İçeriğe atla
Cumâ 5Cüz 28 · Sayfa 553

Cumâ Sûresi 5. Âyet

الجمعة

Sohbete sor

Meśelu-lleżîne hummilû-ttevrâte śümme lem yahmilûhâ kemeśeli-lhimâri yahmilu esfârâ(an)(c) bi/se meśelu-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâti(A)llâh(i)(t) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini inkar eden topluluğun hali ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Cumâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Mûsâ (a.s.)’ın bu yaşadıkları mânâ olarak bu mertebeye ulaşmış kişiye Tevrat olarak gelir ve kişide yaşanmaya başlar. “Tevrat haberi daha ilerilere yaymak” olduğundan kişideki tevhid bilgisi bu mertebe îtibarıyle daha da genişliyor.[25]

“ İz- -T-B- ”

Tevrat esmâ ilminin anasıdır.[26] “ İz- -T-B- ”

Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır.

Mûseviyyet mertebesi Esma mertebesidir.

“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura çıkmaktadır.[27] “ İz- -T-B- ”

Mertebe-i Mûseviyyette beni isrâil’e yüklenen Tev-rat’ı yani, “Tevhid-i Esma” “Tenzih mertebesi”ni idrak edip gerçek mânâda taşımadılar, yani gereğini yerine getirme-diler; sırtlarından attılar.

Onun yerine ise, nefislerinden ve ticari menfaatlerini öne çıkaran bir sürü dünyevi kanunları, kitapları yüklendiler. Bunun misali ise, kocaman kitapları taşıyan eşeğin misali ol-du.

Aradaki farka bakın ki, ümmet-i Muhammed’e “zâ-lûmen cehula” hükmü ile Kûr’ân yani Tevhid-i zât yüklen-di, ki halen bu yük büyük bir gayret, hayret ve şevk ile taşın-maktadır.

Kûr’ân-ı Keriym Azhab sûresi 33/72. âyetinde

inna ‘aradnel e­manete alessemavati vel ardı vel cibali feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamelehel insânü innehü kane zalümen cehulen

Meâlen :

Cidden biz o emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktu-lar, onu insân yüklendi. Cidden o pek zâlim ve pek ca-hil...

Özet yorum :

Yukarıdaki âyetlerde bahsedilen “emanet”, “Kûr’ân”dır.

Kûr’ân ise, zâttır, bunun tecellisi ise, “zât-i zuhur”dur.

Zât-i ilâhi, bütün âlemlerde, zahir ismiyle ef’al merte-besi itibariyle zuhurdadır. Bu oluşum tabii bir oluşumdur.

Bu yönüyle semavat ve arz onu yüklenmiştir.

(Bakara Suresi 2/255. ayet)

“vesia küsiyyühüssemavati vel ardı”

Semavat ve arzın yüklenmekten kaçındıkları zât-i zu-hur, zât-i tecellidir ki mutlak bir irfaniyet gerektirmektedir..

Bu irfaniyet ise, ancak halife olan insânda mevcuttur.

İnsân ise, iki yönden zâlim ve cahil’dir.

Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi, lugâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir, ki insânda mev-cuttur.

İkinci yönü ise; gerçek mânâda insân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve cahil’liktir.

Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi,

“zâlim – zulüm – zûlmet – karanlık”, â’ma’iyyet,

âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır.

Cahil’lik ise, mechul’lük, mutlak bilinmezliktir.

Bu yönüyle “zâlûmen cehula”nın kaynağı, “merte-be-i Ahadiyyet”tir, ki aynı zamanda bu mertebede inniyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur.

- İnniyyet mertebesi “İnsân” ve “Kûr’ân”ın kaynağı, ki bunlar iki kardeştir.

- Hüvviyeti ise, âlemlerin ve zâtının zahir tecellisi olan beyt’ül atik (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’be-i Muazzama’dır.

Bâtıni mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir.

“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa...) Cenâb-ı Hakk yanlış bir iş mi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecelli-

sini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?...

Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... Tabii ki hayır. O ne işlerse Hâkim ve Âlim isimleri gereğince

her işini hikmetle işlemektedir.

O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah’ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız.

İşte Cenâb-ı Hakk, Ahadiyyet mertebesinden kayna-ğını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ân’ı yani zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân”a yükledi.

Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (“Kûr’ân-ı natık”) (ko-nuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân’ı ezberleyenlere verilmiştir, ki bunlar Kûr’ân’ın sadece savt (sesini) zahiren dilleri ile yüklenmişlerdir.

Bir kısım yüklenici zahir arapça bilenler ise, zahir-i şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir.

Sadece “zâlûmen ve cehula” olan kaynağını Aha-diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba-kıma bunlar her iki yönden zâlim ve cahil’dirler.

Birinci yön : Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin cahili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadı-ğından bunun cahili olmuşlardır.

Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyete geçirme-melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çı-kardıklarından nefislerine karşı zâlim olmuşlardır.

Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehula”dırlar.

İkinci yön ise; yukarıda bahsedildiği üzere varlığını Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehula hükmüdür.

Risâlet-i Gavsiyede;

“Ya Rabbi senin mekânın var mıdır?”

“Ya Gavsi; ben mekânların mekânıyım,” buyurul-muştur.

Bir hadis-i şerifte;

“dehre küfretmeyiniz dehr Allah’tır,” hükmü ile: “mekânların mekânı” ve “zamanların zamanı” da Hakk’ tır. Mekân ve mukim, mahâl ve mahâlleli, zaman ve zamane de kendisidir, ancak mertebelere riâyet şarttır.

