Meśelu-lleżîne hummilû-ttevrâte śümme lem yahmilûhâ kemeśeli-lhimâri yahmilu esfârâ(an)(c) bi/se meśelu-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâti(A)llâh(i)(t) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini inkar eden topluluğun hali ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.
Cumâ Suresi'nin 5. ayeti, Tevrat'ın yüklediği sorumluluğu yerine getirmeyenleri, sırtında kitap taşıyan ancak içeriğinden habersiz eşeğe benzeterek, ilahi mesajın özünü kavramanın ve gereğini yapmanın önemini vurgulamaktadır. Ayet, bilgi ile amel arasındaki derin ilişkiyi ve ilahi ayetleri yalanlamanın vahim sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haml' (حمل) kelimesinin hem maddi hem de manevi yükler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hummilû' (حُمِّلُوا۟) ifadesi, Tevrat'ın ilahi bir emanet ve sorumluluk olarak kendilerine yüklendiğini, yani onun hükümlerini öğrenme ve uygulama görevinin verildiğini ifade eder. Bu, sadece fiziki bir taşıma değil, aynı zamanda manevi bir yükümlülük ve mesuliyettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'haml' kelimesinin mecazi anlamlarına dikkat çeker. Burada Tevrat'ın 'yüklenmesi', onun hükümlerini ve emirlerini bilme ve onlarla amel etme sorumluluğunun verilmesi anlamındadır. Bu, bir şeyi ezberlemekten veya taşımaktan öte, onunla yaşama yükümlülüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'haml' kavramının sadece fiziksel bir yükü değil, aynı zamanda ahlaki ve dini bir sorumluluğu da ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Tevrat'ın 'yüklenmesi', onun içerdiği ilahi hakikatleri anlama, benimseme ve hayatına uygulama yükümlülüğünü sembolize eder. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, bilginin sadece dışsal bir taşıyıcısı olmaktan öteye geçemezler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yahmilu' (يَحْمِلُ) fiilinin burada 'sırtında taşımak' anlamında kullanıldığını belirtir. Eşeğin kitapları taşıması, sadece fiziksel bir eylemdir ve bu taşıma, taşınan şeyin değerini veya anlamını idrak etmeyi gerektirmez. Ayetteki benzetme, Tevrat'ı taşıyan ancak onun hükümlerini anlamayan ve uygulamayanların durumunu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haml' kelimesinin hem akıl ve idrakle birlikte hem de ondan bağımsız olarak kullanılabileceğini vurgular. Eşeğin 'haml'i, ikincisine örnektir; yani eşek, taşıdığı şeyin kıymetini ve içeriğini bilmez. Bu, Tevrat'ın manevi yükünü idrak etmeyenlerin durumuna yapılan bir göndermedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'haml' fiilinin bu ayetteki kullanımının, bilginin sadece dışsal bir yük olarak algılanmasını ve içselleştirilmemesini ifade ettiğini belirtir. Eşeğin kitapları taşıması, bilginin sadece bir nesne olarak varlığını sürdürmesi, ancak taşıyıcısı için hiçbir anlam ifade etmemesi durumunu sembolize eder. Bu, Tevrat'ın mesajını anlamadan ve uygulamadan sadece onu ezberleyen veya okuyanların durumuna işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sefer' (سفر) kelimesinin 'kitap' anlamında kullanıldığını ve çoğulunun 'esfâr' (أسفار) olduğunu belirtir. Özellikle büyük ve ciltli kitaplar için kullanılır. Ayetteki 'esfâr', Tevrat'ın yazılı metinlerini, yani ilahi vahyin somutlaşmış halini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sefer' kelimesinin 'açığa çıkarmak, ortaya koymak' anlamından türediğini ve kitapların da bilgiyi açığa çıkardığı için bu isimle anıldığını ifade eder. 