Velâ yetemennevnehu ebeden bimâ kaddemet eydîhim(t) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)
Ama onlar, daha evvel yaptıklarından dolayı asla ölümü istemezler. Allah, zalimleri hakkıyla bilir.
Ama onlar, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü (işler) yüzünden ölümü asla temenni etmezler. Allah zalimleri bilir.
Bu ayet, Yahudilerin ahiret inançlarındaki çelişkiyi ve yaptıkları kötülükler nedeniyle ölümü temenni edememelerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. 'Temenni', 'takdim' ve 'zalim' kavramları, onların içsel durumlarını ve Allah'ın adaletini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'temenni' kelimesini, gerçekleşmesi zor veya imkansız olan bir şeyi kalben arzu etmek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Yahudilerin işledikleri günahlar nedeniyle ölümle yüzleşmekten korktukları için, ahiret inançlarına rağmen ölümü dileme cesaretini gösterememelerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'temenni' kavramının Kur'an'da genellikle boş ve gerçekleşmesi mümkün olmayan arzuları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Yahudilerin kendilerini Allah'ın dostları olarak görmelerine rağmen, işledikleri amellerin bir sonucu olarak ölümü temenni edememeleri, bu iddialarının boşluğunu ve samimiyetsizliğini ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bima kaddemet eydihim' ifadesini, 'işledikleri günahlar' veya 'yaptıkları kötülükler' olarak mecazi bir anlamda açıklar. Ayette, Yahudilerin geçmişte yaptıkları kötü amellerin, onların ölümü temenni etmelerine engel olan temel sebep olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'takdim' fiilinin burada 'önceden yapmak, işlemek' anlamında kullanıldığını ve 'eller' (eydihim) kelimesinin mecazi olarak 'kendi iradeleriyle yaptıkları' anlamına geldiğini ifade eder. Bu, Yahudilerin kendi seçimleriyle işledikleri günahların sonuçlarıyla yüzleşmekten kaçınmalarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'eller' kelimesinin Kur'an'da sıklıkla 'kendi çabaları, kendi yaptıkları' anlamında mecazi olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Yahudilerin bizzat kendi iradeleriyle işledikleri günahların, ölümü temenni edememelerinin nedeni olduğunu açıklar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'yed' (el) kelimesinin Arapçada sadece fiziksel organı değil, aynı zamanda 'güç, kudret, etki ve fiil' anlamlarını da taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'eydihim' ifadesi, Yahudilerin kendi güç ve iradeleriyle işledikleri kötü amellerin birikimini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulüm' kelimesini, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'zalimin' ifadesi, Yahudilerin Allah'a karşı işledikleri günahlar, peygamberleri yalanlamaları ve ahitlerini bozmaları gibi haksızlıkları nedeniyle bu sıfatı hak ettiklerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulüm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Allah'a şirk koşmaktan, insanlara haksızlık etmeye kadar birçok günahı kapsadığını belirtir. Bu ayette, Yahudilerin kendi nefislerine ve Allah'a karşı işledikleri zulümlerin, onların ahiretteki durumlarını belirleyen temel faktör olduğunu vurgular.
Cumâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ölüm ihtiyari ve zaruri olmak üzere iki türlüdür. Tarikat mertebesinden “Len terani” Sen beni göremezsin[32] hitabı geçerli olduğu gibi ihtiyari ölümde gerçekleşmez… Ancak nefsin tercih etmediği zaruri ölüm hali olur. Âyette bahsedilen ihtiyari ölüm ile ölmeden önce ölme halidir.
“El” ise burada nefsin emrinde olan ef’ali infialiyedir. Nefsin hazırladığı hayali ve vehimi fiiler buna engel olur. (M.D.)
Buradaki “isteyemezler” fiili, sadece bir tercih değil, “tam bir rızâ ve irade ile talep edemezler” anlamındadır. Nefs, “Fenâ”yı (benliğin ölümünü) gerçekten isteyemez. Çünkü fenâ, onun varlık iddiasının (enâniyet) sonudur. Nefs, doğası gereği varlığını sürdürmek ister; bu onun “tabiatı”dır. Dolayısıyla, nefsin benliği (ene), hakikatte kendi ölümünü talep edemez. Bu talep, ancak Allah’ın o nefse bir lütfu (fadl) ve çekmesi (cezb) ile mümkün olur. “Ebediyen” ifadesi, bu halin, nefs “ben” iddiasında kaldığı sürece değişmeyeceğini gösterir.
“Eller” (Eydî): Fiil ve tasarruf organıdır. Tasavvufta, “nefsin kudret ve irade sahası”nı temsil eder. Nefsin kendi başına yapabildiği, seçebildiği her şey onun “eli”yle yaptığıdır.
“Hazırladıkları” (Kaddemet): Geçmişte biriktirdikleri, amel defterlerine yazdırdıkları. Bu, sadece ahlaki fiiller değil, “itikadî ve kalbî kazançlar”dır. En önemlisi, “ben” (ene) inşası ve “hakikat tekelciliği”dir. Nefs, sürekli olarak “ben müminim”, “ben âbidim”, “ben veliyim”, “benim yolum doğru” şeklinde kendine bir kimlik, bir varlık alanı (kesb) hazırlar. İşte bu “benlik inşası” (binaü’l-enâniyye), onun “eliyle” hazırladığı en büyük şeydir.
Nefs, bu “ben” yapısını (binayı) kurdukça, onunla özdeşleşir. Bu yapı onun varlık sebebi, ilahı (ma’bûd) haline gelir. Kendi eliyle kurduğu bu “ben” putu, onun “Fenâ”yı (o putun yıkılışını) istemesine engel olur. Çünkü o put yıkılırsa, nefs kendini yok olmuş hisseder. Bu, bir insanın kendi eliyle ördüğü bir zindanda kalıp, o zindanın kapısını açmaya kıyamaması gibidir. Zindan, onun “kesbi”dir; ondan kurtulmak, o kesbi terk etmeyi gerektirir.
Buradaki “zulüm”, klasik “haksızlık” anlamının yanı sıra, “bir şeyi ait olmadığı yere koymak”tır. Bu tanıma göre en büyük zulüm, “Vahdet” (Birlik) dairesinde, “kesret” (çokluk) iddiasında bulunmaktır. Yani, “ben”i (ene) mutlak ve bağımsız bir varlık gibi görerek, onu ait olmadığı bir makama (rubûbiyet/benlik sahibi olma) koymaktır. Allah’ın onları “bilmesi”, sadece bir haberdarlık değil, onların bu halinin, O’nun ilminde “zelil ve hakir” bir suret (ayn-ı sâbite) olarak sabit olmasıdır. Bu bilgi, onların bu halde kalmalarının ezeli bir hikmete dayandığını gösterir. Ayrıca, “Allah bilir” ifadesi, bu nefs halinin ancak Allah’ın ilmiyle tam kavranabilecek karmaşık bir hastalık olduğuna işaret eder.[33]