Yusebbihu li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi-lmeliki-lkuddûsi-l'azîzi-lhakîm(i)
Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ı tespih eder.
Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih etmektedir.
Cumâ Suresi'nin ilk ayeti, evrensel bir tesbih eylemini ve Allah'ın yüce sıfatlarını vurgulamaktadır. Ayet, göklerde ve yerde olan her şeyin Allah'ı tenzih ettiğini ve O'nun mutlak hükümranlığını, kutsiyetini, gücünü ve hikmetini dile getirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (سَبْح), aslen hızlı hareket etmek anlamına gelir. Allah'ı tesbih etmek ise, O'nu noksan sıfatlardan uzak tutmak, kemal sıfatlarla anmak ve O'nun yüceliğini ikrar etmektir. Ayetteki 'yusabbihu' fiili, bu tenzih ve yüceltme eyleminin sürekli ve evrensel olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde'ye göre 'yusabbihu' ifadesi, 'yusallî' (namaz kılar) veya 'yüceltir' anlamlarına gelir. Bu ayette, göklerde ve yerde olan her şeyin Allah'a boyun eğdiğini ve O'nu ululadığını mecazi bir anlatımla ifade etmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade eden temel bir kavram olduğunu belirtir. Varlıkların tesbihi, onların Allah'ın iradesine boyun eğmeleri ve O'nun kudretini yansıtmaları anlamına gelir. Bu ayette, tüm varoluşun Allah'ın yüceliğini ilan etmesi söz konusudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mülk (مُلْك), bir şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak demektir. 'el-Melik' ise, mutlak hükümranlık ve egemenlik sahibi olan, her şeyin idaresini elinde bulunduran demektir. Ayetteki bu sıfat, Allah'ın tüm evren üzerindeki sınırsız otoritesini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-Melik' isminin, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki tam yetkisini ve tasarrufunu ifade ettiğini belirtir. O, emreden ve yasaklayan, dilediğini yapan ve dilediği gibi hükmeden tek varlıktır. Bu bağlamda, tesbihin yöneldiği zatın mutlak hükümranlığına işaret edilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-Kuddûs' kelimesinin 'et-Tâhir' (temiz, arı) ve 'el-Münezzeh' (noksanlıklardan uzak) anlamlarına geldiğini belirtir. Allah, her türlü beşerî vasıftan ve eksiklikten münezzehtir. Bu sıfat, O'nun mutlak kemalini ve yüceliğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî'ye göre 'el-Kuddûs', her türlü eksiklikten ve kusurdan arınmış, zatı ve sıfatları itibarıyla mükemmel olan demektir. Bu ayette, varlıkların tesbih ettiği Allah'ın, aynı zamanda mutlak temizlik ve yücelik sahibi olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Aziz (عَزِيز), aslen 'güçlü olmak, üstün gelmek, yenilmez olmak' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında 'el-Azîz', mutlak güç ve kudret sahibi, hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, her şeye galip gelen demektir. Bu sıfat, O'nun kudretinin sınırsızlığını ve yenilmezliğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'el-Azîz' isminin Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak gücünü, izzetini ve üstünlüğünü vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, tesbih edilen Allah'ın aynı zamanda mutlak güç ve kudret sahibi olduğu, hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceği mesajı verilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakîm (حَكِيم), 'hikmet sahibi' demektir. Hikmet ise, bir şeyi en uygun yerine koymak, doğru ve isabetli karar vermek, ilim ve basiret sahibi olmak anlamına gelir. Allah için kullanıldığında 'el-Hakîm', her şeyi en mükemmel şekilde yaratan, düzenleyen ve yöneten, ilmi ve kudretiyle her şeyi yerli yerine koyan demektir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'el-Hakîm' isminin, Allah'ın fiillerindeki mükemmelliği ve isabetliliği ifade ettiğini belirtir. O'nun her emri, her yaratışı ve her hükmü bir hikmete dayanır. Bu ayette, tesbih edilen Allah'ın aynı zamanda mutlak hikmet sahibi olduğu, evrendeki düzenin O'nun hikmetiyle kurulduğu vurgulanır.
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime tesbih âyetlerindendir.
“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir.
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz)
SEBBEHA: Tesbîh etti.
YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.
TESBİH: Tesbîh etmek.
SEBBİH: Tesbîh et/emir.
Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.
"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı olmak anlamında da kullanılır.
Sübhân, Yüce Allah'ın zâtının temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.
"Tesbîh" kavramının İslâmî dönemde kapsadığı mânâları ise şöyle sıralayabiliriz:
Zemahşeri’ye göre "salât" farz namazları, "tesbîh" ise nafile ibadetleri ihtiva etmektedir.
Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh"in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfâtlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler.
Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfâtlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez.
Nitekim şu yorum bunu te’yid etmektedir: "Tesbîh" in lügat mânâsı olan "suya dalmak", yüzen kişiyi gözlerden kaybeder ve uzaklaştırır. Belki de bu uzaklaşmanın mânâsı gelişerek gözlerin ihata edemediği bir varlığı kapsamıştır. İnsan düşüncesinde bunun en açık örneği Allah'dır. Zira O, insanların kendisini “Zât-ı yönünden” idrâk etmelerinden uzak olduğu gibi, kendisine yakışmayan sıfâtlardan da uzaktır.[9] “ İz- -T-B-
Gök gönül göğüdür, yer ise beden arzıdır. Gönül göğünde Allah mutlak tenzihinde olarak tesbih edilir. Yeryüzü ve beden arzı ise tüm eksikliklerden münezzehtir ve bulunanlar bu
şekilde tesbih ederler. (M.D.)