'Esfâr', burada Tevrat'ın içerdiği ilahi bilgiyi ve hükümleri barındıran yazılı metinlerdir. Eşeğin bunları taşıması, bilginin taşıyıcısı olmanın, o bilgiyi anlamak anlamına gelmediğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sefer' kelimesinin 'yolculuk' anlamının yanı sıra, 'kitap' anlamında da kullanıldığını ve bunun, kitabın bilgiyi bir yerden bir yere taşıması veya okuyucuyu bilgi yolculuğuna çıkarmasıyla ilişkilendirilebileceğini belirtir. Ayetteki 'esfâr', Tevrat'ın yazılı formunu, yani ilahi mesajın somutlaşmış halini ifade eder ki bu, taşıyıcısı tarafından anlaşılmadığında anlamsız bir yüke dönüşür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' (كذب) fiilinin 'yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kezzebe bi-âyâtillâh' (كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَـٰتِ ٱللَّهِ), Allah'ın ayetlerinin hakikatini reddetmek, onları inkâr etmek ve dolayısıyla onlara göre amel etmemek anlamındadır. Bu, sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda fiili bir reddediştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'tekzîb' (تكذيب) kavramının sadece 'yalan söylemek' değil, aynı zamanda 'bir şeyi reddetmek, inkâr etmek ve ona karşı çıkmak' anlamlarına geldiğini vurgular. Bu ayette, Allah'ın ayetlerini yalanlamak, Tevrat'ın içerdiği ilahi hakikatleri ve hükümleri kabul etmemek, onlara inanmamak ve dolayısıyla onlara göre yaşamamak demektir. Bu, bilginin sadece dışsal bir yük olarak kalmasının ötesinde, aktif bir reddediş ve karşı çıkıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kezzebe' fiilinin Kur'an'daki kullanımının, bir mesajın veya hakikatin doğruluğunu kabul etmemek, onu geçersiz saymak ve ona itibar etmemek anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'kezzebe bi-âyâtillâh', Allah'ın gönderdiği Tevrat'ın mesajını ve hükümlerini yalanlayarak, onların gereğini yapmaktan kaçınanların durumunu ifade eder. Bu, bilginin sadece ihmal edilmesi değil, aynı zamanda aktif olarak reddedilmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm' (ظلم) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ait olduğu yere koymamak, haddi aşmak' olduğunu belirtir. 'Zâlimîn' (ظالمين), bu bağlamda, Allah'ın ayetlerini yalanlayarak, ilahi hakikati reddederek ve Tevrat'ın hükümlerine uymayarak hem kendilerine hem de Allah'ın hakkına karşı haksızlık edenlerdir. Bu, ilahi düzeni bozmak ve haddi aşmaktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zulm'ün, 'bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak' veya 'bir şeyin hakkını eksiltmek' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'zâlimîn', Allah'ın ayetlerini yalanlayarak, Tevrat'ın getirdiği ilahi rehberliği reddederek, kendilerini doğru yoldan saptıran ve böylece kendilerine zulmedenlerdir. Bu, bilginin gereğini yapmayarak, bilginin amacına aykırı davranmaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'zulm' kavramının, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak, O'nun iradesine karşı gelmek ve dolayısıyla evrensel ahlaki düzene aykırı davranmak anlamına geldiğini açıklar. Bu ayetteki 'zâlimîn', Allah'ın ayetlerini yalanlayarak, Tevrat'ın getirdiği ilahi hakikatleri inkâr ederek, kendilerini doğru yoldan mahrum bırakan ve böylece en büyük zulmü işleyenlerdir. Bu, bilginin sadece reddedilmesi değil, aynı zamanda bilerek ve isteyerek yanlış yola sapmaktır.
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Mûsâ (a.s.)’ın bu yaşadıkları mânâ olarak bu mertebeye ulaşmış kişiye Tevrat olarak gelir ve kişide yaşanmaya başlar. “Tevrat haberi daha ilerilere yaymak” olduğundan kişideki tevhid bilgisi bu mertebe îtibarıyle daha da genişliyor.[25]
“ İz- -T-B- ”
Tevrat esmâ ilminin anasıdır.[26] “ İz- -T-B- ”
Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır.
Mûseviyyet mertebesi Esma mertebesidir.
“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura çıkmaktadır.[27] “ İz- -T-B- ”
Mertebe-i Mûseviyyette beni isrâil’e yüklenen Tev-rat’ı yani, “Tevhid-i Esma” “Tenzih mertebesi”ni idrak edip gerçek mânâda taşımadılar, yani gereğini yerine getirme-diler; sırtlarından attılar.
