vardırlar.
Bu yedi (7) mescid ise, “etturu seb’a” yedi (7) nefis mertebesini; onların fethini ifade etmektedir.
Zor kırılan taş, “nefsi emmare”, “nefsi levvame”, “nefsi mülhime”yi ifade etmektedirler. Oldukça zorludurlar, ancak (لَا) “lâ” kılıcı ile parçalanabilirler.
Medine’ye hicret, zat mertebesinden, bu mertebeden aldığı özellik ve güzellikleri “medeni”ce yaşayabileceği bir yerde sergilemisidir ve bu şehirde (Medine’de) oluşan herşey zahiren olduğu gibi batınen de mutlak bir oluşumu ifade etmektedir.
(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah”dan aldığı hakikatleri, ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” çerçevesi ve manası içinde açıklayan Hz. Rasulüllah’a ve bütün bu hakikatleri ortaya getiren Hz. Allah’a ne kadar dua ve şükür etsek hamdımızı yerine getirmemiz mümkün değildir, bundan aciziz.
Daha iyisi zaten bizlerde var olan bu mertebeleri ortaya çıkarmaya gayret etmek olacaktır.
Allah daha iyisini bilir.
Allah hak söyler, hakkı söyler.[46]