Bütün âlemin bütün varlıkların tümden olarak Hakk’ı hamd etmesidir. Hakk’a hamd etmesidir, neden çünkü İşte kendi mevcudiyetlerinin Hakk’ın varlığından olduğunu idrak ettiklerinde “Hamd” etmiş olurlar yani ona şükür babında onların hamdları tesbihleri idi يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 Semavat ve arzda ne varsa hepsi Allah’ı tesbih etmektedirler demesi onların tümden olan hamdıdır. bütün varlığa Hakk’ın verdiği vücuddan dolayı o varlık mevcuttur. Yani her varlığın bireysel hamdı, bir de tüm olarak bütün varlığın hamdı, işte bu hamd Makam-ı Mahmud’a yönelinen Hz Peygamberin şahsında bir Makm-ı Mahmud var bir de Allah’ın varlığında Makam-ı Mahmud vardır. Bu ikisi ayrı bir durumdur. İşte bütün varlık Allah’ın varlığındaki Hamd makamına yönelmektir, külli ve bütün olan bu da altıncaı “Hamd” dır.[10] “ İz- -T-B- ”
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 hiçbir varlık yoktur ki O’nun tesbihini çekmesin ve O’nun hamdı ile hamd etmesin, ne kadar varlık varsa bunların hepsi Hakk’ı tesbih etmektedirler. Bakın zikretmektedirler demiyor tesbih etmektedirler diyor. Şu halde zikir hadisesi insana ait bir oluşumdur, tesbih de bütün genel varlığa ait olan bir oluşumdur. Ancak insan hem tesbih hem de zikir yapma özelliğine sahiptir.
Diğerleri ancak tesbihat yapabiliyolar, ama insan hem tesbih hem zikir yapıyor. Bu varlığın tesbihi iki türlüdür birisi lisani tesbih, birisi de hali tesbihtir. Hali ile tesbihatı, lisani tesbih kendi lisanları ile yaptığı tesbihatları vardır. Tesbih: Hakk’ı yüceltmek, tenzih etmek, bir varlığın fiili ve tabii tesbihatı ise o varlığın ne iş için halk edildi ise o halk ediliş sebebini ortaya koyması onun tesbihidir, fiili tesbihatıdır. Yani Cenab-ı Hakk bir çiçeği çiçek olarak halk etmişse çiçek olarak onun varlığının zuhura gelmesi onun tesbihatıdır. Fiziki tesbihatıdır.
Bir de lisani tesbihatı vardır, ayrıca o çiçeğin renginin kırmızı sarı olması çiçeğin kendine ait bakın hiç birisi bir başkasına benzemiyor, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 o her değişik zuhurlardadır, işte bütün bu âlemdeki varlıkların var oluş hakikatleri ve bu hakikatlerin içerisindeki şekilleri onların tesbihatıdır. Yani Hakk’ı zuhura getirmeleri tesbihten maksat Hakk’ı söylemek değil mi, işte onlar kendi varlıkları ile Hakk’ı zuhura getirdiklerinden varlıkları tesbihattır. Tabi insan da bu yönüyle bakıldığında bizim de varlığımız aynen tesbihattır. Ama insan şuurlu bir varlık olduğundan aynı zaman da idrakli zikrini de yapmaktadır.
Zikir ile tesbih biri iradi olan zikir biri gayri iradi olan elinde olmadan yapılan fıtratı üzere yapılandır, ama diğeri insan iradesi ile yapılandır zikir.[11] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.
Cenab-ı Hakkın iki lutfu vardı, biri Zat’i lütuf diğeri esmai lütuftur. Öğrenende hasıl olan herhangi bir ilim şeyh ve evliya vasıtaları ile müride hasıl olan marif-i rabbaniye gibi kulların elleri vasıtasıyla bir muallimin talimine ve şeyhin irşadına muhtaç olmaksızın talib-i Hakka cihet-i batından hasıl olup ilim gibi kulların elleri tavassut etmeksizin vücud-u haricide vaki olan Allah’ın atâları ve ihsanları iki kısımdır biri atâya-yı Zatiye diğeri atâya-yı esmaiyedir.
Yani insanların bir elleri ile çalışmaları neticesinde Cenab-ı Hakkın atâ verdiği özellik vardır, bir de manen verdiği Zat’ından verdiği kul çalışmadan verdikleri vardır. İnsanların çalışmaları ile Cenab-ı Hakkın verdiği bir ilim vardır bir de manen Zatından verdiği yani kul çalışmadan verdiği özellikler vardır.
Malum olsun ki vücud-u mutlak-ı Hakk Zat-ı ahadiyesi hasebiyle atâ ve ihsan etmez. Zira atâ sıfat ve esma icabıdır. Bu mertebede Hakk esma ve sıfattan ganidir, O’nun bil cümle sıfat ve esması Zat-ı ahadiyetinde mündemiç ve müstehlektir, bunlar zuhur etmese de yine Zat-ı mutlak yine Zat-ı mutlaktır.
Yani ahadiyet mertebesinde Cenab-ı Hakk’ın esmaları sıfatları meydana gelmese de o gene kendi mertebesinde Zat-ı mutlaktır. Zaten o mertebeden atâ olmaz. Neden? Çünkü zuhur yoktur ahadiyet mertebesinde. Atâ olması için esma ve sıfatlar gereklidir. Onların zuhuruyla birlikte atâ da oluşmaktadır.
Tohum yere ekilmemişse o kendi zatındadır onun içinden bir şey çıkmaz. İçinde bir şeyler var dal, yaprak, çiçek vs. ama içinde gizli bulunmaktadır. Ne zaman ki o toprağa ekilecek işte sıfat ve esma mertebelerine inecek atâ ondan sonra zuhur edecektir.