Onun yerine ise, nefislerinden ve ticari menfaatlerini öne çıkaran bir sürü dünyevi kanunları, kitapları yüklendiler. Bunun misali ise, kocaman kitapları taşıyan eşeğin misali ol-du.
Aradaki farka bakın ki, ümmet-i Muhammed’e “zâ-lûmen cehula” hükmü ile Kûr’ân yani Tevhid-i zât yüklen-di, ki halen bu yük büyük bir gayret, hayret ve şevk ile taşın-maktadır.
Kûr’ân-ı Keriym Azhab sûresi 33/72. âyetinde
inna ‘aradnel emanete alessemavati vel ardı vel cibali feebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamelehel insânü innehü kane zalümen cehulen
Meâlen :
Cidden biz o emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk da onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktu-lar, onu insân yüklendi. Cidden o pek zâlim ve pek ca-hil...
Özet yorum :
Yukarıdaki âyetlerde bahsedilen “emanet”, “Kûr’ân”dır.
Kûr’ân ise, zâttır, bunun tecellisi ise, “zât-i zuhur”dur.
Zât-i ilâhi, bütün âlemlerde, zahir ismiyle ef’al merte-besi itibariyle zuhurdadır. Bu oluşum tabii bir oluşumdur.
Bu yönüyle semavat ve arz onu yüklenmiştir.
(Bakara Suresi 2/255. ayet)
“vesia küsiyyühüssemavati vel ardı”
Semavat ve arzın yüklenmekten kaçındıkları zât-i zu-hur, zât-i tecellidir ki mutlak bir irfaniyet gerektirmektedir..
Bu irfaniyet ise, ancak halife olan insânda mevcuttur.
İnsân ise, iki yönden zâlim ve cahil’dir.
Birinci yönü; hemen kolayca anlaşıldığı gibi, lugâti ve beşeri mânâdaki; eziyet ve bilgisizliktir, ki insânda mev-cuttur.
İkinci yönü ise; gerçek mânâda insân-ı kâmilin vasfı olan zâlim ve cahil’liktir.
Şöyle ki: Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi,
“zâlim – zulüm – zûlmet – karanlık”, â’ma’iyyet,
âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır.
Cahil’lik ise, mechul’lük, mutlak bilinmezliktir.
Bu yönüyle “zâlûmen cehula”nın kaynağı, “merte-be-i Ahadiyyet”tir, ki aynı zamanda bu mertebede inniyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur.
- İnniyyet mertebesi “İnsân” ve “Kûr’ân”ın kaynağı, ki bunlar iki kardeştir.
- Hüvviyeti ise, âlemlerin ve zâtının zahir tecellisi olan beyt’ül atik (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’be-i Muazzama’dır.
Bâtıni mânâda “zâlûmen cehulâ” bu demektir.
“Onu insân yüklendi” ifadesiyle (haşa...) Cenâb-ı Hakk yanlış bir iş mi yapmış olmakta ve emaneti yani zâtî tecelli-
sini ehil olmayan ellere mi bırakmaktadır?...
Hakk için böyle bir şey düşünmek mümkün olabilir mi?... Tabii ki hayır. O ne işlerse Hâkim ve Âlim isimleri gereğince
her işini hikmetle işlemektedir.
O halde Hakk’ın zât-i kelâmını “Kelâmullah’ı” bizler çok iyi anlamaya çalışarak öylece tatbik etmeye gayret etmek zorundayız.
İşte Cenâb-ı Hakk, Ahadiyyet mertebesinden kayna-ğını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ân’ı yani zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân”a yükledi.
Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (“Kûr’ân-ı natık”) (ko-nuşan Kûr’ân) dendi. Genelde bu ifade Hâfız olan, Kûr’ân’ı ezberleyenlere verilmiştir, ki bunlar Kûr’ân’ın sadece savt (sesini) zahiren dilleri ile yüklenmişlerdir.
Bir kısım yüklenici zahir arapça bilenler ise, zahir-i şeriat mertebesi itibariyle yüklenmişlerdir.
Sadece “zâlûmen ve cehula” olan kaynağını Aha-diyyet mertebesinden aldıktan sonra tekrar aslına dönerek oraya ulaşan kimselere bu emanet verilmiştir. Çünkü bir ba-kıma bunlar her iki yönden zâlim ve cahil’dirler.
