İçeriğe atla
Saf 3Cüz 28 · Sayfa 551

Saf Sûresi 3. Âyet

الصف

Sohbete sor

Kebura makten ‘inda(A)llâhi en tekûlû mâ lâ tef'alûn(e)

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.

Saff Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Kebura makten ‘inda(A)llâhi en tekûlû mâ lâ tef’alûn(e)” Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.(61/3)


O halde Allah'ın en sevdiği ameli bilsek de yapsak diyen samimi müminler, Allah'ın buğzettiği kimselerden olmamak için, büyük söylememeli, yapamayacakları şeylere nezr etmemeli, nezr ettikleri takdirde de yapmalıdırlar. (Elmalı’lı Hamdi Yazır Tefsiri) Hamdi Yazırın verdiği bilgiler ışığında bu âyetleri kendimize döndürür ve Allah yanında gazaba uğramak için vermiş olduğumuz söz ve bu sözün neticesinde yapmamız gereken nedir diye düşünürsek ki İslâm’ın ilk şartı ve Eşhedü En Lâ İlâhe İllâ Allah ve Eşhedü Enne Muhammedün Abdühü ve Resülüdür.

Bu Allah’ı müşahade etme şartı ile vermiş olduğumuz sözümüzü hakkı ile yerine getirebiliyor muyuz? Hiç düşündük mü?

Efendi Babam bunu namaz kitabında ne güzel ifade ediyor.

Eşhedü, ben görüyorum ki en la ilahe illallah, ondan başka ilah yoktur, ancak o vardır.

İşte eğer bizler de Hakk’ın gerçek varlığını, özelliğini, idrak etmeden Eşhedü en la ilahe illallah diyorsak bir bakıma yalancı şahit hükmündeyiz demektir.

Ancak bu işi kasden yapmıyoruz, gafletten yapıyoruz, art niyetimiz ve başkasına zarar verdiğimiz yok.

Bu bakımdan, saflığımız ve kötü niyetimiz olmaması dolayısıyla yalancı şahit durumuna inşeallah düşmüyoruzdur. Ancak, gaf­letle yapılan her şey, gereken faydayı sağlamaz. “İz—TB” Gerçek nezir adak ise kişinin kendi varlığını hakk yolunda feda etmesi, baş koymasıdır. Varlık günahından kurtulma sözü vermesidir. İşte Hakk solunda salik verdiği bu sözden dönerse hakkında Allah c.c. gazab gerektirir demektedir. Allah c.c. bizleri bu hale düşmekten muhafa etsin…

“Gazap” konusunun anlaşılması için fusûs’ül hikem Âdem fassından açıklamasının faydalı olacağını düşünüyoruz.


16. Paragraf:

Ba'dehû bilelim ki, muhakkak Hak Teâlâ kendi nefsini "Zahir" ve "Bâtın" olmakla vasf eyledi. Binâenaleyh âlemi, gaybımız ile bâtını ve şehâdetimiz ile zahiri idrâk etmemiz için, âlem-i gaybi ve şehâdeti îcâd eyledi. Ve kendi nefsini rızâ ve gazab ile vasf etti. Binâenaleyh âlemi havf ve recâ sahibi olarak îcâd eyledi. Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızâsını recâ ederiz. Ve nefsini "Cemil" ve "Zül-celâl" olmakla vasf etti. Ve bizi heybet ve üns üzere îcâd eyledi. Ve ona mensûb olan ve onlar ile tesmiye olunan şeylerin kâffesi böyledir. İmdi Hak Teâlâ, âlemin hakâyik ve müfredatını cami' olmasından nâşî, insân-ı kâmilin halkına teveccüh eylediği bu iki sıfatı "iki el" ile ta'bîr buyurdu. Böyle olunca âlem "şehâdet"; ve halîfe "gayb"dir. Ve bundan dolayı sultân ihticâb eder. Ve Hak Teâlâ kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasf eyledi; ve onlar ecsâm-ı tabîiyyedir. Ve hucüb-i nûrâniyye ile vasf etti; onlar da ervâh-ı latifedir. Böyle olunca âlem, kesif ile latif arasındadır. Ve o kendi nefsine ayn-ı hicâbdır. İmdi âlem, Hakk'ın kendi nefsini idrâk ettiği vech ile Hakk'ı idrâk etmez. Ve ona iftikârı sebebiyle kendi mucidinden mütemeyyiz olduğunu bilmekle beraber, hicâb içinde zail olmaz. Velâkin vücûd-i Hak olan vücûd-i zatînın vücûbunda âlem için haz yoktur. Binâenaleyh onu ebeden idrâk edemez. Şu halde Hak Teâlâ bu haysiyyetten, ilm-i zevk ve şuhûd ile gayr-i ma'lûm olmaktan ebeden zail olmaz. Zîrâ bunda hadis için kadem yoktur. İmdi Allah Teâlâ Âdem'i ancak teşriften dolayı "iki el"i arasında cem' etti (16).


Hak Teâlâ (57/3) ayeti kerimesinde kendi nefsini zahir ve batın olmakla vasfetti. Yani kendi varlığını zahir ve batın olarak vasıflandırdı. Çünkü her mertebe vücud-u mutlakının tenezzülatından zahir olmuştur. Yani zahir ve batın dediğimiz bunlar birer mertebedir, işte bu mertebelerin hepsi de mutlak vücudun inişinden, nazil oluşundan, tenezzülatından, zuhura gelişinden meydana gelmiştir bu âlemler. Her mertebe kendisinden evvel mertebeden nispeten zahir ve evvelki mertebede ona nispeten bâtın olur. Yani Zât âlemi sıfât âlemini meydana getirdiği zaman sıfât âlemi Zât âleminin zâhiri, Zât âlemi de sıfât âleminin bâtını olmuş oluyor. Yani zâhir bâtın da her mertebeye göre değişen bir özellik arz ediyor.

