Fe-iżâ kudiyeti-ssalâtu fenteşirû fî-l-ardi vebteġû min fadli(A)llâhi veżkurû(A)llâhe keśîran le'allekum tuflihûn(e)
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.
Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.
Cumâ Suresi'nin 10. ayeti, namaz sonrası müminlerin dünya işlerine yönelmesini, Allah'ın lütfundan rızık aramasını ve Allah'ı çokça zikretmesini emrederek kurtuluşa erme yolunu göstermektedir. Ayet, ibadet ile dünya hayatı arasındaki dengeyi vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kada (قضاء) kelimesi, bir şeyi tamamlama, bitirme ve hükmünü yerine getirme anlamlarına gelir. Ayetteki 'قُضِيَتِ الصَّلَاةُ' ifadesi, namazın edasının tamamlanması ve farzının yerine getirilmesi demektir. Bu, namazın vaktinin sona ermesi değil, fiilen kılınıp bitirilmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kada (قضاء) burada 'ifâ' (ifa etmek, yerine getirmek) anlamındadır. Namazın 'kaza edilmesi' yani tamamlanması, onun eda edilip bitirilmesi demektir. Bu, namazın farzının yerine getirildiğini ve artık dünya işlerine dönülebileceğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kada (قضاء) genel olarak bir işi bitirmek, tamamlamak ve hükmünü icra etmek manasına gelir. Ayetteki kullanımı, namaz ibadetinin tamamlanarak yükümlülüğün yerine getirildiğini ve artık başka faaliyetlere geçilebileceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neşr (نشر) kelimesi, bir şeyi yaymak, dağıtmak ve açmak anlamına gelir. 'فَٱنتَشِرُوا۟' emri, namazdan sonra insanların camiden çıkıp rızıklarını aramak üzere yeryüzüne dağılmalarını, yani dünya işlerine dönmelerini ifade eder. Bu, ibadet sonrası helal kazanç peşinde koşmanın meşruiyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İntişar (انتشار), dağılma ve yayılma demektir. Ayetteki 'yeryüzüne yayılın' ifadesi, namaz bitince insanların kendi işlerine, ticaretlerine ve geçimlerini temin etmeye yönelmeleri gerektiğini belirtir. Bu, ibadetle dünya işleri arasında bir denge kurulması gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'neşr' (yayılma) kavramı, genellikle Allah'ın kudretinin ve rahmetinin yeryüzüne yayılmasını ifade ederken, bu ayette insan eylemi bağlamında kullanılmıştır. Namaz sonrası 'yayılma', müminlerin pasif kalmayıp aktif bir şekilde hayatın içine karışmasını, rızık arayışını ve toplumsal görevlerini yerine getirmesini simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي) kelimesi, bir şeyi aramak, istemek ve talep etmek anlamına gelir. 'وَٱبْتَغُوا۟ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ' ifadesi, Allah'ın lütfundan, yani O'nun ihsan ettiği rızıktan ve helal kazançtan istemeyi emreder. Bu, rızık arayışının Allah'tan geldiğini ve O'nun izniyle gerçekleştiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İbtiğa (ابتغاء), bir şeyi şiddetle aramak ve elde etmeye çalışmak demektir. Ayetteki 'Allah'ın lütfundan isteyin' emri, namaz sonrası dünya işlerine yönelirken, rızkın kaynağının Allah olduğunu unutmamayı ve O'ndan istemeyi öğütler. Bu, dünya işlerinde bile Allah'a tevekkül etmenin önemini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'ibtiga' (istemek, aramak) fiili, genellikle olumlu bir bağlamda, Allah'ın rızasını, lütfunu veya bir şeyi elde etme çabasını ifade eder. Bu ayette, namaz sonrası rızık arayışının meşru ve hatta teşvik edilen bir eylem olduğunu, ancak bu arayışın Allah'ın 'fazlı' (lütfu) ile ilişkilendirilerek manevi bir boyut kazandığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fadl (فضل), bir şeyin fazlası, artığı ve ihsanı anlamına gelir. Allah'ın fazlı, O'nun kullarına bahşettiği nimetler, rızıklar ve lütuflardır. Ayetteki 'Allah'ın lütfundan' ifadesi, rızkın ve geçim