Ondan sonra yaprağını alacaksın, gölgesinden faydalanacaksın. Çiçeğinden, meyvesinden faydalanacaksın. Yoksa bunlar özünde duruyorken çekirdeğin içindeki meyveyi bu durumda yiyemezsin. Çekirdeğin içinde meyve var ama kendi zatında gizli olduğu için yiyemezsin. O çekirdeğin içindeki sıfatlar yani özellikler ve isimler çekirdekten dışarıya çıkmalarını taleb ederler. Hani demişti ya Zat’ta hapistedirler, işte o koskoca ağaç çekirdeğin içinde hapis ve orda helak olmuş durumdadır. Ortaya çıkmadığı için kimliksiz kalmıştır. Ama orada mevcuttur. Sıfat ve esma zuhur isterler. Hak kendi Zat’ına gene kendi Zat’ında tecelli etmekle orda ilimleri meydana gelir. O çekirdeğin içindeki öz yine kendi kendine tecelli etmekle orda onların ilimleri meydana gelir. Ne şekilde olacağı, tadı, rengi, cinsi, şekli vs. çekirdeğin içerisinde meydana gelir.
Buna “Feyz-i Akdes” tabir ederler. Yani çok yüksek feyz demektir, en uç noktadaki feyz demektir. Hakkın bu tecellisi ile ilim mertebesinde, ilme tenezzüle esma ve sıfat mertebesine Vahdet ve Uluhiyet mertebesidir. Ondan sonra Hakkın Zatının her bir mertebeye tenezzülü bu ilim mertebesinde hasıl olan esmasının sureti üzere olur.
Yani feyz-i akdeste, o ilk programlamada nasıl meydana getirileceği düşünülmüşse ondan sonraki tesirat o program üzeredir. Hakkın her bir mertebeye tenezzülü bu mertebe-i ilimde hasıl olan esmasının sureti üzerine olur.
Yani yaprak olacaksa yaprak sureti üzere olur, çiçek olacaksa çiçek sureti, meyve olacaksa meyve sureti üzere olur Hakk’ın tecellisi. Böylece vücud-u haricide, yani dış vücutta yani şimdi bizim içinde bulunduğumuz hazret-i şehadette, bu müşahede âleminde, şahadet âleminde ve âlem-i dünyada ve vücutlarımızda hasıl olan atâya-ı esmaiyedir. Yani bizim şu meydana gelen varlığımız esmanın bize vermiş olduğu atâ, italardır, lütuflardır. Yani esma-i hüsnanın bize verdikleri atâdır, hibedir. Yani bizleri meydana getirmiş olan esma-i hüsnadandır, o isimler olmasa biz meydana çıkamayız. İşte onun için her varlığın ismi onun Rabb’ıdır.
Bu atâ-ı esma da yani smadan gelen bu özelliklerde atâ-ı Zat’ta mevcuttur. Esma da kendi başına bir şey değildir o da Zat’ına bağlıdır. O’nun içinde O’nunla birliktedir. Zira Zat-ı Hakk ilminde peyda olan esma suretleri nefesi rahmanisiyle açılmak, ortaya çıkmak yani letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi. Onların istidatları kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti.
Yani bir meyve nasıl oluşacaksa istidat ve kabiliyeti ne yönde ise esma-i ilahiye onu o yönde meydana çıkarmak için atâda bulundu itâ da bulundu. Yani onun oluşmasını meydana getirdi. Ona güneşini, suyunu, havasını, toprağını verdi. Bu verilenler hep atâdır. Meyve ve çiçeğin oluşmasında bütün âlem onun etrafında pervanedir. Meyve, meyve olmak için güneşe ücret ödemedi, sucuya toprağa bir ödeme yapmadı. Bunları hep Cenab-ı Hakk veriyor bunlar hep atâdır.
İşte bunları neden veriyor o çiçeğin özündeki talebinden veriyor. Onlar hep konuşuyor, Cenab-ı Hakk bütün bu varlıklarla konuşuyor. Varlıklar da onunla konuşuyor, alış veriş halindeler. Ama bu konuşmaların türlü yönleri var; يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ 62/1 “semavat ve arzda ne varsa hepsi tesbih ederler” tesbihleri hal lisanları ile konuşmaları demektir. Hakk ilminde peyda olan sever-i esmaiyeyi nefes-i rahmanisi ile açılması için yani latefet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi.
İlmi varlıklar olan âlemdeki bütün bu varlıklar Zat-ı uluhiyetten, Zat-ı ahadiyetten kendilerini hapisten kurtulmalarını talep ettiler. Nasıl ki çekirdeğin içindeki ağaç hapis iseler ahadiyet mertebesinde de bütün bu âlemler mahpus durumdaydı, gizli durumdaydı.
İşte bütün bu âlemlerin programı yapıldı ve o programlar kendilerine has görevlerini yerine getirebilmeleri için talepte bulundular. Yani batın âlemden zahir âleme çıkmaya talepte bulundular Cenab-ı Hakk da nefes-i rahmanisi ile “Huu..” diye bütün ilmi özellikleri bütün âleme yaydı. İşte her gittikleri yerde ilimler kendilerine birer ceset birer suret aldılar, meyve ise meyve oldu ağaç ise ağaç oldu, galaksi ise galaksi oldu, demirse demir, topraksa toprak oldu. Dolayısı ile bütün bu âlemde gördüğümüz varlıklar yaratılmış varlıklar değil zuhur etmiş varlıklardır. Yani Hakkın Zat’ından nefes-i rahmani ile zuhur etmiş varlıklardır.
Ve böylece kendi istidatları orantısında kendilerinde var olan ilm-i ezelilerini ortaya çıkardılar, bu onların sanatları, özellikleri oldu. Ve Cenab-ı Hakk da zahiren yani ilm-i latifte iken zahire çıkmaları için kendilerine bir atâda bulundu. Yani içine programını koydu, dışarıdan da o programın tatbikini de ortaya koydu. Onların istidatları ve kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti. Yani kim nerede neyi istiyorsa onu verdi. Bir zeytine elma olması gerektiğini söylemedi. Yani zeytine ne ihtiyacı varsa onu verdi, zeytine, elmanın ihtiyacı olan nefes-i rahmanisini suyunu herhangi bir şeyini vermedi.