Sıfât âlemi esmâ âlemini meydana getirdiği zaman esmâ âlemi sıfât âleminin zâhiri, sıfat âlemi de esmâ âleminin bâtınıdır. Nasıl ki bizim şu et ve kemiğimiz zahirimiz, içimizdeki mana bilgimiz de bizim bâtınımızdır. Böylece Hak teala kesifleşmiş olan âlemi Hâlk etti ve âlem İlâhi sûret üzerine mahluk olduğundan bizim gaybımız yani havas-ı bâtınemiz ile Bâtıni ve havas-ı zâhiremiz ile zâhiri idrak etmemiz için alemi gayb ve şehadeti icat eyledi. Havas-ı hamse-i zâhire diye insanda birlik vardır. Havas demek duygular demektir, hamse de beş demektir, beş zahir duygu manasınadır. Bunlar dokunma, işitme, görme, tatma, koklamadır. Bu beş zahiri duyguyla müşahede âlemini algılıyoruz. Yani zahir âlemini bu beş duygu ile algılıyoruz.

Havası-ı hamse-i bâtıne dediğimiz de de beş batın duyugularımız vardır. Yani görmenin bâtını, işitmenin batını, koklamanın bâtını, dokunmanın bâtını tatmanın batını; bunlar da latiftir. Bunlarla da gayb âlemini idrak ediyoruz. Müşahede âlemini, yani zâhir âlemi dokunarak algılıyoruz, ama ruhtan bahsederken ona dokunamıyoruz. İşte bâtındaki hisler, duygularla da latif olanları algılamış oluyoruz. Biz zâhir ve bâtın âlem arasında kendimiz köprü oluyoruz. Yani zahirimiz zâhir âleme intibak ediyor, batınımız bâtın âlemle irtibat kuruyor. Bir taraftan dünya işlerini yaparken bâtınla da irtibatımız vardır. Bâtını duygular ile latif âlemle irtibat kuruyoruz, zâhiri duygularla zahiri âlem arasında irtibat kuruyoruz.

Âlem nasıl daha önce kelam diye geçti “kelime”nin bir manası vardı, bir de o mananın ifade ettiği bir şehadeti var. Mesela “masa” dedik hemen gözünü kapasan da bir masa batınını hayal edersin gözünü açtığında da şehadetinle masaya baktığın zaman masa buymuş diyorsun. Yani masa kelimesindeki mana, senin gözünün önüne bunu getiriyor. Dolayısıyla o “masa” kelimesi zahir ile batın arasında “berzah” oluyor, köprü oluyor. Yani sureti ile manası arasında berzah oluyor.

İşte insan da aynen böyledir. İnsan bir yönüyle zâhire bakıyor, bir yönüyle de batına bakıyor. İşte bu ikisinin arasında, zâhir ile bâtın arasında insan berzahtır. İşte bu özellik başka bir varlıkta yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk insana öyle bir büyük rütbe vermiş ki, kendi zâhirinden batınına intikal edip Hakkın hakikatini idrak etme sırrını insana vermiştir. Bakara sûresinin başındaki ayetler bunu çok açık bir şekilde bize gösteriyor.

“Gaybı ile iman eder” (2/3) bu sır burada bariz olarak ortaya çıkıyor. Yani zahiri ile zâhir âlemi müşahede eder, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah” diyoruz. “Ben görüyorum ki” neyle? Zâhir duyuların ile zâhir âlemini, gaybi ile de gayb âlemini müşahede edyorsun. İşte kemalat da bu oluyor zaten. Çünkü (57/3) Cenab-ı Hakk evvelde Odur, ahır da o dur, zâhir de Odur, bâtın da Odur. Eğer biz sadece zahir olarak bu âlemlere bakarsak bâtından haberimiz olmadığı için ne kendimizi ne rabbimizi ne hakkı tanıyabiliriz.

İşte birçok yolcuların yaya kaldığı yani idrakten geri kaldıkları yer burası, bilgiden noksan oldukları yer burasıdır. İnsan öyle bir varlık ki hem batını idrak edecek, hem zâhiri müşahade edecektir.

Onun için “eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulullah” dediğimiz zaman, görüyorum ki “Allah’tan başka ilah yoktur”. Burada kişi bu hakikati müşahede ettiğini belirtiyordur.

Görüyorum diyorsun, tabiî ki görmen lazım gözünle göreceksin neyi göreceksin? Bütün bu âlemde İlâhi varlığın şuunatını zuhurunu tecellisini göreceksin, zaten başka da göreceğin bir şey yoktur. Yani başka bir şey göreyim derken göremezsin, çünkü başka görülecek bir şey de yoktur. Ayni zamanda batına döndüğün zaman “yu'minune bil ğaybi” gabya iman ederler buyuruyor, imanın nerde gerekli olduğu açıkça bellidir. Göremediğin hissettiğin şeyi göremezsin çünkü madde değildir, gönül gözüyle gördüğün, gönül gözüyle idrak ettiğine iman gerekiyor. Gördüğüne iman gerekmiyor ki. Bir kişi “ben senin varlığına iman ediyorum” derse sen onun gözünün görmediğini hemen anlarsın. Seni duymuş ama isim olarak duymuş, “Beni tarif et” desen seni zahiri gözle gören gibi tarif edemez.

Başkası gören birisi senin fiziki özelliklerini ona anlatıyor o kişi de bu bilgileri, (boy, kilo, ten, rengi, göz, rengi, saç rengi vs.) alıyor buna inanıyor iman etmiş oluyor. O kişi de bu bilgileri başka bir gözü görmeyene anlatsa, bu bilgiler hep nakil bilgileri olur. Ama Ariflerden birisi geliyor çekiyor gözünün perdesini “sana falan lazım değil diyor, hadi gör diyor, gördüğü şeye nakil kitap gerekmez. İşte zahirimizle zahir âlemimizi müşahade ediyoruz ki “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” ama batınımızla da Cenâb-ı Hakkın latif varlığını idrak ediyoruz. Gaybiyetini idrak ediyoruz. İşte insan denen bu beşer de latif ve kesif arasında zâhir ve bâtın arasında bir berzah oluyor.