Birinci yön : Bireysel nefisleri itibariyle bakıldığında, bunlar “nefis’lerinin cahili” kalmışlar, çünkü kendi gerçek ilâhi varlıklarını idrak ederek ortada beşeriyetleri kalmadı-ğından bunun cahili olmuşlardır.
Böylece bireysel nefislerini tekrar faaliyete geçirme-melerine gayret ettiklerinden onu hayatlarından dışarıya çı-kardıklarından nefislerine karşı zâlim olmuşlardır.
Böylece nefs’lerine karşı “zâlûmen cehula”dırlar.
İkinci yön ise; yukarıda bahsedildiği üzere varlığını Ahadiyyet mertebesinden alan zâlûmen cehula hükmüdür.
Risâlet-i Gavsiyede;
“Ya Rabbi senin mekânın var mıdır?”
“Ya Gavsi; ben mekânların mekânıyım,” buyurul-muştur.
Bir hadis-i şerifte;
“dehre küfretmeyiniz dehr Allah’tır,” hükmü ile: “mekânların mekânı” ve “zamanların zamanı” da Hakk’ tır. Mekân ve mukim, mahâl ve mahâlleli, zaman ve zamane de kendisidir, ancak mertebelere riâyet şarttır.
Eğer mertebelere riâyet edilmezse her şey birbirinin içine girerek karmaşa olur. Bu ancak gerçek bir tevhid – irfa-niyet ilmi ile açıklığa kavuşur.
Gerçek tevhid ilmi ise, akılda olan değil, varlığında olan tevhid ilmidir.[28] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim,
Cümleniz çocuklar gibi, eteğe binicisiniz; at gibi eteğin ucunu tutmuşsunuz.
Ya’nî, ey ehl-i sûret! Çocuklar kamıştan at yapıp, yular makamında kendi eteklerinin ucunu nasıl ellerinde tutarsa, siz de vehim ve kıyâs merkebine binip yular makamında da zan ve enzâr-ı fikriyyenizi tutmuşsunuz; ve onları maksada vusûl için Burak ve Düldül zannetmişsiniz.
Hak'dan "Muhakkak zan nef vermez" erişti; zan merkebi, felekler üzerine ne vakit koştu?
Ya’nî, ey nazar-ı fikrî ile hakikate vusûle çalışanlar! Hak Teâlâ Necm sûre-i şerîfesinde (Necm, 53/28) “Muhakkak zan Hak cinsinden bir şeyi müfîd olmaz” buyurdu. Binâenaleyh zan ve kıyâs ve vehim atı, sûrî ve ma’nevî felekler üzerine koşabilir mi?
İki zannın en galibi, o birinin tercîhindedir; sen güneşin aydınlığında inâd etmezsin.
Meselâ gece karanlığında, uzaktan gördüğün bir karartı hakkında bir dikili taş mıdır, yoksa bir ağaç kütüğü müdür? Diye bir müşkil ârız olsa; bir kıyâs-ı fikrî yapıp zannının en gâlibi üzerine hükm eder ve yanındakilere bu zann-ı gâlibini kabûl ettirmek için inâd edersin. Vaktâki güneş doğar ve aydınlık hâsıl olur, o karartının hakikati meşhûd olunca, artık inâd eder misin?
Sonra kendi merkeblerinizi görürsünüz; kendi ayağınızdan bir merkeb yapmışsınız.
Vehminiz ve fikriniz ve hissiniz ve idrâkiniz kamış gibidir. Agâh ol, çocuk merkebi bil!
Beşi zâhir ve beşi bâtın olan havâssiniz cinsinden bulunan vehminiz ve fikriniz ve idrâkiniz, çocuklann at taklîdi yaparak bindikleri kamışlar gibidir. Bu meşâir-i aşere ile her neyi idrâk ederseniz aldanırsınız. Nitekim mu’cizât-ı enbiyâyı ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr edenler, bu havâslerinin hükmü altında zebûn kaldıkları için inkâr ederler ve bu sebeble enbiyâyı ve kitâbullâhı ve ahvâl-i âhireti münkir olurlar.
