Kul yâ eyyuhâ-lleżîne hâdû in ze'amtum ennekum evliyâu li(A)llâhi min dûni-nnâsi fetemennevû-lmevte in kuntum sâdikîn(e)
De ki: "Ey Yahudi akidesini benimseyenler! Bütün insanlar değil de, yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız, (bunda da) samimi iseniz haydi ölümü isteyin!"
De ki: "Ey Yahudi olanlar! Eğer insanlar arasında yalnız sizin, Allah'ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız, o halde ölümü temenni edin, doğru iseniz?"
Bu ayet, Yahudilerin kendilerini Allah'ın dostları olarak görme iddialarını sorgulamakta ve bu iddialarının samimiyetini ölüm dilemeleriyle sınamaktadır. Ayet, 'iddia etmek', 'dostlar' ve 'ölüm' gibi kavramlar üzerinden bir meydan okuma içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هود' kelimesinin 'hâde' fiilinden türediğini ve 'dönmek, tevbe etmek' anlamına geldiğini belirtir. Yahudilere bu ismin verilmesinin sebebi olarak, Hz. Musa'nın kavminin günahlarından dönüp Allah'a yönelmesi gösterilir. Ayette ise bu kelime, 'Ey Yahudiler' hitabında, belirli bir inanç grubunu tanımlamak için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'هادوا' kelimesini 'Yahudi oldular' veya 'Yahudileştiler' şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımı, belirli bir topluluğa yapılan doğrudan bir hitap olup, onların kimliklerini ve inançlarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'زعم' fiilinin genellikle şüphe ve yalan içeren iddialar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'in ze'amtüm' ifadesi, Yahudilerin kendilerini Allah'ın dostları olarak görme iddialarının doğruluğuna dair bir şüpheyi ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'زعم' kelimesinin hem doğru hem de yanlış iddialar için kullanılabileceğini, ancak Kur'an'da çoğunlukla şüpheli veya asılsız iddialar için geçtiğini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Yahudilerin iddiasının temelsizliğini vurgulamaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'z-'-m' kökünün Kur'an'daki kullanımının genellikle bir yanılgıyı, boş bir iddiayı veya gerçeği yansıtmayan bir düşünceyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'z'amtüm' ifadesi, Yahudilerin kendilerini Allah'ın dostları olarak görme iddialarının gerçeklikten uzak olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ولاء' kelimesinin 'yakınlık' anlamına geldiğini ve 'veli' kelimesinin de 'yakın dost, yardımcı, koruyucu' gibi anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'evliyâullâh' ifadesi, Yahudilerin kendilerini Allah'ın özel dostları ve seçkin kulları olarak görme iddialarını yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'veli' kelimesinin hem Allah'ın kuluna olan yakınlığını hem de kulun Allah'a olan yakınlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'evliyâullâh' kavramı, Yahudilerin kendilerini Allah'a özel bir yakınlık ve ayrıcalıklı bir konum atfetmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'تمنّي' kelimesinin 'bir şeyi arzu etmek, dilemek' anlamına geldiğini ve bazen gerçekleşmesi zor olan şeyler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fetemennevü'l-mevt' ifadesi, Yahudilerin iddialarının samimiyetini test etmek için onlardan ölümü dilemelerini istemektedir, zira Allah'ın dostları için ölüm, Allah'a kavuşma vesilesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تمنّي' fiilinin 'bir şeyi kalben arzu etmek' anlamını taşıdığını ve bu ayetteki kullanımının, Yahudilerin iddialarının içtenliğini ortaya koymak için bir meydan okuma olduğunu ifade eder. Eğer gerçekten Allah'ın dostları iseler, O'na kavuşmayı arzu etmeleri gerekir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'موت' kelimesinin 'hayatın zıttı' olduğunu ve ruhun bedenden ayrılması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-mevt' kavramı, Allah'ın dostları için bir korku değil, aksine O'na kavuşma vesilesi olması gereken bir durum olarak sunulur. Yahudilerin bu iddialarının samimiyeti, ölüm karşısındaki tutumlarıyla sınanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da ölüm kavramının sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda ahiret hayatına geçiş ve ilahi adaletle yüzleşme anlamı taşıdığını vurgular. Bu ayette ölüm, Allah'ın dostları olduğunu iddia edenlerin nihai sınavı olarak sunulur; gerçek dostlar için ölüm, korkulacak bir şey değil, arzu edilecek bir kavuşmadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صدق' kelimesinin 'sözün gerçeğe uygun olması' anlamına geldiğini ve 'sadık' kelimesinin de 'doğru sözlü, dürüst' kimseyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'in küntüm sâdikîn' ifadesi, Yahudilerin Allah'ın dostları oldukları yönündeki iddialarının gerçekliğini ve samimiyetini sorgulamaktadır; eğer bu iddialarında samimi iseler, ölümü dilemeleri gerekir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'صدق' kökünün Kur'an'da hem sözdeki doğruluğu hem de eylemdeki samimiyeti ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'sadıkîn' kelimesi, Yahudilerin iddialarının sadece lafta kalmayıp, kalben ve fiilen de doğru olup olmadığını test etmek için kullanılmıştır.