İnsanın bu kadar büyük bir şahsiyeti vardır. İnsanın ilk görevi bu gerçeği bilmesidir. Kûr’ân-ı Kerimin ilk âyetinin OKU” (9/1) olması bunu “oku” demektir. “Âlem kitabını oku”, aksi halde diğer varlıklar gibi olursun. İnsanın potansiyel olarak böyle bir üstünlüğü var, bunu çıkarmak gerekiyor. Üstünlüğün bu vasfını bilmekle ortaya çıkıyor. Bu âlemde bundan büyük de bir şeref düşünülemez. Öyle bir oluşum ki ilham diye söylenen, vahy diye söylenen, feraset diye söylenen, hibe diye söylenen, şeyler hep buradan kaynaklanıyor. Sen batınını ne kadar idrak edersen ne kadar orayla irtibat kurarsan oradan aldıkların daha çok oluyor. Batınından aldığın bu hakikati zahirine ulaştırıyorsun insanda bu imkan vardır. Bu vasıf başka varlıklarda yoktur.

( “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.” (َ2/122) Bu âyet-i kerime sende tahakkuk ediyor. Biz zannediyoruz ki 4000 sene evvel yaşayan İsraillilere hitap ediyor. Hayır sana hitap ediyor. Kûr’ân-ı kerim çünkü bana geldi, sana geldi. Ümmet-i Muhammed’e geldi. Dolayısıyla bütün insanlara geldi ama biz okuyorsak bize gelmiş kabul edeceğiz. İsrail dese de biz, kafir dese de biz, firavun dese de biz, İbrâhîm dese de biz, Muhammed dese de hitap bizedir.

ﺲَۤ ﻳ 36/1 bize hitap etmiyor mu? َ ﻪَﻃ 20/1 dediği zaman da hitap hep bizedir. ﱂا 2/1 “Elif Lam mim” bu hitaplar hep bizedir. Genelde hepimiz ama özelde idrak eden de bunun sahibi olmuş oluyor. Herkese lütfediliyor, kürekle atılıyor, ama kim kapar alır hakikatini idrak ederse, o onun sahibi oluyor. Kim ne zaman onun idrakinde ise o ayet o an ona iniyor demektir. Daha dünyaya gelmeyenler için inmemiş durumdadır, onun için kıyamete kadar baki olacaktır. Biz işte iki âlem arasında berzahlık görevini görüyoruz. Zâhir duygularımızla zahir âlemle ilgileniyoruz, oraya intibak ediyoruz, b3atın duyular ile bâtını âlemi algılıyoruz.

Genelde bu batını duyulara altıncı his diyorlar. Bunlar latif duyulardır. Kendi âleminin hakikatini idrak etmemişse o kişide biraz da batına dönük hassasiyet varsa bu sefer işte başka şeyler kanaldan giriyor, zarar vermeye çalışıyorlar. Onun için insan kendini bilmesi gerekiyor. Ve de yalnız başına bu işlerde olamıyor.

İnsan zahiri beş duyusu ile zâhiri âlem ile irtibat kuruyor, bu beş duyunun aynen batını olanları var, o duygularla da bâtın âlem yani gayb âlemiyle veya latif âlemle irtibatını kuruyor ki, bu günlük yaşantımızda da meydana çıkmış oluyor. Beş zâhir duyusu üzerimizde olduğu müddetçe yani bu duyuları biz aklımızla duyduğumuzu hissettiğimiz müddetçe ne uyku uyumamız mümkün ne bâtın âlem ile irtibat kurmamız mümkündür.

Uyku nasıl meydana geliyor? Beş duyunun geçici olarak devre dışı kalmasıyla, bu durumda müşahede âleminden kendini uzaklaştırmış oluyorsun. O zaman bâtıni âleme geçiyorsun bu da bir berzah âlemi oluyor. Zâhiri duyuların devre dışı kalması yarı ölümdür. Birisi gelip ayağına dokunsun hemen uyanır. Dokunma duyusu bütün vücudunu sarmıştır. En geniş alan dokunma duyusundadır, üzerinden bir tüy bile çekilse, neren olursa olsun hemen haberin olur. Diğer duyular da buna benzer bu da sendeki ruhun seni istila etmesindendir. O duyuyu alan aslında senin ruhundur. Sinir uçları da sebepler oluyor. Çünkü duyguyu maddeden ma’nâya geçirecektir.

Bir maddi oluşum olacak ki, onunla bir iletişim olsun. Anahtara “tık” diye maddi bir kuvvet uygulayacaksın ki kilitleme işi gerçekleşsin.

Dokunma duyusunda bu duyuyu beyine ulaştıran duyu sinirleridir. Ama o ruh olmasa ulaştırıcı enerji olmazsa o sinirler bir işe yaramıyor. İşte o sinir telinin içindeki enerji olmazsa o sinir de bir işe yaramıyor. Ruhaniyetin seni sarmış durumda, cesedin de seni sarmış durumda, Cesedin zâhir âlem içindir. İnsan vücudundaki felçlerin sebebi ruhun orada görev yapmamasındandır. Cesed içinde rûh var ama o bölgede iş görmüyor.

Ne zaman ki biz zâhiri duyularımızı frenlemeye çalışacağız, “gözünü haramdan sakın” deniyor işte bu zâhiri duyuyu frenlemek içindir. “Ayağını haramdan sakın” diyor, “Dilindeki tatma duyusunu haramdan sakın” diyor, içki içme diyor diline bir haram tat veriyor, bunlar senin bâtını duyularını körleştiriyor.

Batına giden yolu bu yasakları çiğnemen kapatıyor. Dolayısıyla sen kendinde gerçek varlığın olan bâtıni yönüne latif yönüne iç yönüne ulaşamıyorsun, bunlar sana perde oluyor. Sadece şahadet âlemin kalıyor.

