İçeriğe atla
Cumâ 7Cüz 28 · Sayfa 553

Cumâ Sûresi 7. Âyet

الجمعة

Sohbete sor

Velâ yetemennevnehu ebeden bimâ kaddemet eydîhim(t) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)

Ama onlar, daha evvel yaptıklarından dolayı asla ölümü istemezler. Allah, zalimleri hakkıyla bilir.

Cumâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ölüm ihtiyari ve zaruri olmak üzere iki türlüdür. Tarikat mertebesinden “Len terani” Sen beni göremezsin[32] hitabı geçerli olduğu gibi ihtiyari ölümde gerçekleşmez… Ancak nefsin tercih etmediği zaruri ölüm hali olur. Âyette bahsedilen ihtiyari ölüm ile ölmeden önce ölme halidir.

“El” ise burada nefsin emrinde olan ef’ali infialiyedir. Nefsin hazırladığı hayali ve vehimi fiiler buna engel olur. (M.D.)

Buradaki “isteyemezler” fiili, sadece bir tercih değil, “tam bir rızâ ve irade ile talep edemezler” anlamındadır. Nefs, “Fenâ”yı (benliğin ölümünü) gerçekten isteyemez. Çünkü fenâ, onun varlık iddiasının (enâniyet) sonudur. Nefs, doğası gereği varlığını sürdürmek ister; bu onun “tabiatı”dır. Dolayısıyla, nefsin benliği (ene), hakikatte kendi ölümünü talep edemez. Bu talep, ancak Allah’ın o nefse bir lütfu (fadl) ve çekmesi (cezb) ile mümkün olur. “Ebediyen” ifadesi, bu halin, nefs “ben” iddiasında kaldığı sürece değişmeyeceğini gösterir.

“Eller” (Eydî): Fiil ve tasarruf organıdır. Tasavvufta, “nefsin kudret ve irade sahası”nı temsil eder. Nefsin kendi başına yapabildiği, seçebildiği her şey onun “eli”yle yaptığıdır.

“Hazırladıkları” (Kaddemet): Geçmişte biriktirdikleri, amel defterlerine yazdırdıkları. Bu, sadece ahlaki fiiller değil, “itikadî ve kalbî kazançlar”dır. En önemlisi, “ben” (ene) inşası ve “hakikat tekelciliği”dir. Nefs, sürekli olarak “ben müminim”, “ben âbidim”, “ben veliyim”, “benim yolum doğru” şeklinde kendine bir kimlik, bir varlık alanı (kesb) hazırlar. İşte bu “benlik inşası” (binaü’l-enâniyye), onun “eliyle” hazırladığı en büyük şeydir.

Nefs, bu “ben” yapısını (binayı) kurdukça, onunla özdeşleşir. Bu yapı onun varlık sebebi, ilahı (ma’bûd) haline gelir. Kendi eliyle kurduğu bu “ben” putu, onun “Fenâ”yı (o putun yıkılışını) istemesine engel olur. Çünkü o put yıkılırsa, nefs kendini yok olmuş hisseder. Bu, bir insanın kendi eliyle ördüğü bir zindanda kalıp, o zindanın kapısını açmaya kıyamaması gibidir. Zindan, onun “kesbi”dir; ondan kurtulmak, o kesbi terk etmeyi gerektirir.

Buradaki “zulüm”, klasik “haksızlık” anlamının yanı sıra, “bir şeyi ait olmadığı yere koymak”tır. Bu tanıma göre en büyük zulüm, “Vahdet” (Birlik) dairesinde, “kesret” (çokluk) iddiasında bulunmaktır. Yani, “ben”i (ene) mutlak ve bağımsız bir varlık gibi görerek, onu ait olmadığı bir makama (rubûbiyet/benlik sahibi olma) koymaktır. Allah’ın onları “bilmesi”, sadece bir haberdarlık değil, onların bu halinin, O’nun ilminde “zelil ve hakir” bir suret (ayn-ı sâbite) olarak sabit olmasıdır. Bu bilgi, onların bu halde kalmalarının ezeli bir hikmete dayandığını gösterir. Ayrıca, “Allah bilir” ifadesi, bu nefs halinin ancak Allah’ın ilmiyle tam kavranabilecek karmaşık bir hastalık olduğuna işaret eder.[33]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)