Eğer mertebelere riâyet edilmezse her şey birbirinin içine girerek karmaşa olur. Bu ancak gerçek bir tevhid – irfa-niyet ilmi ile açıklığa kavuşur.

Gerçek tevhid ilmi ise, akılda olan değil, varlığında olan tevhid ilmidir.[28] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim,

Cümleniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.

Ya’nî, ey ehl-i sûret! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular makamında kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim ve kıyâs merkebine binip yular makamında da zan ve enzâr-ı fikriyyenizi tutmuşsunuz; ve onları maksada vusûl için Burak ve Düldül zannetmişsiniz.

Hak'dan "Muhakkak zan nef vermez" erişti; zan merkebi, felekler üzerine ne vakit koştu?

Ya’nî, ey nazar-ı fikrî ile hakikate vusûle çalışanlar! Hak Teâlâ Necm sûre-i şerîfesinde (Necm, 53/28) “Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi müfîd olmaz” buyurdu. Binâenaleyh zan ve kıyâs ve vehim atı, sûrî ve ma’nevî felekler üzerine koşabilir mi?

İki zannın en galibi, o birinin tercîhindedir; sen güneşin aydınlığında inâd etmezsin.

Meselâ gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında bir dikili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür? Diye bir müşkil ârız olsa; bir kıyâs-ı fikrî yapıp zannının en gâlibi üzerine hükm eder ve yanındakilere bu zann-ı gâlibini kabûl ettirmek için inâd edersin. Vaktâki güneş doğar ve aydınlık hâsıl olur, o karartının hakikati meşhûd olunca, artık inâd eder misin?

Sonra kendi merkeblerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir merkeb yapmışsınız.

Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrâkiniz kamış gibidir. Agâh ol, çocuk merkebi bil!

Beşi zâhir ve beşi bâtın olan havâssiniz cinsinden bulunan vehminiz ve fikriniz ve idrâkiniz, çocuklann at taklîdi yaparak bindikleri kamışlar gibidir. Bu meşâir-i aşere ile her neyi idrâk ederseniz aldanırsınız. Nitekim mu’cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenler, bu havâslerinin hükmü altında zebûn kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeble enbiyâyı ve kitâbullâhı ve ahvâl-i âhireti münkir olurlar.

Ehl-i dilin ilimleri, onların hammâlıdtr; ehl-i tenin ilimleri, onlann yükleridir.

Evliyâ-yı Hakk’ın ilimleri, onları taşır ve ehl-i zâhirin havâss-i zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimleri, onlann üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşımak zahmetinde müstağrakdırlar.

İlim kalb üzerine vurduğu vakit bir yâr olur; ilim ten üzerine vurduğu vakit, bir yük olur.

İlim, âlem-i hakikatten kalbe mün’akis olduğu vakit, bilcümle umûrunda yardımcı bir dost olur; ve ilim, âlem-i sûretten tenin havâssi üzerine mün’akis olduğu vakit, sâhibine bir yük olur ve onun dimâğını yorar; ve çok meşgûl olursa ilel-i dimâğiyyede mübtelâ olur. Nitekim misâlleri pek çoktur.

Hak Teâlâ eşeklerin taşıdığı kitaplar buyurdu. İlim Hû!dan olmadığı vakit, yük olur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Cum’a’da (Cum’a, 62/5) “Kendilerine Tevrât tahmil olunduktan sonra, onu yüklemeyenlerin misli, kitâblar taşıyan eşeklerin misli gibidir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalatına kitâblar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.

İlim ki, vâsıtasız Hudan olmaya, o mâşıtanın rengi gibi, sâbit olmaz.

Ya’nî bilâ-vâsıta hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilmin mahall-i taalluku rûhdur ve rûh ise bâkîdir. Esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen ilmin mahall-i taalluku havâss-i cisimdir; ve cisim ise, gelinin yüzünü süsleyen mâşıtanın, gelinin yanaklanna ve dudaklarına sürdüğü penbe boyalar gibi sâbit değildir. Mevt hâli gelip, cismin havâssi muattal kalınca, bu ilmin aslâ fâidesi olmaz; fâidesi olan ancak rûha taalluk eden ilimdir.

Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.

Fakat bu ilm-i zâhirî yükünü, ulûm-i ledünniyye ve keşfıyyeyi münkir olmayarak taşır ve bu ilim vâsıtasıyla, ulûm-i evliyâya vuküf ve intikâl niy yet-i hâlisasıyla taşır ve zahmet çeker isen; bir gün gelir fedâ-yı enâniyyetinin mükâfatı olarak senden o ilm-i zâhirî yükünü kaldırıp, ona bedel sana ulûm-i ledünniyye vermek sûreti ile hoşluk bahş ederler.

Agâh ol, o ilim yükünü hevâ için çekme; tâ ki bâtındaki ilmin anbarını göresin.

Binâenaleyh ey zâhir-perest, kendine gel! “Herkes bana âlim desinler ve beni tahsîn edip, hürmet ve riâyet etsinler, nâmım dillerde söylensin” diyerek hevâ-yı nefsânî sâikasıyla bu ilm-i zâhirî yükünü yüklenme ve kendini beyhûde zahmete sokma. Eğer bu gibi enâniyet duygularından vaz geçersen, o vakit kendi bâtınındaki ilmin anbarını ve menba’ım görürsün. Zîrâ senin hüviyyetin Hak’dır ve sen o hüviyyetini kendi enâniyyetin ile setr edip durursun.

Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.

Ya’nî rahvân bir at gibi olan ilm-i bâtınî üzerine bindiğin vakit, kıyâsât-ı akliyye ile tahsil etmiş olduğun o ilm-i zâhirî

yükü senin omuzundan kendi kendine düşer.[29]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)