Elma neyi istiyorsa onu verdi, zeytin ne istiyorsa onu verdi. Hayvan neyi istiyorsa, nebat neyi istiyorsa onu atâ etti. Böylece bu atâlar yani bu lütuflar Zat-ı vahdet ve uluhiyetten meydana çıktı, asılları uluhiyete ve vahdete dayanır. Her ne kadar esma ve sıfat yollu zuhura geliyorsa da esma ve sıfat da Zat’a dayandığından genelde Zat kaynaklı oldu. Bu surette Zati lütuf ve tecelliyat Zati tecelliyat dedikleri Zatı uluhiyetin tecellisi olur. Bütün bu âlemler tecelliyat-ı Zatiye ve Zat-i
uluhiyetin tecellisi oldu.
İnsan-ı kamil Allah ism-i caminin mazharı olmak itibarıyla bu âlemde Hakkın Zat tecellisi bizatihi Âdem’e olur, yani İnsan-ı Kamil’e olur.
Yani Zat’i tecelli evvela insan-ı kamile olur. Cenab-ı Hakk’ın bu âlemlere tecellisi her an olmaktadır. Ama bu tecellileri sıfat tecellileri, esma tecellileri, fiil tecellileri olmaktadır.
Zat tecellisi sadece insan-ı kamil’e olmaktadır. O saadetli Zat bütün varlıkların ayan-ı sabiteleri, iktizasınca yani bütün varlıktaki ayan-ı sabitelerinin gereğince kendilerine verilmesi icap eden atâyayı yani verilecek şeyleri kendisinde hilafet olması dolayısıyla ve bakıcısı olması nedeniyle onlara tevzi eder.
İnsan-ı kamil bütün bu âlemlerde var olan neyi nereye verilecekse insan-ı kamile gelir, insan-ı kamil bunu tevzi eder. Kendisi Allah isminin mazharı olması dolayısıyla ve de halife olması dolayısıyla.
Bu madde âleminde vaki olan bu isim tecellilerine “Feyz-i Mukaddes” tabir ederler. İşte bu iki kısım atâya yani iki kısım verilişe zevk sahipleri bunların arasındaki tecellileri anlar.
Yani bir tecelli Zat’ın kendisinden geliyor “Feyz-i Akdes”; “Feyz-i Mukaddes” İnsan-ı Kamil’in aracılığı ile esma tecellisi olarak bütün âlemlere yayılır.[12] “ İz- -T-B- ”
Bizim okuduğumuz tefsir ya da mealler o tefsircinin mealcinin Kur’an’ıdır. Ona ne kadar aklı eriyorsa o kadar var orada yoksa oradaki Kur’an Azimmuşanın tamamı değildir. Orada “Yakiyn” gelinceye kadar buyuruyor. “Yakiyn”i tarif etmişler, burada ifade edilen “Yakın” değil, yaklaşmakla ilgisi yoktur, hele hele ölüm ile hiç ilgisi yoktur. Buradaki “Yakiyn” oluşma manasınadır. “Yakiyn”, ef’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zat’ıyla HAKK’tır. HAKK’ın ta kendisidir. Yakiyn hali bu demektir.
Buna ulaşmak için “İlmel Yakıyn”, Aynel Yakıyn”, Hakkel Yakıyn” demişler, HAK olarak o mevzunun içinde olmaktır. O mevzuun tamamı kendisi olmak, o halde ne dememiz gerekiyor bu mertebe ile baktığımızda “Va’bud rabbeke” Rabbına ibadet et, yani daha evvel hayalinde kurguladığın Rabb-ı hassına ibadet et, mazursun hatta şu zamana kadar mazursun, İnsanın suretinin zahiri yani insan suretinin zahir yönü kendisini tedbir eden, yürüten kendisini yönlendiren olan ruhuna ve nefsine zahir lisanla hamd eder. Allahüteala dahi âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyuruyor ya. Semavat ve arz da ne varsa hepsi tesbih ederler ayetinin hakikatini burada açıklıyor. Allahüteala dahi âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nasıl insanın zahiri yani bizim kelamımız, hamd ediyor, neye ediyor? Bizim batınımıza hamd ediyor. Özümüzde var olana hamd ediyor. Öze dönük olduğu zaman Rabb-ı hasını idrak etmiş olduğu zaman kendine hamd etmiş oluyor, özüne hakikatine hamd etmiş oluyor. Şükretmiş oluyor. Hamdın beş ve diğer ma’nâ da sekiz mertebesi vardı, her mertebede hamd bir başka özellik kazanıyor.
İşte Allahüteala da bu âlemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. (nefs-i emare değil) Yani hamd edici kıldı. Yani hamd edici olarak var etti. Yani bu âlem suretleri otomatik olarak özüne hakikatine hamd ediyor. Hani esma-i ilahiye suretleri meydana getiriyor dedik ya, işte o esmaya hamd ediyorlar, teşekkür ediyorlar ki bizi zuhura getirdin senin varlığınla bizler zuhura geldik, mazharlar olduk diyorlar. Hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır insanlar arasında öyle derler. Allahüteala dahi âlem suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nefs o şeyin hakikatidir, özüdür. Buradaki nefis, nefs-i emmare değildir. İşte bu nefsin hakikatinin ne olduğunu bilmeyenler burasını okuduğu zaman nefsine hamid kıldı deyince nefs-i emmaresine hamd ediyor hükmünü çıkartır, bu anlayış ise batıldır.
