Huve-lleżî be'aśe fî-l-ummiyyîne rasûlen minhum yetlû ‘aleyhim âyâtihi ve yuzekkîhim ve yu'allimuhumu-lkitâbe velhikmete ve-in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn(in)
O, ümmilere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.
O'dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.
Bu ayet, Allah'ın ümmîler arasından bir peygamber göndermesinin temel işlevlerini ve bu peygamberin tebliğ, tezkiye ve talim görevlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'ümmîler' ve peygamberin 'tezkiye' ve 'talim' görevleri, ayetin ana mesajını oluşturan kavramlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmî' kelimesinin 'ümm' (anne) kökünden geldiğini ve annesinden doğduğu gibi kalmış, yani okuma-yazma öğrenmemiş kimseyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ümmîler' ifadesi, Hz. Peygamber'in gönderildiği toplumun genel olarak okuma-yazma bilmeyen, ilahi kitaptan habersiz kesimini vurgular. (el-Müfredât, s. 83)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ümmî' kelimesini 'kitap okumayan ve yazmayan' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, peygamberin gönderildiği toplumun, önceki ilahi kitaplara vâkıf olmayan, kendi içlerinden, sıradan insanlardan birisi olduğunu ve bu durumun mucizevi yönünü ortaya koyar. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 102)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ümmî' kavramının Kur'an'da hem 'okuma-yazma bilmeyen' hem de 'kitap ehli olmayan' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, peygamberin, ilahi vahiyden habersiz bir topluma gönderilmesiyle, vahyin doğrudan Allah'tan geldiği gerçeğinin altı çizilir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 165)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tilavet' kelimesinin sadece okumak değil, aynı zamanda okunanı takip etmek, manasını düşünmek ve gereğince amel etmek anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'yetlû' fiili, peygamberin sadece ayetleri lafzen okumakla kalmayıp, onların anlamlarını açıklayarak ve insanları onlara uymaya teşvik ederek bir rehberlik görevi üstlendiğini ifade eder. (el-Müfredât, s. 97)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tilavet'in 'kıraat'ten daha özel bir anlam taşıdığını, Kur'an okumak için kullanıldığını ve okunanın manasına dikkat etmeyi gerektirdiğini vurgular. Bu ayette, peygamberin 'ayetleri tilavet etmesi', vahyin sadece aktarılması değil, aynı zamanda anlaşılması ve yaşanması için bir başlangıç noktası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tezkiye'nin hem maddi hem manevi temizlik ve arınma anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yüzekkîhim' ifadesi, peygamberin insanları şirkten, kötü ahlaktan, günahlardan arındırarak, kalplerini ve ruhlarını temizleyerek onları manevi olarak yücelttiğini anlatır. (el-Müfredât, s. 215)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tezkiye'nin 'nefsi temizlemek, onu kötü sıfatlardan arındırmak ve iyi sıfatlarla donatmak' olduğunu ifade eder. Bu bağlamda, peygamberin görevi, insanları cahiliye adetlerinden, batıl inançlardan ve ahlaki düşkünlüklerden kurtararak onları İslam'ın temiz ve yüce değerleriyle donatmaktır. (Basâiru Zevi't-Temyîz, III, 150)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tezkiye' kavramının Kur'an'da 'arınma' ve 'gelişme' anlamlarını taşıdığını, özellikle ahlaki ve ruhsal bir temizlenmeyi ifade ettiğini belirtir. Peygamberin 'tezkiye' görevi, insanları sadece günahlardan arındırmakla kalmayıp, aynı zamanda onların potansiyel iyiliklerini ortaya çıkararak onları daha üst bir ahlaki seviyeye taşımaktır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 200)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilim' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuallimuhum' fiili, peygamberin insanlara Kitap ve Hikmet'i öğreterek onlara doğru bilgiyi, hakikati ve ilahi hükümleri aktardığını ifade eder. Bu, sadece ezberletmek değil, aynı zamanda anlamalarını ve kavramalarını sağlamaktır. (el-Müfredât, s. 345)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'talim'in 'bir şeyi tekrar tekrar açıklayarak ve örneklerle göstererek öğretmek' olduğunu belirtir. Peygamberin 'talim' görevi, Kitap ve Hikmet'i sadece aktarmakla kalmayıp, aynı zamanda onların pratik uygulamalarını ve derin anlamlarını insanlara kavratmaktır. (el-Külliyyât, s. 650)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Kitap' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yazılı metin' ve özelde 'Allah'ın indirdiği vahiy' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-Kitâb', Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim'i ifade eder ve peygamberin temel öğretim materyalini oluşturur. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 120)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitap' kelimesinin 'yazmak' kökünden geldiğini ve Kur'an'da Allah'ın kelamını ifade ettiğini belirtir. Peygamberin 'Kitabı öğretmesi', Kur'an'ın ayetlerini, hükümlerini ve mesajlarını insanlara aktarması ve açıklaması anlamına gelir. (el-Müfredât, s. 420)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hikmet' kelimesinin 'bir şeyi sağlam ve doğru bir şekilde yerine koymak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'doğru bilgi, isabetli hüküm, sünnet ve peygamberin söz ve fiilleri' olarak yorumlandığını belirtir. Ayetteki 'hikmet', peygamberin Kur'an'ı açıklama, uygulama ve yaşama biçimi olan sünnetini ifade eder. (el-Müfredât, s. 265)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hikmet'i 'sünnet' olarak açıklar. Peygamberin 'hikmeti öğretmesi', Kur'an'ın genel prensiplerini somutlaştırarak, pratik hayata nasıl uygulanacağını göstermesi ve insanlara doğru yaşam biçimini öğretmesidir. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 150)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hikmet'in Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, 'doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği, ilahi bilgi, peygamberin sünneti ve Kur'an'ın derin anlamları' gibi çeşitli manalara geldiğini belirtir. Bu ayette, 'Kitap' ile birlikte zikredilmesi, hikmetin Kitab'ın pratik uygulaması ve derinlemesine anlaşılması için vazgeçilmez olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak, şaşırmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'dalâlin mübîn' (apaçık bir sapıklık), peygamberin gönderilişinden önceki cahiliye toplumunun inanç, ahlak ve yaşam biçimlerinin ilahi hakikatten ne kadar uzak olduğunu vurgular. (el-Müfredât, s. 295)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl'i 'hidayetin zıddı' olarak açıklar ve 'mübîn' (apaçık) kelimesiyle birlikte kullanıldığında, bu sapıklığın herkes tarafından görülebilir ve anlaşılabilir olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu, peygamberin getirdiği mesajın ne kadar büyük bir kurtuluş olduğunu gösterir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 150)
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Efendimiz (s.a.v.) gerçekten okuma yazma bilmiyor muydu? Ve âyette “ümm” tabiri ile bahsedilen okuma yazma bilmiyenlere mi öğretiyordu? Başka bir yönü olan “ümm” ana olana mensup olanlara mı öğretiyordu? Bunu iyi anlayabilmek için “Ümm” kavramını iyi anlamamız lazımdır. (M.D.)
Ümmi Peygamber (s.a.v.)
(Gerçekten Hz. Muhammed (s.a.v.) okuma yazma bilmiyor mu idi?....)
Bu hali gerçek yönüyle anlamaya çalışalım.
Evvelâ “Ümm” kelimesinin harf ve sayı değerlerine bir göz atıp daha sonra diğer yönlerini de ele almağa çalışa-lım.
“ümm” (ana)
“elif” 1
“mim” 40
“mim” 40
81 tersi 18’dir.
İkisinin toplamı (81 + 18) = 99 eder
Böylece “ümm” (ana) kelimesi” 18 bin âlemi ve 99 “esma’ül hûsna”yı ifade etmiş olduğu açık olarak görülmüş olmaktadır.
“ümmiy”
“elif” 1
“mim” 40
“mim” 40
“ye” 10
91 tersi 19’dir.
18 bin âlemde var olan “İnsân-ı Kâmil”dir, ki o da âlemlerin ana’sıdır
Ümm : Ana, anne, valide, (asıl-esas) (başlıca olan şey)
Ümmi : Anasından nasıl doğmuş ise öyle kalıp okuma yaz-ma öğrenmemiş (kimse)
Ümmi-i Sadık
Ümmi-i sadık : Ümmi peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7. sûre 157. âyettinde;
elleziyne yettebi’unerrasûlennebiyyel ümmiyyelleziy
yecidünehü mektüben ındehüm fiyttevrati vel inciyli
Meâlen :
“Âyetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan Peygamber Muhammed’e uyanlara yazacağız,” buyrulmaktadır.
Özet yorum: Tevrat ve İncil’de yazılı olan Ümmi Peygamber (s.a.v.) Kûr’ân, yani zât ilminin anası olduğu gibi, Tevrat, “Esma” ilminin, İncil “sıfat” ilminin de anası, kay-nağı olduğu yukarıdaki âyette açık olarak bildirilmişltir.