kaynaklarının Allah'ın cömertliğinden geldiğini ve O'nun bir ihsanı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fadl (فضل), Allah'ın kullarına karşılıksız olarak verdiği nimetler ve ihsanlardır. Bu ayetteki 'min fadlillah' (Allah'ın lütfundan) ifadesi, dünya rızkının da Allah'ın bir lütfu olduğunu, insanların bu rızkı elde etmek için çaba göstermesi gerektiğini ancak nihai kaynağın Allah olduğunu hatırlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'fadl' (lütuf) kavramı, Allah'ın sınırsız cömertliğini ve ihsanını ifade eder. Bu ayette, namaz sonrası rızık arayışının Allah'ın lütfundan bir pay istemek olarak sunulması, dünya işlerinin bile ilahi bir bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ve helal kazancın da bir ibadet niteliği taşıyabileceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), bir şeyi akılda tutmak, hatırlamak ve dille anmaktır. 'وَٱذْكُرُوا۟ ٱللَّهَ كَثِيرًا' emri, namaz sonrası dünya işleriyle meşgul olurken bile Allah'ı unutmamayı, O'nu sürekli anmayı ve O'nun emirlerini hatırlamayı ifade eder. Bu, dünya meşguliyetlerinin insanı Allah'tan uzaklaştırmaması gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zikr (ذكر), kalple hatırlamak ve dille tesbih etmektir. Ayetteki 'Allah'ı çokça anın' ifadesi, sadece namaz vakitlerinde değil, hayatın her anında Allah'ı hatırlamanın, O'nun nimetlerini düşünmenin ve O'na şükretmenin önemini belirtir. Bu, dünya işleri içinde bile manevi bağı korumanın gerekliliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zikr' (anma), sadece dille yapılan bir tekrar değil, aynı zamanda kalple Allah'ı hatırlama, O'nun varlığını ve kudretini idrak etme eylemidir. Bu ayette, dünya işleriyle meşgul olunurken bile 'çokça zikr' emri, müminlerin maddi ve manevi hayatları arasında bir denge kurarak, dünya meşguliyetlerinin Allah'tan gafil bırakmaması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (فلاح), bir şeyi elde etmek, kurtuluşa ermek ve başarıya ulaşmaktır. 'لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ' ifadesi, namaz sonrası dünya işlerine yönelirken Allah'ı çokça anmanın, hem dünya hem de ahiret saadetine ulaşmanın bir vesilesi olduğunu belirtir. Bu, gerçek başarının Allah'ın rızasına uygun bir yaşam sürmekle elde edileceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (فلاح), kurtuluş ve murada ermektir. Ayetteki 'umulur ki kurtuluşa erersiniz' ifadesi, namazı eda ettikten sonra rızık arayışına çıkıp Allah'ı çokça zikredenlerin, hem dünya hayatında bereket ve huzura, hem de ahirette cennete kavuşacaklarını müjdeler. Bu, ibadet ve dünya işleri arasındaki dengenin nihai sonucunu açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'felâh' (kurtuluş), genellikle hem dünya hem de ahiret mutluluğunu kapsayan geniş bir başarı ve esenlik kavramıdır. Bu ayette, namaz, rızık arayışı ve Allah'ı zikretme eylemlerinin bir bütün olarak 'felâh'a götüren yollar olduğu vurgulanır. Bu, müminlerin hayatının her alanında Allah'ın rızasını gözeterek gerçek kurtuluşa erebileceğini gösterir.
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen zikir Âyetlerindendir.
Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayette
elleziy halekassemavati vel arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel arşi errahmanü fes’el bihi habiyren
“Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde halk eden, sonra da arşa hükmeden Rahman’dır. Bunu haberdar olana sor”
Kur’an’da bu ve benzeri ayetlerle, Tevrat’ta da benzeri ayetlerle; yerlerin, göklerin ve aralarında olanların altı (6) günde halkedildiği belirtilmektedir.
Gün hakkında değişik yorumlar yapılmıştır.
Bazıları altı “gün”,
bazıları altı “kün”,
bazıları altı “zuhur”dur demişlerdir.
