İçeriğe atla
Cumâ 9Cüz 28 · Sayfa 554

Cumâ Sûresi 9. Âyet

الجمعة

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ nûdiye lissalâti min yevmi-lcumu'ati fes'ev ilâ żikri(A)llâhi ve żerû-lbey'(a)(t) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum ta'lemûn(e)

Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.

Cumâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen zikir Âyetlerindendir.


Ey iman edenler o saatte alış verişi kesin deniyor, ya­ni dünya alıy verişini, çünkü: Ahiret alış verişi yapılacaktır. Hele bu alış veriş, duaların kabul olduğu saate rastlarsa.

Cum’a: Cem, yani topluluk demektir.

Bir bakıma cum’a batınen cem, haline ulaşmış kimselerin kıldığı na­maz demektir.

Birinci rek’at’e gerçek kimliği ile başlayan ve

İkinci rek’atta’da ilahi benliğe ulaşılan bir namaz olmaktadır.

Cum’a namazının şartlarından bazıları şunlardır.

(A) Erkek olmak: Er, yani Hak erlerinden olmak.

(B) Hür olmak: Yani, nefsinden hür olmak.

(C) Mukim olmak: Yani, mertebi-i Hak’ta makam tut­mak.

(D) Hasta olmamak: Yani, nefs hastalığından kur­tulmuş olmak.

(E) Kör olmamak: Yani, hakikati gören göze sahip ol­mak.

(F) Ayakları olmak: Yani, hak yoluna giden ayakları olmak.

Genelde, her yetişmiş müslümana farz olan Cum’a namazı özelde de bazı hakikatleri ifade etmektedir. Bize mümkün olduğu kadar zahirden, batma geçmek için çalışmak gerekmektedir.[36]

Şimdi şeriat, Tarikat, Hakikat, Haddi, ama bu neyi ifade ediyor, haddi hududu ile ne anlayacağız, bu ayetin hududu Haddi dendiğinde ne anlayacağız. Şimdi خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 29/44 bunun zahiri var batını var haddi var. Haddi; semavattan bahsediyorsa bizim kafamızda bütün semavatı idrak etmemiz gerekir. Yani ayetin hududlarına kadar gitmemiz gerekiyor o anda kendi gönlümüzde. Haddi dediğimiz budur. Biz kendi kafamızda semavatı küçücük bir lafzi olarak geçirirsek Kur’an’ın o muazzam ifadesini idrak edemeyiz. Biz onu küçültmüş oluruz kendi idrakimizde.

Matlaı doğuş yeri demektir, Kur’an-ı Kerim’in dört kaynaktan verisi vardır, dört ana mertebe bazı ayetler, ef’ali yani fiil mertebesi, ef’al mertebesinde yani zahirinden gelir, bazı ayetler, esma mertebesinden gelir, yani tarikat mertebesinden esma mertebesinden geliyor, esma mertebesi tarikat, esma mertebesi nedir dendiği zaman rububiyet, rablık mertebesi, terbiye mertebesi yani bu âlemin bir üstündeki âlemdir. Madde âlemini yöneten âlemdir, buna âlem-i melekut da diyorlar, âlem-i misal de deniyor, tabi bunlar kelime olarak hep geçer, ilmi olarak geçer, ama yaşaması bir başka eğitime bağlıdır. Kelam olarak anlaşılır da ama yaşamda bir türlü yerine oturmaz. Esma âleminden geliyor,