Hz. Rasûlullah (s.a.v.)in ümmi olması bizim anladığı-mız mânâda okuma yazma bilmemesi demek değil, okuma yazma araçlarına (kağıt-kâlem) gibi ihtiyacı olmadığı mânâsı-nadır.
Âlemimizde böyle başka bir zuhur yoktur. Bu oluşum sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimize has ve onun en büyük mu’cizelerindendir. İlmi ilâhi o mahalden bütün insân-lık âlemine yayılmıştır.
Cebrâil (a.s.) ın kendisine ilk geldiğinde “Ikra’’’ (oku) demesi manidardır.
Cebrâil (a.s.) cahil bir varlık mı idi ki; okuma yazma bilmeyene “Ikra’’’ (oku) diye hitab etsin.
Peygamberimiz (s.a.v.) vefat etmesine yakın bir za-manda “bana kağıt veriniz size birşeyler yazacağım!” buyurmuştu.
Orada bulunanlardan bir kısmı “kağıt verelim,” bir kısmı da “vermeyelim,” dedi. Ömer’ül Faruk (r.a.) bu kı-sımda idi. “Allah’u Teâlâ’nın kitabı bize yetişir,” dedi.
(ve kağıt verilmedi...........) (**)[16]
Ümm’ül Bilâd
Ümm’ül bilâd : Beldelerin anası → Mekke-i Mükerreme
Ümm’ül kura : Şehirlerin anası → Mekke-i Mükerreme
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا
ve kezalike evhayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen
litünzire ümmel kura ve men havleha
ve tünzire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi
feriykun fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri
Meâlen :
“Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.
Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer kazanırlar.
İşte bu yüzden dünya tefekkür tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası ünvanını almıştır.
Burada evvelâ Canab-ı Hakk zâtından,
- “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı ikram etti.
- daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram etti,
- daha sonra “İsmail” (a.s.) ı,
- daha sonra “zem zem”i ikram etti.
- daha sonra âlemlere rahmet Habibini Hz. Muham-med Mustafa (s.a.v.) i,
- daha sonra “İslâm”ı, onunla beraber “Kûr’ân”ı ikram etti.
- Ve bütün mertebeleri kapsamına alan “zât-i te-celli”sini ikram etti. *[17] “ İz- -T-B- ”
İşte bu yüzden, senin de “tezkiye” edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır.
Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek beden şeh-rinde olmaktadır. Elden gitmeden evvel mevcud vücûdları-mızın kıymetini bilelim
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِیًّا
ve kezalike evhayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen
Meâlen :
“İşte böylece Kûr’ân’ı arapça olarak sana vâhyettik.”
Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği bildirilmek-tedir.
Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil” ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği bildirilmektedir. Yeri geldikçe inceleyeceğiz.
Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi “Kelime-i Tev-hid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.
Ümm’ül Kitab
Ümm’ül kitab : “Akl-ı evvel”, arş’ın üstündeki kaza ve kader levhası, “levh-i mahfuz”
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 43. sûre 1,2,3,4. âyetinde;
ha miym (1)
vel kitabıl mübiyni (2)
inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen le’alleküm ta’kılune (3)
ve innehü fiy ümmil kitabi ledeyna le’aliyyün hakiymün (4)
Meâlen :
“Ha, mim, apaçık kitab’a and olsun ki, akledesiniz diye Kûr’ân’ı arapça okunan bir kitab kılmışızdır, şüp-hesiz o, bizim katımızda Ana kitab’da mevcud, yüce ve hikmet dolu bir kitab’dır.”
(Vâhiylerin toplu olduğu toplandığı ana kitab)
Özet yorum :
“Ha-Mim” “Hakikat-i Muhammedi”dir. Her tecellide mertebesi vardır.
Burada bahsedilen “vel kitabil mübin” (ve açık kitab) bâtından zahire, çıkışa doğru, “Esma – Rûbubiyyet” mertebesi, “ilmi ilâhi”nin tafsile doğru açılmasıdır.
“inna ce’alnahü Kûr’ânen ‘arebiyyen”
“inna” → “muhakkak ki biz”
“cealna” → “kıldık - murad ettik”
“hu” → “o’nu”
“Kûr’ânen arabiyyen”→ “arapça Kûr’ân olarak”
“le’alleküm ta’kılune”,
“umulur ki akledersiniz”
“ve innehü fiy ümmil kitabi”,
“muhakkak o ümm’ül kitabdır.” → “Akl-ı evvel”
“ledeyna le’aliyyün hakiymün”,
“yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitabdır.”