Yahudiler İse; “Allah bu âlemleri altı günde yarattı, yedinci (sebt) günü (yani Cumartesi günü) dinlendi” diye, o gün hiçbir iş yapmayıp, ateş dahi yakmazlar.
Göklerin, yerin (arzın) ve aralarındakilerin altı günde halkedilmesinin değişik yorumları var ise de, genel anlamıyla şu demektir:
Allah (c.c)
1 - A’maiyetten
2 - Ahadiyyete,
3 - oradan Ulühiyyete ve Vahidiyyete
4 - oradan Rahmaniyyete,
5 - oradan Rububiyyete,
6 - oradan da Melikiyyete tecelli etmesiyle bütün âlemler zuhura gelmiştir.
Bu altıncı (6.) güne de Cum’a (cem) günü denmiştir.
Yani bütün “Sıfat-i Zatiyye” ve “Esma-i İlahiyye”nin ef’al mertebesinde tümüyle kemaliyle zuhura çıktığı “cem-i ilahi” günüdür.
Baş tarafta da belirtildiği gibi,
“Zat-ı Mutlak” kendi varlığında mevcut, sıfat, isim ve fiillerini zuhura çıkarmayı murad etti.
Ve “nefes-i Rahmaniyye”sini sonsuz fezaya nefhetti (üfledi), “batın”dan “zahir”e çıkardı.
Genel kader seyri içersinde, bütün zuhurlar bulundukları mahallerde faaliyete başladılar.
Bu kemalat altı (6) tecelli ile oluştuğundan, bunu (yani “eyyam”‘ı)
bazıları “altı gün”,
bazıları “altı kün”,
bazıları “altı zuhur”olarak değerlendirdiler.
Her mertebedeki tecelli ve oluşumlar Rahmaniyyet hakikatiyle meydana geldiğinden, onlarda ve oralarda mutlak tasarrufta olan Rahmaniyyet olduğundan, onların “arş”ı ve onları kucaklayan oldu.
Ancak batın esması ile kendini gizleyip, zahir ismiyle zuhur ettiği mahallin ismini alarak, fiilini o ad ile ortaya koyarak, kendini perdeledi.
Şimdi, bir başka hakikate dikkatinizi çekmek istiyorum.
Altı (6) gün ile zahir isminin kemalatı zuhura geldiğinden, her kemalat da bir zevali (sonu) olduğundan; içinde bulunduğumuz zaman ise “ahir zaman”, “bozulma, kemalde zeval zamanı (günü)” olduğundan yedinci (7.) gündür.
Bu yedinci (7.) gün “Hakikat-i Muhammediyye”ye mahsustur. Çünkü bu ümmet ile zahir ismi bu âlemde kemalata erer ve onların sonu yani kıyameti ile batın isminin tecellisi zuhuruna başlar.
Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a) “Fütühat-ı Mekkiye”lerinin üçyüz altmış yedinci (367.) babında;
[Semavatta İdris (a.s)’a mülaki olduğu zamanda sorduğu suallerden birisi olmak üzere, özetle buyurmuşlar ki Ona,
“kıyametin yakın alametlerinden bir alameti bana ta’rif buyur,” dedim.
“Vücud-u Âdem kıyamet alametlerindendir” buyurdu.[41]
Kıyamet insan nesli üzerine olacağından, yeryüzüne insan gelmeden kıyamet kopmaz.
İşte Âdem (a.s)’ın yeryüzünde görülmesi, kıyametin büyük alametidir.
Ondan sonra gelen her peygamber, kendi mertebesi itibariyle, kıyametin alametidir.
“Vücud-u Muhammedi” yeryüzünde göründüğünde ve 40 yaşlarında da o vücudda “Hakikat-i Muhammedi” faaliyete geçtiğinde, yedinci (7.) gün olan kıyamet fiilen başlamış bulunmaktadır.
Kıyamet belirli bir günde, hemen olup bitecek bir şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır.
Başlangıcı Muhammed (a.s)’ın nübüvveti, sonu ise, zelzelerle oluşan fiili durumdur.