Şahadet âlemindeki kalışın da akılsız fikirsiz, taklidi bir yaşam üzere bina edilmiş oluyor. Dolayısıyla ne kendinden ne Rabbinden haberi oluyor, işte onun için Fatiha sûresinin sonunda “Veleddallin” diyoruz. Yani “dalalete ermişlerin yolundan bizi götürme” dalalet bilindiği gibi “Mudil” isminin tesiri altında olanların arkasından bizi götürmesidir, nerden götür “Hidayet” yani “Hadi“ isminin arkasından bizi götür, dalalet demek bir bakıma sadece kişinin zahir tarafının çalışması, tek yönlü bakması, hidayet “Hadi” ise o duygularının batın yönünün de hakkıyla çalışmasıdır.

İşte gece yattığımız zaman gördüğümüz bütün oluşumlar bizim batını duygularımızla meydana gelen oluşumlardır. Rüyada görüyoruz ama beden gözümüz kapalı demek ki bu gözümüzle görüyoruz. Bu göz görürse o görülen alan müşahede âlemidir. Rüyada görülenler müşahede âlemi değildir. Zâhirde gördüklerimiz batında gördüklerimize tesir ediyor, bizi bâtından uzaklaştırıyor. Yahut bize mani oluyor, perde oluyor. Bâtında gördüğümüz şeylerde zâhirimize ulaşıyor, bize tesir ediyor. Ya sıkıntı veriyor ya da rahatlık veriyor. İki tarafta birbirlerine tesir ediyorlar. Demek ki zâhir duyularla zâhirimizi müşahede ediyoruz, bâtın duyularla bâtınımızı müşahede ediyoruz biz de arada berzahız.

Gerek zâhirden bâtına geçiş yapıyoruz. Yahut geçiştirme yapıyoruz, ya kendimiz ya karşımızdakinin hakkında geçiş yapıyoruz bilgi alışverişi yapıyoruz, zâhirden bâtına veya bâtından zâhire geçiş ve geçiştirme yapıyoruz, batından zahire ilim aktarmış oluyoruz. Neden çünkü insanın iki gerçek yüzü vardır, bir tarafı Hakka bakıyor, bir tarafı da halka bakıyor. Dolayısıyla “Rahmetellil âlemin” sırrı da burada biraz daha meydana çıkıyor. Bâtından aldığını zâhire gönderiyor. Âlem sûret-i ilâhiye üzerine mahluk olduğundan yani İlâhi sûretin zuhur yeri olduğundan yaratma değil bizim gaybımız yani havası-ı bâtınımız batıni duygularımız ile bâtıni şehadetimiz yani havas-ı zahiri idrak etmemiz için âlem-i gaybı ve şehadeti icad eyledi.

İşte Cenâb-ı Hakk bizim onları idrak etmemiz için onları icat eyledi. Eğer zahir olmasa bütün bu âlemler sadece bâtın olmuş olsa bu özellikler ortaya çıkmaz. Cenâb-ı Hakkın zuhurları da ortaya çıkmaz batın da kalır. Biz de batın da kalırız, dolayısıyla bizlerden ve diğer varlıklardan bu fiiller zuhura gelmediğinden ne ahiret ne kıyamet ne mahşer ne cennet ne cehennem gibi daha sonraki aşamada meydana gelecek olan oluşumlar da olmaz.

Şehadet âlemine gelmek, şu vücutlarla bu âleme gelmek demek değildir. Bir insanın ana rahminden dünyaya gelmesi bu dünyaya gelmek demek değildir. Bu dünyaya gelmesi sadece onun cesediyle gelmesi demektir. Zâhiriyle suretiyle gelmesi demektir. Bâtınıyla gelmesi demek değildir.

Zâhiriyle bu dünyaya gelen varlık kemalatıyla gelen bir varlık değildir. Yarı kemalattır. Yani bir başka ifade ile ne hayvan ne de insandır. Hayvan diyemezsin dört ayaklı değildir, insan diyemiyorsun yarısı yok batını yoktur. Zâhiri var sadece bâtını yoktur. Aslında o özellikler var içinde ama bilmediği için çıkartamadığı için yok hükmündedir. Cenâb-ı Hakk zaten var ama insanlar tarafından bilinmediği için yok hükmündeydi. Ne zaman bilindi o zaman varlığı ortaya çıktı. Sen dükkanın içindesin ama kapı kapalı dışarıdan içi görünmüyor, bu durumda dışarıdakilere göre yok hükmündesin, ne zaman kapıyı açıp dışarı çıktın o zaman varlığın bilinir.

Biz zâhir duygularımızla kesif sûretler olan eşyayı, batını duyularımızla latif suretler olan manayı idrak ederiz. Bu idrak dahi, zâti istidadımızın bize verdiği kadar olur. Zâti istidadımız bize ne kadar idrak kapasitesi tanımışsa bizim idrak yeteneğimiz o kadardır. Zâti istidadımızın üstünde bir yere gitmemiz mümkün değildir.

İnsan zâti istidadının ne kadar olduğunu bilmediğinden, bu sebepten kendi gücünü sonuna kadar kullanması lazımdır. Kendi gücünü sonuna kadar kullandığında da o kendine ihsanda bulunmuş oluyor. Başka bir ifade ile nefsine zulüm etmemiş oluyor. Kendindeki zâti istidadını zuhura çıkarmayan kimse nefsine zulüm etmiş olur. Neden? Çünkü kendi varlığında mevcut olan özellikleri ortaya çıkarmayıp da onu içeride bâtında gizli bıraktığında ona haksızlık etmiş oluyor. Böylece de nefsine zulüm etmiş oluyor.

Bir devenin hızıyla bir koyunun hızı bir olmaz, ikisinden de aynı mesafeyi aynı süre içinde katetmesini istersek onların birine haksızlık olur. Bir varlığın kapasitesi dışında bir şey istemek ona haksızlık olur. Ama o varlık da yapabileceğinin altında çalışıyorsa o da kendine zulüm etmiş olur, nefsine zulüm etmiş olur. Cenab-ı Hakk kendi nefsini rıza ve gazab ile korkuttu. Âlemi de korku ve ümit sahibi olarak icad eyledi. Yani bir taraftan rıza ve gazab var, Cenab-ı Hakkın nefsinde, yani kendi oluşumunda âlemi de korku ve ümit arası meydana getirdi. Bu da tasavvuf yolunda düşünceye başlamanın ilk halidir. Korku ile ümit arası olmak, şeriatın kaidelerinden biridir.