Haddi Sıfat âleminden geliyor, yani ayetlerin bir kısmı da Sıfat âlemi kaynaklıdır, bir kısmı da Zat âlemi kaynaklıdır. Yani Cenab-ı Allah’ın bizatihi kendi Zat’ı ile ifade ettiği ayetlerdir. Mesela وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 bakın şimdi bu Zat’i bir ayettir. Ve de tulu yani doğuş yeri Allah’ın Zat’ıdır. يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا 62/9 “ey iman edenler namazlarınızı kılın diye diye fizik bedene hitap eden ef’ali ayetlerdir, fiil mertebesi ile ilgili olan ayetlerdir. İşte bu şeriat mertebesidir. Ama Allah’ın Zat’ından bahseden ayetler Hakikat mertebesini anlatan ayetlerdir. Ama biz ne yapıyoruz bunun farkında olmadığımız-dan bu görüş içerisinde o ayetleri değerlendirmeye çalışıyoruz. O zaman ayetin hakikatinin bizde açılması mümkün değildir, kilitli kapı arkasından birinin seslenmesi gibi kalıyor ancak. O kilidi açmayıp o oda içerisine girmeden o seslenen kişi ile de görüşmeden ayrıca onun ne demek istediğini biz net olarak anlayamayız çünkü içerideki âlem bir başka âlemdir. Biz dışarıdaki âleme göre içerisini değerlendirmeye ve çok küçük açıdan değerlendirmeye çalışıyoruz. Onun için Kur’an’ı anlayamıyoruz hakkıyla. Lafsını anlıyoruz, manasını ve Haddini ve Matlaını anlayamıyoruz, maalesef boşta kalıyor. Veya faaliyet sahasına geçemiyor. Tabi bu bizim suçumuz değildir, bu günlere kadar gelen eğitimin neticesidir, külli bir anlayışın neticesidir. Böyle söyleyenleri de bazı tutucu ehl-i sünnet alimleri susturdular, biliyorsunuz tarih içerisinde kelamcılar ile tasavvufçuların gerçi mutlak tasvvufçu az önce de dediğimiz gibi kimse ile mücadele etmez onun bir davası yok ki zaten mücadele yapsın ama onlarla mücadele edenler olmuştur, başlarını kesenler olmuştur, reddedenler olmuştur, tarihte de bu böyledir bizden evvelki peygamberimizden evvelki devirlerde de böyle olmuştur.[37] “ İz- -T-B- ”

Biz şimdi yedinci günü yaşıyoruz altı gün oluşum günleri 7. gün de kevn-fesad bozulum günleridir, o yedinci gün bize ait olan yani Ümmet-i Muhammed’e ait olan bir süredir ki biz onu yaşıyoruz şimdi. Onun için bize tatil yoktur, يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلَوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ 62/9 Cuma günü yeryüzünüze dağılın rızkınızı yerde gökte arayın buyuruyor, gidin istirahat edin demiyor. Yahudilerin cumartesileri var, Hıristiyanların pazarları var, çünkü onların haftaları altı gündür, altı “kün”dür, bizim ise yedi gündür. İşte buraya kadar tenezzülümüzün neticesinde burada varlıklar olarak imkan dahiline girmiş, mümkinat olan her zaman değişebiliyor, imkan dahilinde olan varlıklar olarak burada zuhurdayız. Ama özümüzde Hakk’ın özünden başka bir şey yoktur. Ancak biz o özümüze ulaşamadığımız zaman nefsaniyet o bizim özümüze sahip çıkıyor, biz nefsimizi o şekilde ilah edinmiş oluyoruz. O nefsimiz batınımızda olan bütün bu hakikatlere perde çekmiş oluyor. Rabbımızla aramıza giriyor, bir sürü fikri oyunlar yaparak bizi ötelere atmış oluyor.

İşte bu şekilde meydana gelmiş olan kişideki Hakk arzusu, iştiyakı kişinin daha ezelden zaten içinde bulunan Hakkın ta kendisinin kendi kendisine ulaşma arzusundan başka bir şey değildir. Yani kendi aslına ulaşması arzusundan başka değildir. O zaman bizim iştiyakımızdan evvel O’nun bize olan iştiyakı aslında kendinin kendindeki iştiyakı ama kul abd ismiyle olan iştiyakı kulun iştiyakından daha fazladır. Hani ayet-i kerimede فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 Beni zikrediniz ben de sizi zikredeyim. Evvela “beni zikredin” diye emrediyor, yani zikir O’ndan geliyor, sonra biz O’nu zikretmeye başlıyoruz.