Ehl-i dilin ilimleri, onların hammâlıdtr; ehl-i tenin ilimleri, onlann yükleridir.
Evliyâ-yı Hakk’ın ilimleri, onları taşır ve ehl-i zâhirin havâss-i zâhire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimleri, onlann üzerinde birer yüktür ve o yükleri taşımak zahmetinde müstağrakdırlar.
İlim kalb üzerine vurduğu vakit bir yâr olur; ilim ten üzerine vurduğu vakit, bir yük olur.
İlim, âlem-i hakikatten kalbe mün’akis olduğu vakit, bilcümle umûrunda yardımcı bir dost olur; ve ilim, âlem-i sûretten tenin havâssi üzerine mün’akis olduğu vakit, sâhibine bir yük olur ve onun dimâğını yorar; ve çok meşgûl olursa ilel-i dimâğiyyede mübtelâ olur. Nitekim misâlleri pek çoktur.
Hak Teâlâ eşeklerin taşıdığı kitaplar buyurdu. İlim Hû!dan olmadığı vakit, yük olur.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Cum’a’da (Cum’a, 62/5) “Kendilerine Tevrât tahmil olunduktan sonra, onu yüklemeyenlerin misli, kitâblar taşıyan eşeklerin misli gibidir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’nî vahy-i ilâhî ile amel etmeyip kendilerinin kıyâsât-ı akliyyeleriyle amel edenler, arkalatına kitâblar yükletilmiş olan eşeklere benzerler; ve bu halde olanların ilmi, hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilim değil, belki esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen bir ilim olur ve böyle ilim de, hayvanlara yükletilmiş bir yük mâhiyyetinde bulunur.
İlim ki, vâsıtasız Hudan olmaya, o mâşıtanın rengi gibi, sâbit olmaz.
Ya’nî bilâ-vâsıta hüviyyet-i ilâhiyyeden gelen ilmin mahall-i taalluku rûhdur ve rûh ise bâkîdir. Esfel-i sâfılîn-i tabîat vâsıtasıyla gelen ilmin mahall-i taalluku havâss-i cisimdir; ve cisim ise, gelinin yüzünü süsleyen mâşıtanın, gelinin yanaklanna ve dudaklarına sürdüğü penbe boyalar gibi sâbit değildir. Mevt hâli gelip, cismin havâssi muattal kalınca, bu ilmin aslâ fâidesi olmaz; fâidesi olan ancak rûha taalluk eden ilimdir.
Fakat bu ilim yükünü iyi çektiğin vakit, yükü kaldırırlar ve sana hoşluk bahş ederler.
Fakat bu ilm-i zâhirî yükünü, ulûm-i ledünniyye ve keşfıyyeyi münkir olmayarak taşır ve bu ilim vâsıtasıyla, ulûm-i evliyâya vuküf ve intikâl niy yet-i hâlisasıyla taşır ve zahmet çeker isen; bir gün gelir fedâ-yı enâniyyetinin mükâfatı olarak senden o ilm-i zâhirî yükünü kaldırıp, ona bedel sana ulûm-i ledünniyye vermek sûreti ile hoşluk bahş ederler.
Agâh ol, o ilim yükünü hevâ için çekme; tâ ki bâtındaki ilmin anbarını göresin.
Binâenaleyh ey zâhir-perest, kendine gel! “Herkes bana âlim desinler ve beni tahsîn edip, hürmet ve riâyet etsinler, nâmım dillerde söylensin” diyerek hevâ-yı nefsânî sâikasıyla bu ilm-i zâhirî yükünü yüklenme ve kendini beyhûde zahmete sokma. Eğer bu gibi enâniyet duygularından vaz geçersen, o vakit kendi bâtınındaki ilmin anbarını ve menba’ım görürsün. Zîrâ senin hüviyyetin Hak’dır ve sen o hüviyyetini kendi enâniyyetin ile setr edip durursun.
Tâ ki ilim rehvârı üzerine binesin; ondan sonra senin omuzundan yük düşer.
Ya’nî rahvân bir at gibi olan ilm-i bâtınî üzerine bindiğin vakit, kıyâsât-ı akliyye ile tahsil etmiş olduğun o ilm-i zâhirî
yükü senin omuzundan kendi kendine düşer.[29]