Hakka karşı her zaman korku ve ümit arası olmak ne çok korkarak O’ndan kaçınmak, ne de çok fazla ümit var olup yelkenleri suya indirmek gibi yani gevşemek gibi. Recanın karşılığı rızasına kavuşmak, korkunun karşılığı da gazabından uzaklaşmaktır.

Yani Hakkın sıfâtları ile mahlukatın sıfâtları böyle karşılıklı olunca Hakkın sıfâtları çalışmış oluyor. Eğer mahlukatında bu korku ve ümit gibi sıfâtları olmazsa Cenâb-ı Hakkın gazab ve rıza sıfâtları da çalışmamış olur. Dolayısıyla atıl kalmış olur. Cenab-ı Hakk için de böyle bir şey söz konusu olmadığına göre O’nun sıfatlarının mutlaka faaliyet sahası olacağına göre dolayısıyla bu faaliyet sahasını oluşturacak mevcudat gereklidir.

Nitekim Kur’an-ı Kerimde buyurur; Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz. (59/21) Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. (33/72) Âlemin cüzü olan bir insanlar O’nun gazabından korkarız ve rızasını ümit ederiz. Ve keza Hak Teâlâ nefsini “Cemil” ve “Zülcelal” olarak vasf eyledi, nitekim Kur’an’da “Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.” (55/78) âyetinde ve hadis-i şerifte “Biz O’na O’nun Celaliyle heybet, mecaliyle alışkanlık üzerine oluruz” buyurulur. Gazab ve Rıza Allahü teâlâ’nın iki sıfâtıdır ki başlangıç ehli için zâhir olur yani faaliyete geçer. Bir insan evladını terbiye ederken doğru yola girmesi için ona bir disiplin uygular. Bu gazabdır. Aynı zamanda rızası da vardır, çocuk dersini çalıştığı zaman ya da iyi hal üzere olduğu zaman ondan razı oluyor. Gazab ve rıza eğitimin başlangıcında lazım olan iki husustur. Bu sıfâtların varlığı ile Hak yoluna girmekte olanlara korku ve ümit zuhur eder. Bu sıfatlara mukabil olarak “Celâl” ve “Cemâl” dahi iki sifât-ı İlâhiyedir ki seyrü sülukun vasıfları için zâhir olur.

Yani Hak yolcularının orta mertebelerinde olanlar için “Cemâl” ve “Celâl” sıfâtları lazım olur. Bunların zuhuruyla ehl-i tavassutta heybet ve üns ve kabz ve bast halleri zahir olur. Kezalik tecelli ve istitar dahi iki sıfat-ı ilahiyedir ki ehl-i nihayet için zahir olurlar. Başlangıç ehli için ortada olanlar için nihayet ehli için Cenâb-ı Hakk’ın iki sıfatlarının değişik yönleriyle zahirlerini anlatıyor. Bunların zuhuruyla kemal ehlinde fena ve baka halleri zâhir olur. İşte mütekabil ne kadar isim varsa hepsi de böyledir. Her bir sıfâtı bizde faaliyete geçen bir sıfatı meydana getirir.

Hakkın her bir ismi bir eseri icat eder. Bizde meydana gelen eseri O’nun bir ismi meydana getirtir. Kendimize bir baktığımızda kendimize ait bir şeyin olmadığını böylece görmüş oluyoruz.

Yani biz bir bakıma irfan ehli indinde Hakkın kullandığı birer makinelerden başka bir şey değiliz. Ariflerin, irfan ehlinin indinde böyleyiz. Şeriat ehli indinde sen sensin. Herkes kendi yaptığı işin sorumlusudur. Şeriat mertebesindeki kaide o dur. Oradaki kaide orda geçerli, buradaki kaide burada geçerlidir. Bu burada böyle diye diğerinin hükmünü geçersiz kılmıyor.

Şeriat mertebesinde yaşayan bir kimse, marifet mertebesinde yaşayan bir kimsenin yaşantısını ortadan kaldıramıyor. Kaldırması da söz konusu değildir öyle olmasa mertebeler olmaz. Hakikat mertebesinde yaşayan bir kimse de şeriat mertebesindeki yaşantıyı ortadan kaldırması mümkün değildir. Çünkü o, o mertebede geçerlidir.

İşte irfaniyet, Allah’ı bilmenin şartlarının en başında olanı O’nu zıt isimleriyle ne kadar çok tanıyabilirsek kişi Allah’ı o kadar iyi tanımış oluyor. Yani zıt isimlerini ne kadar çoğaltırsa, birleştirirse Cenâb-ı Hakkı o kadar çok tanımış oluyor. İşte zıt isimlerin neticesi zıt fiillerin ortaya çıkması demektir. İşte şeriat ahkamında yaşanan hukuk kaide neyse o burada geçerli, hakikat mertebesindeki hukuk neyse o da orda geçerlidir. Hakikat mertebesinden baktığımız zaman insanlar Cenâb-ı Hakkın zuhur mahalinden başka bir şey değildir. Ama o mertebeye ait olan bir düşüncedir. Hakikatle, marifetle şeriat mertebesi burada biraz münakaşaya giriyorlar. Şeriat mertebesi itibarıyla yukarıdan bakışı idrak etmek mümkün olmadığından şeriat mertebesindekiler reddediyorlar, böyle bir şey olmaz diye.