Hani Bayazid-i Bestami öyle demiş; seyr-i sulukumun başında dört şey vardı ki bunları ben kendimden zannederdim, meğerki bunların hepsi Hakk’tanmış diyor. Ben Hakk’ı zikrettiğimi zannederdim halbuki Hakk beni zikrediyormuş, ben Hakk’ı düşündüğümü zannediyordum, halbuki Hakk beni düşünüyormuş diyor. Seyr-i sulukumun sonunda bunları anladım diyor. Yani ben kendim bunları düşündüm, yaptım, ulaştığımı zannederdim, halbuki Hakk benden bunları yapıyormuş diye o idrake ulaşmıştır.[38] “ İz- -T-B- ”

İşte yeri gelmişken Gerçek salat ve salavat nedir onu söyleyelim:

Salat, namazdı ya. Gerçek namaz âlemde Hakkın varlığını seyretmek. Birinci halde Hakkın varlığını seyretmek. Salavat salatın Cem’idir. Salavat ise kendi varlığını seyretmek. Yani âlemde kendi varlığını seyretmektir. Hazret-i Peygamber Efendimize salatü Selâm getirmek onu methetmek değildir. Zâhire göre öyledir. Şeriat yaşantısında olan kimselere göre Allah-ümme Salli Alâ Seyyidina Muhammed deriz. (S.A.V.) göndeririz ve o bundan haberdar olur ve o da bize selâm gönderirdir şekliyledir. Fakat Hz. Peygamber yönünde olan salat ise Hz. Peygamberin gerçek, halini idrak etmektir. Yani, iç bünyedeki yaşantısına nüfûz etmektir, etmeye çalışmaktır.

Onu zorlamaktır. Salavat da onu kendinde yaşamaktır. Onun hallerini kendinde yaşamaya çalışmak ve çaba sarf etmektir. İşte, ne diyorlardı Cuma günü iç ezan okunmazdan evvel İNNELLAHE VE MELAİKETEHU YUSALLUNE ALENNEBİY YA EYYUHELLEZİNE AMENU SALLU ALEYHİ VE SELLİMU TESLİMA. (33/56) İşte burada bu gerçekleri anlatıyor. İnnallahe (Muhakkak ki Allah) Hz. Peygambere selatü selâm getirir. Bu nasıl bir şey, bunu düşünebiliyor mu insân acaba? Bunu düşünmek, idrak etmek, yaşamak değil, onun kenarına köşesine bile gelemiyoruz da öylece geçiyoruz. İşte biz bunları idrak edelim diye onu her hafta bize iki defa okutuyor. Cuma günü bir hutbenin bitişinde, bir de ezan okunmazdan evvel. Ezan okumak nedir? Ezan okumak, gerçeği idrak edip ayaklanmaktır. Yani kendi gerçek varlığını idrak edip ilan etmektir onu. Oturmuş olan bilginin havalanması, ayağa kalkması. Kendi gerçek varlığını idrak etmektir. Namaz da onun için ayakta başlar. Namazın ayakta durma hükmü de öyle. Kendi gerçeğini idrak etmek ve şahlanmak. Daha yükseğe gidemezsin ki, Beşeriyetinle ancak bu kadar yükselebilirsin. Zıplasan olmaz, oynasan olmaz, namazın içinde. İşte bunun en yüksek idrak seviyesi demektir. Rükûnun ifadesi, bu idraki yavaş yavaş hazmetmek devresidir. Secde ve tahiyyatta bunu idrak edip yaşantıda sabitleşmesidir. İçine sinmesidir.

