İçeriğe atla
Cumâ 4Cüz 28 · Sayfa 553

Cumâ Sûresi 4. Âyet

الجمعة

Sohbete sor

Żâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(t) va(A)llâhu żû-lfadli-l'azîm(i)

İşte bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

Cumâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyet-i kerimede fadl, yeşau ve zû-lfadli-l’azîm kavramları dikkat çekmektedir.

“Fadl” fazlın-lütfun Allah yani uluhiyet mertebesi itibari ile olduğu bildirilmetedir. Bu lütüf ve “Fadl” Feyzi mukaddes olarak kişinin bağlı bulunduğu esmâ dan gelir. Bu cemali veya celalide olmaz bu lütuftur. Nasıl ki bir inanan için Hacca, Umreye gitmek bir lütüfsa inanmayan için kendisine gelen para, mal, mevki vs. haram kaynaklı olsada ona lütüf olarak görür.

Bu feyzi mukaddes kaynaklı sıfât mertebesinden gelen bir lütf-fadl dır.

Neml sûresi 40. Âyette;

Bu benim rabbımın fazli keremindendir. Lütfu ihsânıdır. dedi. Başımıza ne türlü bir hadise gelirse gelsin, ister nefsimize uygun gelsin, isterse tabiatımıza uygun gelmesin, her halükârda bu Âyet-i söylemek bizler için çok büyük lütuf olacaktır. heze min fadli Rabbî diyor.

Şimdi şeriat ve tarikat mertebesinde kulun varlığı geçerlidir, kul müstakil bir varlık ki diğer mertebelerde öyle ama görünüş farklılığı ile kul kendi istiklaliyle Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu programı eksi veya artı uyguluyor, eksi uyguladığı zaman Cenab-ı Hakk’ın gazabını çekmekte artı uyguladığı zaman merhametini celb etmektedir. İşte bu merhametini celb etmesi onun iyi kul Cenab-ı Hakk’ın onun üstünde يَشَاۤءَ iyi dilemesini ortaya getiriyor. Yani Allah bizatihi ben bunu böyle yaptım da ötekini öyle yaptım cebri cebren bir şey yapmamış oluyor. Yani o يَشَاۤءَ dileme ayetini yani dileseydim çok yerde vardır, eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı diyor. Allah dileseydi bütün insanların kalplerine hidayet verirdi, diyor dileseydi diyor. İşte buradaki dilemeyi kulların çalışması neticesinde kullar çalışmadığı için onlara hidayet vermedi bir kısmına verdi çalışanlara bir kısmına da vermedi, ama Allah’ın dilemesini kulun fiiline bağlamış oluyor. Allah doğrudan doğruya eğer derse ki biz tabi ki o soru ortaya geliyor o zaman demek ki günah ehli cehennem ehlini Allah dilememiş ki iyi vasıfta olmasını dilememiş ki neticede cehenneme gitmiş diledikleri de cennete gitmiş o zaman bir özellik bir şeylik olmuyor mu? Ayrımcılık olmuyor mu? Diye soru çıkıyor, tefsirler fazla buralara girmezler Allah’ın kudreti her şeyin üzerinde mutlaktır. O dilediğini yapar, diyorlar, dilediğini cehenneme koyar, dilediğini cennetine koyar diye böyle bir yuvarlak izah şekliyle bırakırlar.

İşte bunu böyle bilmemiz lazımdır evvela çünkü karşımıza gelen kimsenin hangi mertebede olduğunu anladığımızda ondan sonra onun mertebesine göre konuşmamız gerekiyor. İşte irfaniyette buradadır, karşımıza gelen kimse belirli bir seviye almışsa bizim ona şeriat mertebesinden vereceğimiz cevap onu karşılamaz. Ama o nezaketen dinler gider, bir daha da uğramaz, ama onun bulunduğu mertebeden veya ulaşmaya çalıştığı mertebeden eğer o, o mertebede mutlak bulunmuş olsa zaten onu çözmüştür. Çözmüş olması lazımdır o mertebenin hakikatini, oraya doğru yükselmeye çalıştığından ve miraç üzerinde olduğundan onu yukarıya çekmek için o dilediği yerden cevabını vermek gerekiyor. Şimdi Hakikat ve Marifet mertebeleri itibariyle baktığımızda ki onlar birbirine yakın şeriat ile tarikat aşağı yukarı aynı hüküm içerisinde hakikat ile marifet bir başka onların üstünde bir hüküm içerisindedir. “ İz- -T-B- ”

“Men yeşa” “Men” kimliklerdir. Her bir kimlik bir esmâ-i ilahiyyeye bağlıdır.

Uluhiyet mertebesinin bu azim fazlı-lütfu aldığı kaynak ise feyzi akdes olan zât mertebesidir. Ve her mertebenin yani esmânın fazlını yerli yerince verir. Nasıl posatacı, kurye adresine teslim eder. Ahmet’in gönderisi Ayşe’ye gitmez. Ayrıca kurye günümüzde teslimat kodu isteyere işini sağlama almaktadır. “Men” kimliğe esmânın kodu ne ise dilenen ve dilediği yerli yerince ulşatırılmış olur. Ve elma ağacından, armut meydana gelmez. (M.D.)


مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {الجمعة/5}

(60/5) “Meselu-llezîne hummilû-ttevrâte sümme lem yahmilûhâ kemeseli-lhimâri yahmilu esfârâ(an) bi/se meselu-lkavmi-lleżîne kezzebû bi-âyâti(A)llâh(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)