İnsan, insandır, beşerdir. Rabbine ibadet etmesi gerekir, diyor, tabi ki o mertebede öyledir. Tabi ki her mertebede öyledir. İkisinin de geçerli olduğunu ama hangi mertebe için geçerli olduğunu idrak ederek onu öyle yaşaması lazımdır. Üst mertebedeki yaşantıyı bildiği idrak ettiği zaman alt mertebedeki yaşantı kalkacak değildir. Binanın durumu gibi, temelini kaldırabilir misin? Birinci katını kaldırabilir misin? Kaldıramazsın. Sen üçüncü katta yaşıyorsan iki ve birinci katlara benim ihtiyacım yok diyebilir misin, bunları kaldırmaya kalkar mısın? Kaldırırsan sen de yıkılırsın. Kullanmazsın o başka bir olaydır. Kaldırmakla kullanmamak başka bir şeydir. Varlığı mevcut olarak duracak ama sen kullanmayacaksın o ayrı bir şeydir.

Çünkü kullandığın başka malzeme var. Ötekine ihtiyacın yok, vaktiyle kullanmışın onu, o malzemeyi bir yere almışsın, tekrar onlara dönmen daha yukarıdakilerle ilgilenmene mani olur. Hep aynı kat da oyalanırsan üst katlara çıkamazsın. İşte anlaşılmayan şey burasıdır.

Gerek şeriat mertebesi itibarıyla gerek tarikat mertebesi itibarıyla bir şey yapıyoruz zannediyoruz ama hep aynı dairede dolanıyoruz, o dairenin odası balkonu mutfağı vs. den tekrar odası, balkonu, mutfağı deyip dolanıp duruyoruz. Halbuki üstü de var Arş-ı Âla’ya kadar meydan var. Zaten Hak, bu âlemin varlığı ise O’nun mertebeleri de sonsuzdur. Biz kendimizi bu beden içerisine hapsetmiş olduğumuzdan, kendimizi beden zannettiğimizden, daha yukarısına çıkıp da ulaşmamız mümkün olmaz. İşte bunu ancak ortadan kaldırıp, miraca çıkar gibi oradan bir anten çıkarabilirsek o anten vasıtasıyla üst katlarla irtibat kurabiliriz. İşte bu yükselişin sonunda fena ve baka halleri meydana gelir, gazap ve rıza, cemal ve celal gibi birbirine mütekabil sıfatlar ve mütekabil isimlerle iki el tabir buyurdu. İşte bütün anlatmak istediği zaten buraya geliyor. Nitekim Kûr’an-ı Kerim’de (38/75) âyetinde buyurur. “Ey iblis iki elimle var ettiğim şeye secde etmekten seni men eden şey nedir? “.

İki elimle var ettiğim dediği işte bu izafi bir terkip oluyor.

Cenâb-ı Hakkın insan gibi haşa bir varlık olup da iki eli mi var? Yok ama yukarıdan beri saymış olduğu sıfatları mütekabil (zıt) sıfatları Muhyi ve Mumit gibi, Hayat ve Memat gibi, Zahir ve Batın gibi, Cemal ve Celal gibi, mütekabil sıfatları birer el hükmündedir neden? Çünkü biz her işimizi el ile yapıyoruz ya. Cenab-ı Hakkın da bütün bu âlemde faaliyette olan sıfatlarıdır. Bütün bu âlemde oluşan işleri sıfatları yapıyor. Dolayısıyla onlar hakkında “El” tabiri kullanılıyor, el hükmüne girmiş oluyor. İşte Âdem (a.s.) hakkında bahsedilen “ey iblis iki elimle var ettiğim şeye seni secde etmekten men eden şey nedir?” diye sorması bu iki elden maksat bunlardır.

İzlal ve Muzil, Dar ve Men ve Mani gibi sıfat ve esmâ-i celaliyeye hakkın sol eli yani zelil edici muzil edici mudul edici dar, zora sokucu gibi, Men ve mani olucu gibi, gibi sıfatlar “sol eli” sol yönü ifade eder. Cemâl birinci derecede dersek celâl de ikinci derecede sıfâtlar diyelim. Kahhar gibi sıfatlar ikinci derecede olsun. Bu celâli sıfâtlar korkutma yoluyla zor kullanılarak yapılan şeyler diyelim. İzaz ve Müiz, yani aziz etme yücelendirme gibi ve Nefi ve Nafi kaldırma, yükseltme gibi, Ata ve Muti gibi, ita etmek vermek gibi, sıfat ve esmâ-i cemâliye de cemâliyeye mensuptur. Bunlar da “Sağ el” tabir olunur.

Küffar üzerine esmâ-i celaliye galip olduğu cihetle onlara “Ashab-i Şimal” denir. Onların solcu olmaları esmâ-i celâliyenin tesirinde olmalarındandır. Diğerlerinin sağcı olması esmâ-ı cemâliye tesirindendir. Onlara da ashab-ı yemin denir.

Hani solcular ve sağcılar diyorlar ya işte buradan çıkıyor. Onların solcu olmaları esmâ-i celaliyenin tesirinde olmalarından diğerlerinin sağcı olması ise esmâ-ı cemâliyenin tesirinde olmalarındandır. Gerçek tasavvuf ehli ketum olur, gizli olur konuşmaz, sır vermez. Neden? Kime neyi konuşacak ki? Seyreder bakar, ibret alır geçer, dışarıdan bakan da onu ilgisiz zanneder. Sen içine yönel seni ilgisiz zannetsinler. Kur’an-ı kerim’de buyrulur: “Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!” Dalbastı kirazlar… (56/27-28) Üç ashab vardır, biri sağcılar, biri solcular bir de münafıklardır. Münafıklar ise cemâl ile celâl arasında kararsız bulundukları ve bu tereddütten ayrılamadıkları cihetle onların makamları yani yerleri, ehl-i imân ile ehli küfrün yerleri tahtında altında vaki olur. Bu yer ise ateşin en alt tabakasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın. (4/145) Mademki Hak Teala nefsini Zâhir ve Bâtın olmakla Vasf etti ve ism-i Zâhirin mazharı olmak üzere âlem-i şehadeti, ism-i Bâtının mazharı olmak üzere dahi âlem-i gaybi halk etti. Cenâb-ı Hakkın Zâhir isminin neticesi bu âlemdir. Bâtın isminin neticeside “gayb âlemi”dir.