Ey Melekler... İnnallahe (Muhakkak ki Allah. Ve melekleri Hz. Peygambere selatü selâm getirirler. Yani, Hz. Peygamberdeki gerçek yaşantının ne olduğumu: melekler dahi idrak ederler demektir. Allah’ın Hz. Peygambere selâm getirmesi, yani salavat getirmesi kendini zatı ile orda seyretmesidir. Sıfatları ile değil. Zatı ile kendini, çünkü o hakîkati Muhammedîye değil mi zaten. Hakîkati Muhammed’i de Hakkın sûretlenmiş olarak ortaya çıkması değil mi? Bunun da bir ismi İnsan-ı Kâmil değil mi? Bilimselliği yönünden. Dolayısıyla, Hakkın kendini en geniş mahalde en şümullü mahalde, fakat birim hükmü altında birimsiz olarak seyretmesi Hakkın Hz. Peygambere selavatı şerîfe getirmesidir. Diğer ifade ile “yüsalli” “sahibinin zâtı ile zuhur ettiği mahallin adıdır.” Ve onun değerine biz bakalım şimdi. Hakk bir mahalde, o mahalli yüceltiyorsa kendini yüceltiyor demektir. Şimdi en azından bunu melekler de biliyor böyle olduğunu. İdrak ediyorlar. En sonunda ne diyor: Ya Eyyuhelleziyne Amenu. Ey İman edenler. Buradaki îmân acaba hangi îmân derecesinden bahsedilen îmândır? Kaç türlü îmân dereceleri vardır. Buradaki îmân derecesinin en alt düzeyi Kendi varlığının Hakkın varlığı olduğuna îmân etmektir. Oraya gelmeden daha. Çünkü bu iş îmân etmeden olmaz. Gerçek îmân budur. Allah’ın varlığına, başka putların olmadığına. İman etmek. O taklidi îmândır. Gerçek, tahkiki îmânın başlangıcı kendi varlığının Hakkın varlığı olduğuna îmân etmektir.

Çünkü, ELİF LAM. MİM ZALİKEL KİTABE LA RAYBE FİH, HÜDENLİL MUTTAKİYN. ELLEZİYNE MÜ'MİNİYNE BİL GAYBİ. (2/1-2-3) Kendi gaiplerinde olan Hakkın varlığını idrak ederek kendi, gaiplerinde olan ile Hakka, îmân etmek. Yani Kendi beşeriyeti ile îmân etmesi sadece beşeriyet anlamı ile olan îmândır. Bu taklidi îmândır. Gerçek îmân ise kendi varlığını hissetmesi, yani kendinin öz varlığında Hakkın varlığını hissetmesi idrak etmesi, (yaşaması) kendinde böyle bir varlığın mevcudiyetini idrak etmesi ve dışarıda zannettiği varlığın da, kendi varlığından başka bir varlık olmadığını idrak etmek sûretiyle îmân yollu bunu yaşayabilmesi mümkün olur. İşte bu da YA EYYUHELLEZİYNE AMENU, (33/56) Yani Ey İman edenler. Ey Müslümanlar demiyor. Ey îmân edenler demesi, işte bu hitap bu hale gelmiş kişileredir. Zaten bu hale gelmeyenin öteki halleri anlaması mümkün değildir. İşte dinler geçeriz, Nitekim dinleyip geçtiğimiz gibi. Âyettir deriz.

Ahh. Hocanın sesi ne güzeldi deriz. Ağlattı söyletti bizi deriz. Hâlbuki ağlanması gereken şey gerçekten halimizin perişanlığıdır.

Ey İman edenler Sallu aleyh. Siz de o Peygambere salavatı şerîfe getirin. Yani siz de onu anın. Ama nasıl anın. Evvela meleklerin andığı gibi anın. Sonradan da Hakkın andığı gibi anın. Meleklerin andığı gibi anamazsak. Hakkın andığı gibi. Yani onun düşünce yapısı ile anmamız, zikretmemiz mümkün değildir. İşte neticede insân melek Hak. Üç türlü idrak seviyesi îmân seviyesi idrak seviyesi çıktı. Birincisi beşeriyet yönüyle olan ki birinci seferde yapılması gerekli. İkincisi meleklerin ikinci seferde yapılması gerekli. Üçüncüsü ise salavatın Cem ve fark hükmü ile birlikte yaşayan mahallin yaptığı salavattır. Ancak buradan şuraya doğru da bir geçiş olur: Bu hale geldikten sonra düşünce düzeyinde, düşünce yapısında peygamber diye de bir şey de kalmaz. Mürşit diye bir şey kalmaz. Şeyh diye bir şey de kalmaz. Bunların hepsi biter. Fenafişşeyh, Fenafirrasul, fenafillah ve bakabillah mertebeleri tamamlanmış hepsi cem olmuş olur.