Âlemi kendi nefsine hamid kıldı, çünkü insan suretinin bakası, zahirinin bakası ve hayatı ve insanlığı ve kemalat-ı ilahiye tahsili ve kendi varlığı suret-i ilahiye üzere (Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti) mahluk olmasıyla vasıflanması batını olan ruh sebebiyledir. Yani insanın bu şekilde vasıflanması batınındaki ruhunun sebebiyledir. Ruh olmazsa hiçbir şey olmayacaktı. İşte sureti özüne yani ruhuna hamd etmiş oluyor. Neden? Çünkü bütün bu varlığının meydanda olması, yaşaması var olması yaptığı özellikleri hep ruhuna bağlıdır. Yani insanın bu şekilde meydana gelmesi batını olan ruhu sebebiyledir. Ruhu olmasa ne bu vasıfları alabilecek ne de bu şerefe nail olabilecektir. Zahir ve batının toplamı olan âlem suretlerinin bakası ve ayakta durması dahi kendisinin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani bütün mevcudat kendi batını olan HAKK’la mevcut olduğundan mevcudiyetinin şükranesi olmak üzere hamd etmektedirler. Bu ilmi bilmek bütün kainatın yaşamını ve sırrını bilmektir.
Bir kuşu düşünün üzerinde o kadar güzel renkler var bunu hangi ressam yapabilir. İşte bu mükemmellik onun içindeki ruhu yönüyledir. Onu tedbir eden yani müdebbiri olan ruhu yönüyledir. Dolayısıyla o hamd etmektedir kendisini meydana getiren ruhuna hamd etmektedir. O ruh da ruh-u ilahiyeden meydana geldiğinden dolayısıyla hamd Rabbine rücudur, onun için semavat ve arzda ne varsa hepsi Rablarını tesbih etmektedirler. Âlemin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani HAKK’a hamiddir, hamd ederler. Velakin bizim vücud-u mukayyedemiz ve taayyunumuz, perde olduğundan, Yani bizim vücudumuz, varlığımız perde olduğundan onların tesbihlerini idrak edemiyor.
Her bir varlık tesbihini yapıyor fakat biz onu idrak edemiyoruz. Zira âlemin suretlerinin cins ve çeşitleri çoktur, biz o suretlerin tümünü ihata edemeyiz. Tafsil olarak ihata edemeyiz. Mücmel olarak bir kuşu bilmemiz genel olarak kuşları bilmemize yeterli oluyor zaten. Ama bir cinsten trilyonlarca varmış nerede doğmuş yaşamış, rızkı neymiş, üzerinde kaç tüyü varmış, her birinin protein yapısı nasılmış, bunları tafsili olarak bilmemiz mümkün değildir, gerek de yoktur. Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsinin lisanı üzere olan hamd ve senasını anlayabilir. Yani her varlıktaki sena ayrı tür, ayrı lisan ayrı bir şekilde yapılmaktadır. İnsanın senası kelamıyladır, düşüncesiyle, hem zahiriyle hem de batınıyladır. Ama bir kuşun senası belki ötüyor dediğimiz o kuşlar zikretmekteler, sena etmektedirler.
Onların hamidleri kendi lisanları üzeredir. Hani bazen köpek uluyor, acaba o esnada “Hu” ismini mi zikrediyor, “Allah” mı diyor ne diyor? O ses onun suretinden değil kendi özünden geliyor. İnsanlar bir de bu bilgisizliğinden dolayı “köpek gibi uluma” diyebiliyor.
Bilgisizlik herkes tarafından bilinçsizce tekrarlandıkça o bilgisizlik bilgi hükmüne giriyor. O horoz belirli vakitlerde nasıl ötüyor, öttüğü zaman ne demek istiyor neyi zikrediyor? Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsin lisanını üzere hamd ve senasını anlayabilir. Şimdi âlemin suretleri âlemde ne varsa kendilerinin ruh ve isimlerini kendi mertebesi itibariyle noksanlıklardan diğerlerine göre değil, tenzih etmeleri hasebiyle tesbih ederler. Bir çiçek düşünelim bu çiçek bulunduğu hal üzere kemalattadır. Bulunduğu halin kemalatındadır. Başkasına göre değil. Ne halde olursa olsun. Bu bir üste göre zeval olabilir o ayrıdır.
Bir gülün kırmızısı ile lalenin kırmızısı başka başka olabilir. Ama lalenin kırmızısı da kendine has bir kemalat, gülün kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Kırmızı boyanın kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Ve kendilerinden zahir olan kemalat hasebiyle de hamd ederler. Yani benim bulunduğum mertebe en üst mertebedir noksanlıktan kendimi tenzih ederim diyor. Burada razılık değil ilmi bir hal vardır. Razılık bir zorlanma karşılığında olur. Bulunduğu halin kemal hal üzere olduğunu idrak edip, o hal her ne hal olursa olsun çünkü her hal bir kemal üzeredir.
Eğer bir yerde Allah varsa sıfat-ı ilahiye, esma-ı ilahiye varsa ruh varsa o ruhun meydana getirdiği bir suret varsa o suret kemal üzeredir. Kemalsiz olması düşünülemez. Ama bireyler arası, varlıklar arası, şu eksik, şu fazla, bu ona göre, ona göredir fazlalıklar eksiklikler, ama diken bulunduğu yerde kemal üzeredir. Belki güle göre noksandır diken, gülün kokusu var ama dikenin kokusu yoktur. Ama kendi bulunduğu yerde kemal üzere olduğundan kendi tesbihini kendi tenzihini yapar. Belki ben kendimi tenzih ederim noksanlıktan der. Çünkü o diken kemal üzere olmasa zaten diken olmaz. Isırgan, ısırgan otu olmaz. Isırgan ben ısırganım diye kendini noksanlıktan tenzih eder, ısırganlıkta kemal üzereyim diye. Kendini noksanlıktan tenzih ediyor. Burası tenzihin bir başka vechesidir. İşte onun için” يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyurur. Bir çirkin koku, güzel dediğimiz kokuya göre çirkin kokudur. Güzel koku kendini çirkin kokulardan tenzih ediyorum değildir oradaki tenzihi, tesbihi. Çirkin koku dahi kendini güzel kokudan tenzih eder. Etmezse varlığını sürdüremez. O onun kendi güzelliğidir. Bizim nefsimize ters geldiği için biz ona çirkin diyoruz.