Bilindiği gibi Museviler Cumartesi, Hristiyanlar Pazar günü tatil yaparlar. Çünkü onlarda yedinci (7.) gün boştur.
Her ne kadar Müslümanlar için zahiren Cum’a günü bayram ve tatil kabul edilmiş ise de, batınen yedinci (7.) gün de çalışma ve hem de çok çalışma günüdür.
Esasen Kur’anı Keriym Cum’a Suresi 62. sure 10. ayette bunu ifade etmektedir.
feiza kudıyetissalatü fenteşiru fiyl ardı vebteğu min fadlillahi vezkurullahe kesiyren le’alleküm tüflihune
“Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. (62/10)
İşte Ümmet-i Muhammed, “Hakikat-i Muhammedi” üzere, bütün peygamberlerle bildirilen gerçekleri kendi bünyelerinde cem ettiklerinden, aynı zamanda (cami) cem edici yani toplayıcı vasıfları vardır.
Bu yüzden de ibadethanelerinin büyüklerine “cami” (toplayıcı) ismi verilir.
Zahir ve batın bütün mertebeleri kendilerinde toplamışlardır.
İçinde bulunduğumuz ahır zamanda her şey açığa çıkmıştır. Araştıranlar için, gizli hiçbir şey kalmamıştır. Hayat çok süratlenmiştir.
Ve ne yazıktır ki; kendisine bu âlemin en değerli varlığı olan akıl aracı verilmiş olan insanlık, bu aklını hiç düşünmeden çılgınlık derecesine vardırılmış bir bayağılıkla kullanmakta veya hiç kullanmamaktadır. Böylece kıyamet süresini ve son şansını çok süratle kısaltmaktadır.
Gerçek Ümmet-i Muhammed, “Ademiyyet” mertebesinden başlayarak bütün mertebeleri kendi bünyesinde cem ederek, “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci (7.) günü de idrak etmiştir.
Cum’a namazı zahiren bütün Müslümanlara farz ise de, batınen makam-ı “cem’ül cem”e varanların kemal
namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır.
Bu ayet-i kerimeye bir de enfüsi yönden bakmaya çalışalım:
- Senin varlığında bulunan gönül semanı,
- güçlerini, kuvvetlerini yani (meleke) meleklerini halketti, onları zuhura getirdi.
- Ve yer yüzünü yani toprak bedenini de halketti,ki onunla tutup, onunla yürüyüp, onunla hareket ederek yaşayabilesin.
- Ve ikisi arasında olanı da, yani zahir bedenin ile batın âlemin olan gönül semanın arasında dolaşan duygularını da halketti.
Az yukarıda genel olarak belirtildiği gibi bunları sende de özel olarak altı (6) günde, yani altı (6) oluşumla, ortaya çıkardı:
İşte sen şu gün, kemal günü olan yedinci (7.) günde yaşadığından, bunun da çok kısa olduğundan haberin var mı?
Kendi varlık sebebini ve varlığının ne olduğunu anlamak istiyorsan,
- ehlini bulup
- evvela Ademliğini anlamaya çalışarak “Adem-i mana”yı yalancı hayal cennetinden beden arzına indirip,
- onun eğitimi ve kemaliyle meşgul olarak, mertebe mertebe yükselerek “Hakikat-i Muhammediyye”ye kadar ulaşırsın.
İşte o zaman sen “asri” yani bu asra ve genel asırlara mensup gerçek bir varlık olursun. Çünkü içinde bulunduğumuz zaman “asr-ı Muhammedi” zamanıdır ve çok sonlarına yaklaşılmıştır.
Asrilik şekille, şalla, saltanatla, açılmakla değil; her şeyi gerçek değeri ile öğrenip tatbik etmekledir.
Varlığının hakikatini “Hakk”ın hakikati olarak müşahede
ettiğin zaman, varlığın “Rahman”‘a arş olmuş, yani seni
zatıyla ihata etmiş olur ki; bu da bir bakıma senin için yedinci (7.) gündür.
Yine başka bir yön ile baktığımızda;
İnsanda yedi (7) nefs mertebesi vardır.
Bilindiği gibi bunlar; “emmare”, “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiyye” ve yedincisi “safiye” dir.
