Feżâkat vebâle emrihâ ve kâne ‘âkibetu emrihâ ḣusrâ(n)
Böylece yaptıklarının cezasını tattılar ve işlerinin sonu tam bir hüsran oldu.
İşlerinin vebalini tattılar. İşlerinin sonucu tam bir hüsran olmuştur.
Talâk Suresi 9. ayet, geçmiş ümmetlerin veya inkarcıların akıbetini, yaptıkları işlerin kötü sonuçlarını ve bu sonuçların hüsranla neticelenmesini dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'tatma' fiili üzerinden mecazi bir anlatımla, amellerin karşılığının kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذوق' (zevk) kelimesinin asıl anlamının bir şeyin tadını dil ile idrak etmek olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, hem maddi hem de manevi acı veya lezzeti tecrübe etmek, bir şeyin sonucunu yaşamak anlamında mecazi olarak kullanılır. Bu ayette ise 'vebâl' (kötü sonuç) ile birlikte kullanılarak, yapılan işlerin kötü akıbetini tecrübe etme, acısını çekme manasına gelir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ذوق' fiilinin Kur'an'da bazen 'tecerrüb' (tecrübe etmek) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا' ifadesi, onların işlerinin kötü sonucunu tecrübe ettiklerini, bunun acısını yaşadıklarını mecazi bir dille anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki duyusal fiillerin sıklıkla soyut kavramları ifade etmek için kullanıldığını belirtir. 'Tatmak' fiili de bu bağlamda, bir eylemin veya durumun sonuçlarını doğrudan deneyimlemeyi, onunla yüzleşmeyi ifade eder. Ayetteki kullanımı, geçmiş ümmetlerin veya inkarcıların kendi amellerinin acı sonuçlarını 'tattıklarını', yani yaşadıklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'وبال' kelimesinin 'ağır ve kötü akıbet' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, yapılan işlerin kötü ve zararlı sonuçlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Onların işlerinin 'vebâlini tatmaları', bu kötü sonuçların acısını çekmeleri demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وبال' kelimesinin aslen 'ağır yük' ve 'şiddetli yağmur' anlamlarına geldiğini, ancak mecazen 'kötü akıbet, zarar ve ceza' için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'vebâle emrihâ' ifadesi, onların işlerinin getirdiği ağır ve kötü sonuçları, yani cezayı ve zararı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'وبال' kelimesinin 'şiddetli ve kötü sonuç' olduğunu, özellikle de bir günahın veya yanlış bir fiilin getirdiği zararlı akıbeti ifade ettiğini belirtir. Ayette, geçmiş ümmetlerin veya inkarcıların isyan ve inkarlarının kaçınılmaz kötü sonuçlarını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أمر' kelimesinin hem 'emir' (buyruk) hem de 'iş, durum, mesele' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'أمرها' ifadesi, onların yaptıkları işleri, eylemleri ve bu eylemlerin genel durumunu kapsar. Yani, onların tüm fiillerinin ve yaşam tarzlarının kötü akıbetini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أمر' kelimesinin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve bağlama göre 'hal, şan, fiil, hüküm' gibi manalara gelebileceğini açıklar. Ayetteki 'أمرها' ifadesi, onların genel gidişatlarını, yaptıkları tüm işleri ve bu işlerin sonucunu ifade eden kapsamlı bir terimdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emir' kelimesinin Kur'an'da hem Allah'ın buyruğu hem de insanların kendi işleri, eylemleri anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'أمرها', onların kendi iradeleriyle yaptıkları, seçtikleri ve uyguladıkları işleri, yani dünya hayatındaki amellerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عاقبة' kelimesinin 'sonuç, akıbet' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'عاقبة أمرها' ifadesi, onların yaptıkları işlerin nihai sonucunu, yani ahirette karşılaşacakları akıbeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عقب' kökünün 'bir şeyin ardından gelmek' anlamından türediğini ve 'عاقبة' kelimesinin de bir işin veya durumun ardından gelen sonucu, akıbeti ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, yapılan kötü işlerin kaçınılmaz ve nihai sonucunun 'hüsran' olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'عاقبة' kelimesinin bir şeyin sonu ve neticesi olduğunu, özellikle de bir eylemin veya durumun uzun vadeli sonucunu ifade ettiğini belirtir. Ayette, onların işlerinin sonunun hüsranla bittiğini, yani kötü bir akıbetle karşılaştıklarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'خسر' kelimesinin 'ziyan etmek, kaybetmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'خسرًا' ifadesi, onların işlerinin sonucunun tam bir kayıp, ziyan ve helak olduğunu, yani dünya ve ahiretteki mutlak başarısızlıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'خسر' kelimesinin aslen sermayeyi kaybetmek anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da hem mal hem de nefis (can) ve ahiret açısından zarara uğramayı ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, onların işlerinin sonucunun ahiretteki ebedi hüsran ve helak olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüsran' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yolu kaybetmek, Allah'ın rızasını yitirmek ve nihayetinde cehenneme düşmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hüsran', inkarcıların veya isyancıların amellerinin sonucunda hem dünyevi hem de uhrevi anlamda tam bir başarısızlığa ve felakete uğradıklarını ifade eder.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.