Bizde de Zahir ismi var Batın ismi vardır. Zahirimizle bu şehadetimizi müşahede ediyoruz, Batınımızla da iç, gaybımızı idrak ediyoruz. Neden? Batınımız görünen bir şey değil onun için orada müşahede yok, idrak vardır. Batın müşahede edilemiyor ama biliniyor. Zahir beş duyunun yanında batın olan beş duyu da vardır işte bu beş batın duygu ile idrak ediyoruz.

Mademki insan cismaniyeti ile zâhiri ve ruhaniyeti ile batını idrak ediyor, şu halde cesed-i müsevva olan âlem, şehadet ve bu cesed-i müsevvanın ruhu olan ve Âdem den ibaret olan halife gaybdır. Zira ma’nâ suret perdesi altında gizlidir. Nitekim bu manaya hitaben Mevlânâ Hz.leri buyurur;

Mevlana buyurur:

Beyt: Âdemin sureti cismanisi olan bu heykel kalıp bir örtü, perdedir. Bu surete taalluk/lika/alaka, eden ma’nâ ki hakikat-i insaniyeden ibarettir. Yani insanın sûretindeki ma’nâ hakikat-i insaniyeden ibarettir. Ve bu hakikat ise sûret-i İlâhiyeden ibaret ve Allah ism-i Camiinin mazharıdır. Ka’be-i Muazzama mazharı İsm-i Zât olmak itibariyle nasıl ki bil cümle secdelerin kıblesi olmuş ise Mazhar-ı İsm-i Zât olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.

Kaldır taşı (Ka’beyi) ortadan, görünen ne oluyor? Herkes birbirine secde ediyor. Cenâb-ı Hakk o taşı (Ka’beyi) oraya koyuyor ve onu da perdeliyor. Yani o hakikati de perdeliyor. Yani işin iç hakikatini idrak edemeyenlere perde oluyor. Bu gün oraya gidip te Ka’be-i Şerifte secde etmek, Âdem’e secde etmek gibi ve bu bir yönden değil bütün yönlerden böyle oluyor. Tek yönlü değil Cami yön. Başka yön yok.

Çemberin dışında secde için bir yol bir yön yoktur. Yol var yukarıda, aşağıda ama çevre için secde için başka yön yoktur. O çevreyi ne kadar genişletirsen genişlet, ne kadar küçültürsen küçült yine aynı. Herkes herkese secde ediyor ve herkese secde ediliyor. Sen kendi insan mananı önüne dik, başka birisi senin önünden geçerse namazın bozuluyor. Ama önünde sütre (dikili bir engel, taş vs.) en az 30 cm yüksekliğinde bir engel olsun onun dışından geçseler namazın bozulmuyor. Secde ettiğin yere kadar bir boşluk olacak ondan sonra en az 30 cm yüksekliğinde sutre olacak. O aradaki mesafe de kendi mananı muhafaza etmek içindir. Kişi secde ettiği zaman Hakka secde ettim diyor. Eğer o kişi biraz daha irfaniyet sahibi olmuş olsa kendi varlığında kendi gaybında Hakkın hakikatini idrak edip önüne onu dikecekti. Yani kendi hakikatini nûr gibi önüne dikecekti. Ona secde edecekti, kendi kendine secde edecekti. Kendi hakikatine secde edecekti.

Bu şu demektir, zâhiriyle bâtınına yönelmedir. Önünden birisi geçiyorken sütre olmazsa o senin batınını önünden kaldırıyor hükmüne girdiğinden namazın bozuluyor. Neden? Çünkü karşısına gelen put oluyor, madde oluyor. Daha önce sen kendi manana yöneliyor oluyorken karşına bir maddenin gelmesi ile yöneldiğin yani senin istikametinde o varlık olduğundan putlaştırmış oluyorsun namazın bozuluyor. Yani maddeye ibadet etmiş oluyorsun, secde etmiş oluyorsun, senin orda mananı bozuyor. Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz “Sen kendini küçük zannedersin bütün âlem sende” buyurur. Zâhir olarak kendimize baktığımızda âlemi sagir görüntüsündeyiz, yani küçük âlem durumundayız. Ma’nâ olarak baktığımızda âlem-i ekbersin sen. Yani ma’nâ olarak baktığımızda büyük âlemsin sen. Zâhirin mazharı olmak üzere âlem-i şehadeti ve ism-i bâtının mazharı yani zuhur yeri olmak üzere dahi âlem-i gaybı halk etti.

Mademki insan şehadeti yani cismaniyeti ve zâhiri ve gaybı yani rûhaniyetiyle bâtını idrak ediyor, şu halde tesviye edilmiş cesed olan âlem şehadet ve bu tesviye edilmiş düzenlenmiş olan rûhu olan ve Âdemden ibaret olan halife gaybdır.

Zira ma’nâ suret perdesi arkasında gizlenmiştir nitekim bu ma’nâya işareten Mevlânâ Hz. Buyuruyor. Âdemin sureti cismanisi olan bu heykel, bu kalıp bu perdeden ibarettir. Yani bu kalıp örtü ve perdeden ibarettir. Mûsâ (a.s.) Tûr dağından inerken yüzüne peçe çekmiş. Yani öyle peçesiz çıkamamış kaviminin önüne. O kadar yüzü nurlanmış ki Hakk’ın nûrundan eğer kavmi ona baksalar, gözleri bozulur yahut değişik hallere girermiş. Onun için daha sonra perdeyi çıkarmış. İşte Cenâb-ı Hakk da insanların varlıklarını hakikatin perdesi yapmış. Eğer şu perdeler olmasa üzerimizde Cenab-ı Hakkın bütün esmasının sıfâtlarının zuhuru olarak meydanda olmuş olsa, kimse kimseye bakamaz kimse kimseyle ünsiyet kuramaz.

Bu surete taalluk eden ma’nâ ki hakikat-i insaniye den ibarettir. Bu surette var olan ma’nâ Hakikat-i insaniyeden ibarettir. Bu hakikat ise sûret-i ilahiyeden ibaret ve Allah ismi caminin mazharıdır. Ka’be-i Muazzama mazharı ism-i Zât olmak itibarıyla nasıl ki bil cümle secdelerin kıblesi olmuş ise mazhar-ı İsm-i Zât olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.