“Safiye”de; insan saf, mücerret ve asli üzere kalır ki; bu da işin evveline yani özüne dönüştür.
Böylece o varlıkta kendine ait bir vasıf kalmaz. O, Hak ile vasıflanır ki; onun nefsinin kemalatı olan yedinci (7.) günüdür.
Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet
errahmanü fes’el bihi habiyren
“Rahmanı, Bunu haberdar olana sor”
Yukarıda belirtilen ayetin son bölümü olan bu kısmını da çok iyi anlamamız gerekmektedir.
Kendini tanımaya ve “ben neyim?”in cevabını bulmaya samimiyetle çalışan kişinin, sorması lazım gelen birçok soruları toplayıp, onların cevaplarını bulması lazım gelecektir.
Yukarıdaki ifadede de; herkesten değil, herşeyi ehlinden sorun tavsiyesi ve ikazı vardır.
Bu, ehlini gayrete sevketmektedir. Ehli olmayandan bir şey talep etmek, yanlışlık üzerine yanlışlık yapmak olacaktır.
- Rahman’dan haber verebilecekler, kendi varlıklarındaki Hakk’ı idrak etmiş, “Hay” esması ile “hayat-ı hakiki”ye ulaşmış.
- Hak lisanı ile “Kur’an-ı Natık” (Konuşan Kur’an) olmuş,
- “ilm-i ledün” (hakikat ilmi) ile “nefha-i ilahiyye”yi nefhedecek, “nefes-i Rahmani” ile isimlere hayat verir hale gelmiş,
- her nazarda Hakkı müşahede etmiş,
- nefsini bilerek Rabb’ını bilmiş,
- “Hakikat-i Muhammediyye”‘ye erişmiş,
- daha yukarıda belirtilen ihsan hakikatini idrak ederek,
- aldığı zati ihsanları taliplerine ihsan ederek yaşayan, Allah’ın fakr elbisesiyle zuhur ettiği mahallerdir.
İşte böyle mahalli (zuhur yeri), İnsan-ı Kamil’i bulduğunda; “ona Rahman’dan sor.”
Çünkü en geniş manada onun “Rahman”dan haberi vardır ve senin bütün sorularını cevaplandırır.
Nasıl bulurum dersen; hiç vakit geçirmeden aramaya başla, canla başla talep et, samimiyetle Rabb’ına yönel, O’ndan iste.
İnşeallah sana da O’na mülaki olmak nasib olur. Böylece evvela kaybettiğin kendini, sonra da Rahman’ı bulursun.[42]
Biraz yukarıda, “Cum’a namazı zahiren bütün Müslümanlara farz ise de, batınen makam-ı “cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defa” olduğu bildirilmiştir.
“5” vakit namaz şeriat mertebesi namazı, 25 salat-ı vusta (orta namaz) olan esmâ mertebesi namazı, Salat-ı daimun 50 vakit ile sıfât mertebesi namazıdır. Cum’a “cem’ül cem”e varanların kemal namazı ile haftada bir (1) defa ile Zât mertebesi namazıdır.
Sayısal ifadeleri toplarsak 5+25+50+1= 81 dir. Gizli yazışılı ise 18 dir. 18 bin âlemi varlığında toplayan İnsan-ı Kamil – Kamil insandır. 81 ile 18 toplarsak 81+18= 99 dur. Cum’a, Cem’ül Cem ehli kendi varlığında ve âlemde 99 esmâ-i ilahiyye cem edip Allah’ı zikr edendir.
Yeri gelmişen Cum’a âyetleri üzerinde çalıştığım gün Cum’a salatı için ezan-ı Muhammedi ile camiye çağrılmıştım. Evimize yakın olan genelde gittiğim Üsküdar Selamsız'da Selanikliler Sokağı ile Secaat[43] Sokağı'nın kesişiminde bulunan Şuca[44] Ahmetpaşa Camine gittim. Bir cenaze vardı. İmam’ın duasında Emine hanıma aitmiş. Cum’a namazı bittiğinde eve girerken 6. Dairede oturan Zakir[45] eşi ve yanında her halde misafirleri ile karşılaştım. Haze min fadli rabbihi. (M.D.)