Bir tezek böceği tezeğin içinde yuvalanıyor, oynuyor çalışıyor hayatı orada geçiyor, işte ona göre güzellik odur. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v.) bu nükteyi belirtmek için ölmüş bir hayvan için “dişleri ne güzel” buyurmuştur. Sahabe-i Kiram ne kötü kokuyor diye burunlarını kapatmışlar, Efendimiz de dişlerinin güzelliğini görmüştür. Bu olay bu hakikati belirtmektedir. Yani her yerde ne varsa kemal üzeredir. Dolayısıyla o kendisini tenzih eder, kendine göre olan kendi noksanlığınında ben noksan değilim diye tenzih eder ve bu tenzihi ile de tesbihini yapar. Çünkü tenzihi tesbih manasınadır. Bu tesbihleri bir fiil meydana gelmesi neticesinde kendilerini tenzih ederler ama kendilerinden bir de kemalat meydana geldiği için de o esmaya, o sıfata, o ruha beni kendi kemalim üzere halk ettin diye hamd ederler.[13] “ İz- -T-B- ”
Malum olsun ki kelam Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Âlemin suretleri Hakk’ın zahiridir, böylece Hakk’ın sıfatları bu zuhur yerlerinde onların istidatları oluşumları (binlerce sene türlerin aynı kalması istidatlarının değişmemesindendir.) ve taayyünlerinin gereği yönüyle zahir olur. Onlardan kelamın zuhura çıkması dahi hallerinin gerektirdiği yönledir.
Bu suretlerin cümlesinden konuşan Hakk olduğundan her birisi ayrı ayrı Hakk’ın birer lisanıdır. Tesbih ediyor ama o tesbih dahi kendisinden değildir. Hadid suresinin 1. Ayetinde سَبَّحَ لِلَّهِ 57/1 buyurur, Tesbih etti, geçmişte tesbih etti manasınadır. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ 62/1 ise “tesbih ediyor, şu anda ve gelecekte“ manasınadır. Biri tesbih etti, kurguda daha başlangıçta, burada ise zuhura getirdi. يُسَبِّحُ tesbih ediyor. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. Böylece hayvandan idrak olunan şey onlarda his olunmaz. İnsan tesmiye olunan bu mizac-ı hassın ayrı olarak ehl-i keşfin indinde her şey konuşan hayvandır. Bizim keşfimiz dahi ona şahittir. Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur.
Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Yani bütün âlem tesbihlerini yapar diyor ya bu tesbih keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın yani görüş ehlinin suret ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Tesbihin bir başka yönü de o varlığın o mahalde nasıl meydana gelmişse onun tesbihi odur, ayrıca. Yani şeklinin, özelliğinin, hakikatinin varlığı onun tesbihidir. Kokusunu vermesi onun tesbihidir, beş duyu ile alındığı kadarıyla. Ama keşif sahibi indinde kelam-ı lisan ile de tesbihlerini işitmek mümkündür.[14] “ İz- -T-B- ”
Bir gün Sümbül Efendi vaaz ederken 15-20 dakika konuşuyor, bir boşluk veriyor, tekrar söze devam ediyor, 15-20 dakika daha konuşuyor, tekrar bir boşluk veriyor 15-20 dakika daha tekrar konuşuyor. Üçüncü konuşmasını bitirdikten sonra „ey camat anladınız mı ben neler konuştum“ şimdi bir kısmı birinci konuşmasının çoğunu anladık efendim diyorlar, yani ilk bölümü anladık efendim diyorlar, peki ikinci bölümü anladınız mı, bazıları anladık bazıları anlayamadık efendim diyorlar, peki üçüncü bölümü anladınız mı, hiç kimse anlayamadık efendim diyorlar. Tabi anlayamazsınız direğin arkasındakine konuştum ben onları diyor. Görmediği halde o zaman Molla Muslihittin oradan çıkıyor, geliyor Sümbül Efendinin elini öpüyor, ona derviş oluyor. Yani artık Mutmain oluyor artık iyice içinden geçenleri bildi, anlattığı mevzular da derin oldukça Vahdet mevzuları ama O’nun belirli bir açılımı olduğu için onları aldı ve de boyun büktü, ne yaptı secde etti, manasında yani eşiğe baş koydu, Mollalığı bir tarafa bıraktı.
Daha evvelki Mollalık medrese ilmi benlik ilmi onu secde etmesine mani oluyordu, neden, ben daha çok biliyorum ben daha çok Arapça biliyorum ben daha çok ayet biliyorum, yahut ben de onun kadar biliyorum en azından gibi benlik yapıyordu o ilim onda. Kendini alim görüyordu yüksek görüyordu, ama baktı ki Sümbül Efendinin ayetlerdeki anlayışı oraya bakış açısı onun derinliğine inmesi kendi ilminin çok üstünde ve dışında bir hadisedir. Onun için onun ilmini kabul etmek zorunda kaldı. Evvela inkar ederken ilim olarak ispatladığı için Sümbül Efendinin bahsettiği o Hakikatleri kabul etmek zorunda kaldı.