Ve bu ma’nâya işareten Ebul Hasan Harkani (r.a.) buyuruyor ki, “Eğer benim hakikatimize arif olsaydınız, bana secde ederdiniz “ buyuruyor.

Yani insan-ı kamil hakikatini idrak etmiş kendinde olan Hakkın varlığı olduğunu idrak etmiş o yönüyle bana secde etseydiniz, hakka secde etmiş olurdunuz.

İşte bu sırdan dolayı Selatini Suriye (Suriye sultanları) kendi tebaasının arasına hiç girmez, hep kendi sarayında otururlarmış. Haddi zâtında sultan sureti itibarıyla görüş fertlerinden ayrılmış değildir, fakat onda icab-ı saltanat olarak bir izzet ve azamet manaları vardır ki bu itibarla tebaasından ayrılmıştır. Bu ma’nâlar ise gaybdır, gayb perdeyi gerektirir. Sûret ma’nâdan ayrı olmadığı için sultanın sûreti ma’nâsına bağlı olarak perdeli olur. Hakk Teâlâ Hz. kendi nefsini zulmani perde ile vasf eyledi ki onlar maddecilerin madde tabir eyledikleri tabi cisimlerden ibarettir.

Zulmet perdesi ile vasf etmesi madde âlimlerinin madde diye tabir ettikleri cisimlerden ibarettir.

Resul (s.a.v.) Efendimiz buyurur. “Muhakkak Allahüteala’nın nurdan ve zulmetten 70 bin perdesi vardır.“ Yani 70 bin şehadet âleminden 70 bin de gayb âleminden perdesi vardır. Zulmani perdeler bu madde varlıklar, nurani perdeler de gaybi, nurani varlıklardır. Hak Teale nefsini nurani perdeler ile de vasfetti ki onlar da ervah-ı latifelerdir. Ma’neviyat âlemindekiler. Şu halde hakikat-i vücudu madde vasıtasıyla arayan maddiyyun vücudu hakikinin perdesine yapışmış kalmışlardır.

Nasıl Ka’be-i Şerifin örtüsü var örtünüyor, gidenler onun perdesine yapışıyorlar, aman “Ya Rabbi” diye. Ka’be-nin içinin hakikatinin farkına varmadan örtüsüne yapışmış oluyorlar. İşte madde âlemindeki maddeciler de maddi bilimlerle uğraşanlarda bu bilimlerle hakka yol bulmaya çalışanlar da bunlara takılıp kalmışlardır. Tabi ki bunlarda da Hakkın suretleri vardır ama o sûretlere takılıp kaldıklarından 70 bin zulmani perde ile perdelenmişlerdir.

Zulmani perdeyi geçecek, nûrani Rahmâni perdeyi de geçecek ondan sonra da hakikatine ulaşsın. Yani madde âlemini geçecek, bâtın âlemini de geçecek ondan sonra irfan ehli hakikat ehli olacak. Bir başka deyişle madde âlemi dediğimiz şeriat âlemini geçecek ma’nâ âlemi dediğimiz duygular âlemi tarikat âlemi yaşantısını geçecek, ondan sonra hakikat âlemine ulaşacak. İşte bu örtüye yapışıp kalmışlardır, duygu zevkleri içerisine düşmüş olan mü’minun da aynı şekildedir. Duygularla yaşamak güzel geliyor insanlara maddeye göre güzel şey ama hicaptır perdedir.

Tarikat mertebesi duygular mertebesidir. Bu duygular güzel şeylerdir, ama bu duygular da insana perde oluyor. Ama şeriat mertebesinden yani zulmet perdesinden geçebilmek için nûr perdesi gerekiyor. Yani nur gerekiyor. Aydınlatmak gerekiyor. Hafifletmek gerekiyor. İşte o zaman şeriat âlemindeki katılıktan tarikat âlemindeki yumuşaklığı oraya akıtarak onu yumuşatmak gerekiyor.

Duygulandırmak hassaslaştırmak gerekiyor. Ama bu duygular ömür boyu devam ettiği sürece nurani perdelerden de kurtulamamış oluyor. İşte tarikat erbabının hali nurani perde ile perdelenmektir. Şeriat yaşantısının hali de maddi perdeyle perdelenmektir yani zulmet perdesiyle perdelenmektir. Burada zulmet perdesi bu kesif varlıkların mevcudiyetine zulmet perdesi deniyor. Yoksa karanlıkların içerisine hapishanelere girmiş zulmet manasına değildir. Bu gördüğümüz kesif suretler zulmet perdelerini oluşturuyor. Aydınlığı yaşamadığı için dolayısıyla karanlıkta kalmış oluyor, zulmette kalmış oluyor. Bizim ilk perdemiz bu zulmet perdeleri önümüzü kesiyor, nûrdan ve zulmetten 70 bin perde.

İşte çoğunluktan kinaye 70 bin diye belirtilmiş aslında 70 bin değil 70 milyar perde var. Biz sadece perdeyi bu âlem itibarıyla düşünüyoruz, dışarıya çıktığımızda dış âlemlerin hepsi perdedir. Bizim için mühim olan en büyük perde kendi benlik perdemizdir. Yani nefsi benliğimizdir. Bundan daha büyük put yoktur. Hakperest karşılığı hotperesttir. Hakperest; Hakka yönelendir. hotperest de nefsine yönelendir. İşte en büyük perde kendimiz, bizatihi kendi varlığımızdır. “ENE” benliğimiz yani. Bundan daha büyük bir perde tasavvur edilmez.

Dışarıdaki perdeler bunun yanında hiç kalıyor. Dışarıdaki perdeleri düşündüğün, gördüğün zaman sana perde oluyor, ama sen her zaman her vakit kendi kendinle olduğundan o varlık benlik perdesi her an seninle beraberdir. Onun için Efendimiz (s.a.v.) “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyurmuştur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)