Bunlar yol üzerinde geçilmesi gereken merhalelerdir. Eğer buralarda oyalanırsa kişi üst mertebeye geçemez. İşte buraları çok ince meselelerdir. Bir mahal eğer daha peygamber var şeyh var, mürşit var, hoca var, yok bilmem ne var, ayrı ayrı varlıklar görürse zaten cem makâmına gelmemiş olur. Cem makâmına geldikten sonra bunları ayrı ayrı fark etmesi mümkün, olmaz. Peki bunlar yok mudur? Haa. Bunların hepsi yerli yerincedir. Vardır, fakat Hakkın varlığı ile vardır. Ayrı, ayrı kendilerine has varlıklar olarak var değillerdir. İşte Hakkın varlığı ile var oldukları için kendi kendini orda müşahede eder ve kendi kendine salavat getirir. Kendi özelliğini ortaya koymak sûretiyle salavat getirir. Dolayısıyla öyle bir göz olacak ki kişi, bütün görüşleri kendinde toplamak sûretiyle hiçbir yerde ayrılık gayrılık gözetmeyecek. O göz bütün görüşleri benliğinde toplamıştır. İtikatlardan her itikadın hakîkatten gelen bir aslı vardır ki mutlak göz bunu görür. Bütün itikatların kendine has bir gerçeği vardır. O mutlak göz bütün itikatlarda sâri ve cari olan hali görür. O itikadın gerçek yönünü görür. Ve onun gerçek yönünü görmesi sebebiyle onları inkâr etmez ve red etmez.

Ayrılık hükmü ile oraya nazar etmez. Kendindeki olan güçlerin seyrini orada müşahede eder. Kendinde olan herhangi bir hali kişi ayrı bir tarafa atamayacağı gibi diğer birimlerde görünen itikat ve yaşantıları da ayırması mümkün olmaz. Eğer kişi, kişilik hükmü ile bunlara bakıyorsa muhakkak bunları ayırır. Bu kişiliğin özelliğidir zaten. Birimin birime karşı olan değişik halleridir. Ama birim birimlikten çıkmış da genel bir hüviyet içerisine girmişse onun için artık ayrı diye bir şey söz konusu olmaz. Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü olmasın. Mutlak denen varlığın meydana çıkması için belirli bir kayda bürünerek ortaya gelmesi söz konusudur. Mutlak denen varlık öyle bir varlık ki, salt varlığın meydana çıkması mümkün değildir. Yani idrak edilebilir hale gelmesi, maddeleşmesi, o mânânın maddeye dönüşmesi sûretiyle ancak o mânâ belirlenmiş hale gelir. Bunun da o sûretle kayda girmiş olması demektir. Mesela diyelim ki bir Şu Suyun aslı mânâ yönünden mânâsı vardır, fakat maddesi olmadığı için hissedilemez anlaşılamaz. Su olabilmesi için belirli hidrojen, oksijen atomlarının, karışması ile meydana gelir ki bu da onun kayda girmesidir. İşte bütün varlıkta gördüğümüz, madde olarak bildiğimiz her şey ve maddeli ve mânâlı bildiğimiz varlıklar, yani İnsan varlığı Hakkın bir vasfını ortaya koyması sûretiyle belirli bir kayda girer.[39] “ İz- -T-B- ”

Gerçek manada rüşte ermek: Kendi hakikatine ulaşmak demektir. Rahmani, ruhani, ilmî olarak “vuslat, marifettir” demişlerdir. Kendi aslına ulaştığı zaman yani ruhani olarak Hakk'a ulaştığı zaman, gurbet, firak, farklılık ortadan kalktığı zaman rüşte ermiş olunmaktadır. Kendini Hakk ile birlikte, Tüm, külli olarak varlığını keşfettiğinde, kendi hakikatine şâhit olduğunda işte bu rüşdtür; "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (7/172) “ve nefisleri üzerine şahit oldular” ki, orada kendilerinde Allah'tan başka bir varlık yoktur. Gerçek mükellef de bunlardır. Cuma namazının farziyeti de hakikatte bunlaradır, cem makamında olanlaradır. Ancak onların varlığında da geneledir.[40] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)