Şimdi hadiseye geliyoruz ve bu kısa süre içerisinde eski dervişlerin önüne geçti. Hadi bakalım şimdi Sümbül Efendi olmaz oğlum sen dur bakalım daha eski dervişler vardı senin dersin daha buraya gelmedi mi diyecekti ona, hayır öyle şey olmaz, erin hakkını vermek lazımdır, hani ne derler „yiğidi öldür ama hakkını ver“ derler bakın yani hakkını almak daha kötü, işte hiç bir idareci de çevresindeki insanları kayırmaması lazımdır. Bu daha eski bunun parası daha çok bunun çevresi daha çok gibi tabi ki eskilere hakaret babında değil eskilerin de hizmeti çoktur, onları da bilmek lazımdır, onların da hakkını korumak lazımdır, ama nerede ne gerekiyorsa onu yapmak lazımdır.
Bu yol şahsi bir yol değildir, Allah’ın yolu şahısların yolu değildir, bir şeyh efendi kendisinden sonra görev bırakacağı kimseyi çok iyi seçmesi lazımdır. Kendini çok sevdiği için değil veya ona çok hürmet ettiği için değil, daha çok masraf ettiği para harcadığı için değil, Hakk yoluna aralarındakinin hangisi daha fazla hizmeti olabilecekse arkasından onu tayin etmesi lazımdır. Bakın kendine hizmeti, çevreye hizmeti değil, Hakk yoluna hangisi daha çok hizmet edecek kapasitede ise kabiliyette ise isterse ötekilerden fakir olsun, ister şöyle veya böyle olsun, mühim olan mesele Allah’a hizmettir. Hakk’a hizmet çevreye hizmettir. Neticede ne denmiştir, halka hizmet Hakk’a hizmettir, çünkü halkta zuhurda olan Hakk’ın varlığıdır.
Işte bir gün dedi kodular başlıyor, Ümmi Sinan dergahında işte efendim biz daha eskiyiz de işte şöyle oluyor da böyle oluyor da işte o dahaçok seviliyor da daha dün geldi de işte şöyle böyle gibilerden dedi kodular başlıyor, bu dedi kodular Sümbül Efendinin kulağına gidiyor, bir gün bütündervişleri topluyor, diyor ki yaz mevsim bahar hadi çocuklar bana birer demet çiçek toplayın bu bahçelerden yani çayırlardan kimsenin ekili dikili arazisinden değil, dağdan tepelerden bana birer demet çiçek getirin özledim diyor. Kıştan çıktık biraz saksıya koyalım da gönlümüz açılsın diyor.
Bütün dervişler dağılıyorlar o yeşil çiçek daha güzel ne güzel sarı çiçek açmış işte lale açmış sümbül açmış, hepsi birer demet çiçek toplamışlar getirmişler, Molla Muslihittin de dolaşmış, dolaşmış bir kırık çiçek görmüş kırık yerinden onu koparıp almış ama çiçek kurumuş durumda dolaşmış başka çiçek yok elinde o çiçeği almış getirmiş, diğer dervişler tek tek takdim ediyor, efendim buyurun diyorlar o da sağ olun oğlum ne kadar güzel çiçekler toplamışsın bak nede güzel kokuyor, derken Muslihittn efendiye sıra gelmiş şimdi hepsinde koskoca demetler var ellerinde o garibin bir tek soluk kurumuş çiçek dalı var elinde buyurun efendim ben de bunu getirebildim diyor.
Bakıyor ki oğlum ne bu hal bak arkadaşların ne kadar güzel çiçekler getirdi yoksa sana çiçekmi kalmadı yani hepsini onlar mı topladılarda sana çiçek mi kalmadı deyince, efendim diyor hayır çiçek vardı daha tarlada ben de koparabilirdim ama, hangi çiçeğin başına gittiysem elimi uzattıysam يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ Cum‘a /1 âyeti hükmüyle hepsinin tesbihatta olduğunu duydum tesbihlerini işittim diyor. Onun için hiç birisini koparamadım yani tesbihlerini kesemedim kopardığım zaman tesbihatına mani olacaktım onlar rablarını tesbih ediyorlardı bundan onları men edemezdim peki bu çöp ne diyor, işte bu da rüzgardan veya biri tarafından kırılmış tesbihatı durmuş bunu da sizin huzurunuza getirdim sizin tesbihatınızdan faydalansın diye diyor.
Ondan sonra çevresine dönüyor, eski dervişlere gördünüz mü benim muhabbetim nedenmiş ona diyor, işte hepsi sonra anlıyorlar ondaki olan füyuzatı, gelişmeyi ve orada şu sözü söylüyor, bir başka hadise de öyle oluyor, bir imtihan daha oluyor aradan bir müddet geçtikten sonra da diyor ki bir sohbet esnasında dervişlere dönerek ey çocuklar siz Allah’ın yerinde olsaydınız misal olarak bu âlemleri nasıl halk ederdiniz işte kimileri diyor ki efendim ben hep yaz olmasını isterdim neden işte kışın soğukta mahlukat kalmasın yakacak derdi olmasın, demiş oh iyi olur ne güzel düşünmüşsün demiş.
Derken sırayla sen ne yapardın oğlum demiş ben herkesi giydirirdim kimseyi örtüsüz bırakmazdım sen ne yapardın ben de herkesi yedirirdim kimseyi rızıksız bırakmazdım işte sen ne yapardın sırayla soruyor, ben de işte herkese ev bark edindirirdim kimseyi açıkta bırakmazdım gibilerde kendi hayallerine göre bir şeyler düşünüyorlar, Molla Muslihittine sıra gelince oğlum sen ne yapardın efendim ben her şeyi merkezinde bırakırdım, yani olduğu gibi bırakırdım, neden oğlum herkes bir fikir attı ortaya, efendim diyor Allah zaten bunun en güzelini yapmış onu mülkünde ona müdahele edecek bir halimiz yok ki, daha güzelini yapmamız mümkün değil ki ne kafamız o kadar işler ne irademiz ne malımız yapabilecek halimiz vardır, en güzelini yapmıştır merkezinde bırakırdım diyor.