Ümm’ül Kûr’ân
Ümm’ül Kûr’ân : Fâtiha sûresi
(Kûr’ân-ı Keriym’in aslı olduğu için ümm’ül Kûr’ân’dır.)
Bir Hadis-i şerif’de :
“Ey cabir, dikkat et, sana Kûr’ân’da nazil olan en büyük sûreyi bildiriyorum: Fâtiha-ı şerifedir! Zira onda her derde karşı bir şifa vardır,” buyruldu. *[18]
Bir Hadis-i Kudsi’de
“Ben (sâlât) namaz sûresi olan Fâtihayı benim aramla kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur ve kulumun istediği hak-kıdır,” buyuruldu.
Efendimiz (s.a.v.) de bunu şöyle beyan buyurur:
Kul, “elhamdilillâhi Rabbil âlemiyn” der,
Allah (c.c.) da, “kulum bana hamd etti” der.
Kul, “errâhmanirrahiym” der,
Allah (c.c.) da, “kulum beni sena etti” der.
Kul “maliki yemiddin” der,
Allah (c.c.) da der ki, “kulum beni temcid etti (yü-celtti) ve buraya kadar, benim;
“iyyake na’büdü ve iyyake nesta’in” kulumla be-nim aramda; sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır,” der, diyor. *[19]
Kûr’ân-ı Keriym Hicr Sûresi 15. sûre 87. âyetinde;
~~15.87~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى وَالْقُرْاٰنَ الْعَظٖيمَ
ve lekad ateynake seb’an minel mesani vel kurane’l aziyme
Meâlen :
“And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi (ikili-lerden) âyetli fâtiha’yı ve Kûr’ân’ı aziym’i verdik,” buyurulmaktadır.
Bilindiği gibi Ümm’ül Kûr’ân; “Fâtiha-ı Şerif” “seb’ul mesani” biri besmele olarak yedi âyettir.[20] “ İz- -T-B- ”
Muhyiddin İbn-i Arabi hazretleri, İbn Arabî, “ümmî” kelimesini “ümm” (anne, esas, kaynak) köküyle ilişkilendirir. Ona göre ümmî, “kaynağına (aslına) bağlı olan ve henüz ‘yazılmamış’ (yani, kesin hükümlerle donmamış, şekillenmemiş) olan” demektir. Bu, ilâhî hakikati saf bir şekilde, ön yargısız alabilecek bir “fıtrî istidat” halidir. Fütûhât’ta bu durum, “kevnî ve şer’î ayetleri doğrudan, vasıtasız (nâkilsiz) bir marifetle anlamaya açık olma” potansiyeli olarak anlatılır. Bu, cahillik değil, aksine bir tür masumiyet ve kabul ediciliktir.[21]
Temizlenme (Tezkiye): Bu, "Nefs mertebelerinin arındırılması ve Hak'tan gayrı her şeyin (mâsivâ) kalpten silinmesi" sürecidir. Nihai tezkiye, "Tecellî-i Zât" karşısında nefsin fanâ olması, sadece Hakk'ın bâkî kalmasıdır. Bu, Füsûs'ta ifade edilen "Hakikatü'l-Hakâik" (hakikatlerin hakikati) makamına ulaşmaktır.
Yuallimuhumü'l-Kitâbe ve'l-Hikme; Hikmet ilmi ledün ve eşyanın yerli yerince kullanılması yani uluhiyet mertebesinin her mertebenin hakkını yerli yerince vermesidir. Kitap ise Kûr’ânı samit ile yazılı mushaf ve hareketli Kûr’ân ise hameli Kûr’ân olan İnsanı Kamil ve Kamil İnsandır. Ayrıca bu âlemde bir kitaptır.
(Aleyhim) “üzerlerine okuması” denmesi, bu hakikatleri giyininmelei bütün varlıkları bu mertebe düzeyinde onların ahlâkı olmaları daha sonra da diğer mertebelere uruc ederek seyrini tamamlamalarıdır. (M.D.)
"Hakikat-i Muhammediyye'nin tecellisinden önce, insan nefsinin 'kesret' (çokluk) içinde kaybolmuş, aslını unutmuş, 'tevhid'den uzak düşmüş olması" halidir. "Apaçık sapıklık", nefsin kendini hakikat zannetmesi (ene'nin putlaşması), ilâhî isimlerin tecellilerini (âyetleri) okuyamayarak varlığı birbirinden kopuk ve anlamsız görme halidir. İç elçinin gelişi, bu "karanlık ve dağınıklık" (dalâl) halinden, "aydınlık ve toplanmışlık" (hidâyet ve câmi'iyyet) haline geçiştir.[22]