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyeti kerime Museviyet mertebesi âyetkerindendir.
“Kul” ifadesi ile efendimiz (s.a.v.) olan hitap açıkça ismi geçmediği için ümmeti Muhammed’i de genelleme yaparak kapsamına almaktadır. Her kim okuyorsa bu hitap öncelikle kendi varlığında geçerlidir.
“Hâdû” kelimesi mealerde “Yahudi” olarak çevrilmiş olsada hakikati “Hadi” üzere olan tarikat mertebesini ifade etmektedir.
Tarikat mertebesi üzerine âyeti kerime büyük bir aydınlatma getirmektedir.
“Ze’amtum ennekum evliyâu li(A)llâhi” kendiniz Allah’ın velisi, dostu mu sanıyorsunuz? Derken bu mertebenin bunun zannı içinde olduğu-olabileceği ifade edilmektedir.
“Sadık” yani tasdik edici olmak için ölmeden ölüm yani fenafillah hakikat mertebesini istemek gerekmektedir. (M.D)
“Veli” ve Velayet nedir? Yolumuza surê-i Fetih’te İz- Efendi babamın anlatımıyla devam edelim. İnşeAllah.
Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir.
Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği manâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur ki.?
Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir.
Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz.
(1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler.
(2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır:
(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri:
(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:
(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:
(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır.
Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir.Aslında dışarıda böyle bir velâyette
söz konusu değildir.
Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir.
Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça.....
Allah-ın kubbeleri, O nun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.
( Vallah-u veliyyül mü’minîn)
3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.”
Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.
Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.
Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.)
Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz.
(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.
(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.
(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır.
(1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler.
(2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.
İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir.
Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.
Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamakta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar.
(3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, O nun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır.
Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi.
Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım.
“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir.
İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz.
Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zarfında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah.
Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme
ile bu mevzua özet olarak son verelim.[30] “ İz- -T-B- ”
Muhyiddin İbn-i Arabî hazretleri, "Hâdû" fiilini, "bir şeye yönelmek, dönmek, tâbi olmak" anlamındaki "hevde" köküyle ilişkilendirir. Buradan hareketle, "Yahudi olanlar", "belirli bir sınırlı hakikate/kurala (nass, şekil, zahir) yapışıp onun dışındakini reddeden, hakikati onda tekel gören ve bu yönelişiyle (hedy) kendini üstün/özel addeden nefs mertebesi"ni temsil eder.
"Kesret" (çokluk) içinde kalıp "vahdet"i (birliği) görememenin en tehlikeli sonucudur. "Öbür insanlar hariç" (min dûnin-nâs) ifadesi, "ayrılık" (ferk) ve "ötekileştirme" halidir. Allah'ın dostluğu (velâyet) herkese açıktır ve her şey O'nun tecellisidir. Bir grubu diğerlerinden ayırarak dostluk iddiası, "ilâhî rahmeti ve tecelliyi sınırlandırmak" anlamına gelir ki, bu küstahça bir iddiadır.
Buradaki asıl hastalık, "ben" (ene) duygusunun ilâhî bir lütuf olan velâyeti kendi mülkü zannetmesidir. Bu, "enaniyetin velâyete bulaşması"dır. Fütûhât'ta bahsedilen "Velâyet-i Hassa" (özel velilik) değil, "Velâyet-i Amme" (genel velilik) anlayışına aykırıdır.
Buradaki "ölüm" (mevt), bedenin toprağa düşmesi değil, "nefsin benlik iddiasından (enaniyet) ölmesi", yani "Fenâ" halidir. Ayetin hakikî çağrısı şudur:
"Ey kendi sınırlı anlayışını, yolunu veya makamını mutlak hakikat ve Allah dostluğunun tek yolu sanan nefs! Eğer bu iddianızda samimiyseniz, ‘ben’liğinizden (enaniyetinizden) ölmeye (fenâ) talip olun. Gerçek velâyet, ‘ben’in ölümüyle başlar. Eğer siz hakikaten Allah’ın dostu iseniz, ‘ben’ dediğiniz şey ortadan kalkmalı, sadece O kalmalıdır. İşte o zaman gerçek velî olduğunuzu anlarsınız."
"Ölümü istemek", hakikatte "Fenâ Fillah" makamına
talip olmak, kulluğun (ubudiyet) gereğidir. Eğer nefs bu ölümü istemekten kaçıyorsa, bu, onun iddiasının samimi olmadığının, hâlâ "ben" (ene) putuna tapındığının kanıtıdır.[31]