Ondan sonra hadi oğlum senin adın „Merkez“ olsun bundan sonra diyor. Ondan sonra Merkez Efendi bu hadiseden sonra ona lakab oluyor. Mollalığı unutuluyor, Muslihittin ismi unutuluyor ve Merkez oluyor ismi. Işte tarihte bu tür hadiseler dervişler arasında geçen bu tür hadiseler olur, mesela ben kendi hayatımdan size örnek vereyim pek sevmem kendimden bahsetmeyi ama mevzu geldiği için biz Cenab-ı Hakk’ın lutfuyla Cenab-ı Hakk’ın düzenlemesi ile aile içerisinde yani akraba içerisinde bir büyüğümüz vardı, biz ona „enişte“ derdik, çocukluğumuzda ama sonradan baktık ki o suret olarak „enişte“ imiş ama manada babamızmış bizim, yani görüntü olarak enişte yani babamın ablasının beyi yani eşi, çocukluğumuzda enişte enişte herkez enişte diyor biz de enişte dedik, sonradan baktık ki bu enişte lakabı zahirdeki lakabıymış.
Özde ise bizim babamızmış, mana olarak öyle tecelli etmiş, işte yavaş yavaş buluğ çağına erince aklımız başımıza gelmeye başladığı zaman anladık ki o enişte değil efendi babaymış. Aradan bir hayli zaman geçti, belirli bir Hak yolunun içerisinde bulduk kendimizi, çocuk yaşlarda genç yaşlarda ama bu yola bizden çok daha evvel girmiş, ve epey yol almış kimseler vardı. Biz onlara büyüğümüz ağabeyimiz diye bakıyorduk öyle hitap ediyorduk. Vaktaki zaman geçti, tabi hayat durmuyor, belirli yaşlara ulaştık, Nusret Babam Rahmetullah-ı aleyh Allah onlardan razı olsun haklarını ödememiz mümkün değildir, nihayet baki âleme teşrif etmezden evvel buradan veda etmezden evvel oğlum dedi bu iş sana kaldı, bakın benden daha çok yaşlı çok daha tecrübe sahibi kimseler vardı, bizim onlar ğabeylerimiz yani biz bu işlere başladığımız zaman onlar bir hayli yol almışlardı, biz onların en küçüğü olduğumuz halde bize bıraktı.
Takdir-i ilahi böyleymiş yanlış anlamayın bir şey anlatmak için söylemiyorum sorulan sorunun cevabını daha yaşanmış hadiselerden vermek için bunların içerisinde yani halife olan diğer büyüklerimizin hepsi bize tabi oldular sonradan. Tabi biz onlara gereken hürmetimizi gösterdik hiç bir zaman onların üstünde her hangi bir otorite kurmak gibi herhangi bir büyüklük gibi haşa kesinlikle, her zaman onlar bizim başımızın üstünde yerleri vardı halen daha yerleri vardır ve hürmetimiz sonsuzdur hepsine, bu mesele başka hizmet meselesi başkadır. Şimdi onlar bana kızsalarmıydı, darılsalar mıydı, bağırsalar mıydı, hayır tabi onlar da öyle yaptılar, hiç sesleri çıkmadı mademki böyleymiş, diye iş böyle oldu. Yani geride kalmanın bir kişinin kusurundan oluş şekli var, bir de kişinin kabiliyetinin o kadar olmasından kaynaklanan bir oluşum var. Işte kişi kendi kusurundan geriye kalmışsa onun suçlusu kendisidir, başka kimse değildir, ama bir kişinin kabiliyeti o kadarsa ortada suç aranmaz. O kişinin de bir hak iddiasında bulunması da yanlış olur.
Ben daha eskiydim de bu benim hakkımdı da gibi sözlerde bulunması yanlış olur. Yalnız şeyh efendi kendinden sonra gelecek kişiyi kendi menfaatine uygun olanı değil Hak yolunun menfaatine uygun olanı bi taraf olarak seçmesi gerekir. Bakın şimdi imam bile olacak olan kişide neyi arıyorlar, iki kişi var diyelim birisi imam tayin edilecek bir yere evvela hangisinin kıraatı daha güzel iki eş değer gibi gözüken hangisinin kıraatı daha güzel hangisinin daha çok ezberi var, diyelim ki bir tanesi 20 sure biliyor, diğeri 21 sure biliyor, işte o 21 sureyi bilen o yönde ondan ileridedir. Her şeyi eşit olur da o bir sure fazla olursa o imam olması lazımdır.
Diyelim kıraatları ve her şeyleri uygun ama birinin sesi daha mülayim daha güzel işte sesi güzel olanın imam olması lazımdır eş değerde dahi olsa, diyelim ki hepsi beşer sayfa hafızlık yaptı, yani her cüzden beş sayfa ezberi var, ötekinin de beş sayfa ezberi var, ezberleri eşit ama birinin kıratı sesi tonu daha hoşsa onun imam olması lazımdır. Ama öteki imamlık yapmayacak mı tabi ki yapacak yeri geldiği zaman o da faydalandıracak kendi buluduğu camiada çevrede, kendinden daha üstünü yoksa o da orada görev yapacak.
Şimdi birde diğer yönden meseleye bakalım biz hep dervişler yönünden meseleye baktık bir de şeyh yönünden bakmak lazımdır, yani şeyhi incelemek lazımdır. Şimdi biz dervişleri inceledik eğer ismi bir şeyh efendi olan kimse hakikaten şeyh ise yani irfan ehli ise onun üzerinde tabi konuşulacak bir şey yok söz yoktur, o hakkı ile görevini yapar, ama ismi şeyh te o makamın insanı değil ise bu sefer onun üstünde durmak lazımdır. Tam tersi de oluyor işlerin bir dervişin kabiliyeti oluyor, çok güzel kabiliyeti oluyor, fakat o kabiliyet işlenemezse o suç dervişte değil şeyh efendidedir.