Yâ eyyuhâ-nnebiyyu lime tuharrimu mâ ehalla(A)llâhu lek(e)(s) tebteġî merdâte ezvâcik(e)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.
Tahrîm Suresi'nin ilk ayeti, Hz. Peygamber'in eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kendine haram kılmasını ele almaktadır. Ayet, 'tuharrimu' ve 'ahalle' kelimeleri üzerinden helal-haram kavramlarının ilahi yetkisini vurgularken, 'tebteğî' ve 'mardâte' ile beşeri arzuların bu ilahi sınırlara etkisini sorgulamaktadır. Son olarak, 'ğafûrun rahîmun' ile Allah'ın affediciliğine ve merhametine işaret edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haram (حرم), aslında bir şeyi yasaklamak, men etmek anlamına gelir. Bu ayetteki 'tuharrimu' fiili, Hz. Peygamber'in Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kendi iradesiyle kendine yasaklaması, yani haram kılması anlamında kullanılmıştır. İsfehânî'ye göre bu, şer'î bir yasaklama değil, kişinin kendi nefsine koyduğu bir sınırlamadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tuharrimu' fiilini 'tücennibu' (uzaklaştırmak, sakındırmak) olarak tefsir eder. Ayetteki kullanımıyla, Hz. Peygamber'in helal olan bir şeyi kendisinden uzak tutması, ona yaklaşmaması anlamını taşır. Bu, şer'î bir hüküm koymaktan ziyade, kişisel bir kaçınma eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'haram' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'yasaklanmış, dokunulmaz kılınmış' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'tuharrimu' fiili, Allah'ın helal kıldığı bir şeye karşı Hz. Peygamber'in kendi iradesiyle bir 'haram' statüsü atfetme çabası olarak yorumlanabilir. Bu durum, ilahi yasa koyuculuğun mutlaklığına bir vurgu niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Helal (حلل), aslında bir düğümü çözmek, bir şeyi serbest bırakmak anlamına gelir. Şer'î bağlamda ise, Allah'ın bir şeyi mubah kılması, yasaklamamasıdır. Ayetteki 'ahalle' fiili, Allah'ın mutlak yetkisiyle bir şeyi serbest bıraktığını, ona izin verdiğini ifade eder. Bu, 'tuharrimu' fiilinin zıddı olarak, ilahi yasa koyuculuğun kaynağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'helal' kelimesinin 'haram'ın zıddı olduğunu ve şeriatta yasaklanmamış olan her şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'ahalle' fiili, Allah'ın bir şeyi yasaklamayarak, onu kullarına mubah kıldığını açıkça ortaya koyar. Bu, Hz. Peygamber'in kendi kendine koyduğu yasağın, ilahi helallik hükmüyle çeliştiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tebteğî' fiilini 'talep ediyorsun, arıyorsun' şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Hz. Peygamber'in eşlerinin rızasını elde etme gayesiyle hareket ettiğini, bu rızayı arzuladığını ifade eder. Bu, fiilin ardındaki motivasyonu ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ibtigâ' (ابتغاء) kelimesinin bir şeyi elde etmek için çaba sarf etmek, onu istemek anlamına geldiğini belirtir. 'Tebteğî' fiili, Hz. Peygamber'in eşlerinin rızasını kazanmak için gösterdiği çabayı ve bu rızayı bir amaç olarak gördüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rıza (رضا), bir şeyden hoşnut olmak, onu kabul etmek anlamına gelir. 'Mardâte' kelimesi ise rıza kaynağı, rıza sebebi demektir. Ayetteki 'mardâte ezvâcike' ifadesi, Hz. Peygamber'in eşlerinin hoşnutluğunu, onların memnuniyetini kazanma amacını açıkça belirtir. Bu, fiilin hedefidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'mardâte' kelimesini 'rıza' ve 'hoşnutluk' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in eşlerinin gönlünü hoş tutmak, onların memnuniyetini sağlamak için bir eylemde bulunduğunu gösterir. Bu, beşeri bir motivasyonun ilahi hükümlere müdahale etme potansiyeline işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafûr (غفور), 'ğafere' fiilinden türemiş bir sıfat olup, günahları örten, bağışlayan anlamına gelir. İsfehânî'ye göre, Allah'ın 'Ğafûr' olması, kullarının kusurlarını affetmesi ve onları cezalandırmaması demektir. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'in bu eyleminin bir hata olduğunu ima ederken, Allah'ın affediciliğinin genişliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'Ğafûr' isminin, Allah'ın kullarının günahlarını örtmesi ve onlara azap etmemesi anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, Hz. Peygamber'in eşlerinin rızası uğruna yaptığı bu eylemin bir kusur olarak görülmesine rağmen, Allah'ın onu bağışlayacağı ve affedeceği mesajını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahîm (رحيم), 'rahmet' kökünden türemiş bir sıfat olup, çok merhametli, acıyan anlamına gelir. İsfehânî'ye göre, Allah'ın 'Rahîm' olması, kullarına karşı şefkatli davranması, onlara iyilik etmesi ve nimetler vermesidir. Ayetteki 'Ğafûr' ismiyle birlikte kullanılması, Allah'ın affının merhametiyle birleştiğini, kullarına karşı şefkatli olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Rahîm' isminin Allah'ın kullarına yönelik sürekli ve özel merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Hz. Peygamber'in durumuna yönelik ilahi affın, Allah'ın genel merhametinin bir tezahürü olduğunu vurgular. Bu, ilahi uyarının sertliğine rağmen, Allah'ın kullarına karşı olan şefkatinin devam ettiğini gösterir.
Tahrîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(66-1) Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek, tebteğî merdâte ezvâcik, vallâhu gafûrun rahîm.
(66-1) Ey Nebî! Eşlerinin rızâsını arayarak, Allâh'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun? Allâh Gafûr'dur, Rahîm'dir.
Bu âyet-i kerîme bizlere Ef'âl-Mülk mertebesinden okunmaktadır. Çünkü helâl ve harâm, fiil ve hüküm sahasına âittir.
Helâl ve harâm koyma yetkisi (teşri') yalnız Allâh'a âittir; kul kendi re'yi, hevâsı veya şahsî bir maslahat kaygısıyla bu sınırlara müdâhale edemez. Âyet bu hakîkati, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) hânesindeki husûsî bir hâdise üzerinden ümmete tâlim eder.
Âyetin nüzûl sebebi hakkında iki rivâyet nakledilir. Bunlardan ilki bal şerbeti hâdisesidir (Buhârî, Talâk, Bâb: 8, Hadîs no: 5267; Müslim, Talâk, Bâb: 20, Hadîs no: 1474). Resûlullâh (s.a.v.), hanımlarından Hz. Zeyneb bint Cahş'ın (r.a.) yanında bal şerbeti içer ve bu sebeple orada daha uzun kalırdı. Hz. Âişe ve Hz. Hafsa (r.a.) aralarında anlaşarak, Resûlullâh yanlarına geldiğinde kendisinden meğâfîr kokusu aldıklarını söylediler. Meğâfîr, hoş olmayan kokulu bir ağaç reçinesidir. Güzel kokuya son derece hassas olan Efendimiz, bir daha o şerbetten içmemeye yemîn etti ve sûrenin ilk âyeti bu hâdise üzerine nâzil oldu.
İkinci rivâyet olan Hz. Mâriye hâdisesine göre Efendimiz (s.a.v.), Hz. Hafsa'yı (r.a.) memnûn etmek için câriyesi Mâriye'ye (r.a.) yaklaşmayı kendisine yasaklamıştı. Bu rivâyet sened bakımından bal şerbeti hâdisesi kadar kuvvetli görülmez.
Her iki rivâyet de Resûlullâh'ın (s.a.v.), eşlerine gösterdiği nezâket ve rızâ arayışı sebebiyle helâl bir fiili şahsen terk ettiğinde birleşir. Bu terk, şer'î hüküm koyma değil, şahsî bir ferâgattir. Lâkin Nebevî fiil ümmet için bir ölçü teşkil ettiğinden, bu husûsî ferâgat zamanla umûmî bir uygulamaya dönüşebilirdi. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk, helâl ve harâm sınırlarının ancak kendi hükmüyle sâbit olduğunu beyân buyurdu.
"Yâ eyyuhen nebiyyu" (Ey Nebî!)
Nebî kelimesi, yüksek yer ma'nâsındaki nebeve veya büyük ve mühim haber anlamındaki nebe' kökünden türemiştir. Bu îtibarla hem yüksek bir rütbeye hem de gayb âleminden haber alıp bildiren zâta delâlet eder. Bu vasıf, Resûlullâh'ın (s.a.v.) gayb âleminden aldığı ilâhî teblîği mülk âlemine ulaştıran mukaddes peygamberlik vazîfesine işâret eder.
Hitap zâhirde, beşeriyyeti cihetiyle Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelirken; bâtında Hakîkat-i Muhammediyye mertebesine, enfüste ise ilâhî hakîkatlerden nasip alan mü'min gönle seslenir. Ancak, Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinde teklîf ve sınırlandırıcı hüküm bulunmadığından, hitap doğrudan beşeriyet mertebesine yöneliktir. Bu yönüyle hitap zâhirde Hz. Peygamber'e (s.a.v.), enfüste ise onun vârisleri olan kâmil mürşidlere ve Kur'ân terbiyesindeki mü'minlere yönelir. Bununla birlikte, nebî vasfı Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi için de geçerlidir; zîrâ o mertebe, bütün ilmî feyizlerin kaynağıdır.
Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Dâvûd ve Hz. Zekeriyyâ (a.s.) gibi peygamberlere isimleriyle hitap ettiği hâlde, Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) hiçbir yerde "yâ Muhammed" diye seslenmez. Ona dâimâ "Yâ eyyühen nebiyyu" ve "Yâ eyyüher resûl" gibi makâmını yücelten bir lafızla seslenir. Âyetteki îkaz dahi, nübüvvet makâmının izzetini ve Resûl-i Ekrem'in ismetini muhâfaza eden müeddep bir üslûpla gelmiştir.
Aynı hitap, sûrenin dokuzuncu âyetinde tekrâr gelir. Burada hitap, Efendimiz'in (s.a.v.) âile hayâtına dâir husûsî bir îkaz taşırken, orada küffâr ve münâfıklarla mücâhede emrine yönelir. Sûrenin şahsî ve âilevî bir meseleyle başlayıp umûmî bir vazîfeye açılması, hâne içindeki intizâmın, toplum içindeki mücâdelenin esâsı olduğunu gösterir. Nefsini ve hânesini terbiye edemeyen, dışarıdaki cihâdı göğüsleyemez. Bu îtibarla sûre, dış cihâdın kuvvetini iç mücâhedeye, ümmetin dirâyetini ise hâne içindeki istikâmete bağlar.
Enfüsî yönden "nebî" gönlün haber alma istîdâdına da işâret eder. Gönle gelen sahîh ilhâm ve keşifler, emir âleminden mülk âlemine inen haber ve bildirimlerdir. Fakat bu haberler, ancak nefsânî kirlerden ve beşeriyet ağırlığından arınmış saf gönüllerde berrak biçimde müşâhede edilir. Kalp bulanık ise gelen haberlere nefsâniyyet karışır. Bu sebeple gönle gelen her vâridât sahîh görülmez.
Terzi Baba'nın Vâhy ve Cebrâil isimli kitabında sahîh bilginin üç mertebesi zikredilir (s. 223): Vahiy, ilhâm ve firâset. Vahiy peygamberlere mahsûstur; lafzı ve ma'nâsı Hakk'tandır. Bu kapı Hz. Resûlullâh (s.a.v.) ile kapanmış, ümmet için ölçü olarak Kur'ân ve Sünnet kalmıştır. İlhâm ise Hakk dostlarının gönlüne doğan kudsî açılımlardır; kişiye özeldir, umûma bağlayıcı yeni bir hüküm koymaz. Firâset de mü'minin basîretidir; şer'î ölçüler, ilim, edep ve hâdiselerin doğru okunması içinde değer kazanır. Bu üç mertebenin dışında kalan, kaynağı seçilemeyen her iç ses, duygu, kuruntu ve "gaybî fısıltı" ihtiyâtla karşılanmalıdır. Gönle gelen her şeyi geldiği gibi hakîkat sayıp onunla hüküm vermek, sâliki vehmin tuzağına düşürür. Vâridât, Kur'ân'a, Sünnet'e, şer'î mîzana ve kâmil rehberlerin terbiyesine arz edilmeden güvenilir bilgi hükmü almaz.
"Lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek" (Allâh'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun?)
Harâm, dokunulmaz kılınan sınır ve yasak alan ma'nâsındaki h-r-m kökünden gelir. Câhiliye döneminde kilitli, girilemeyen yerleri yâhut üzerine yük vurulamayan develeri ifâde etmek için kullanılırdı. Mekke ve Medîne'ye Harâmeyn denilmesi de bu hürmet ve sınırlandırmadan dolayıdır; dışarıda serbest olan bâzı fiiller bu mukaddes sınırların içinde yasaktır. Helâl ise düğümü çözmek ve bağı açmak ma'nâsındaki h-l-l köküne dayanır.
Şer'î ıstılahta harâm, Cenâb-ı Hakk'ın bir hikmet ve kullarına yönelik bir zarar sebebiyle yasakladığı fiildir. Helâl ise kulları için temiz ve hayırlı kılıp serbest bıraktığıdır. Âyetteki tahrîm (tuharrimu) yeni bir şer'î hüküm koymak değil, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) zâtına mahsûs, kendi nefsine yönelik bir yemîndir. Zîrâ helâl ve harâmın sınırını tâyin etmek yalnızca Hakk'a âittir; O'nun temiz kıldığını hiçbir mahlûk kerih ilân edemez.
Helâli fiilen terk etmek, onu hükmen harâm kılmakla aynı şey değildir. Kul edep, zühd, sağlık veya nefs terbiyesi için helâlden uzak durabilir. Bu şahsî tercih, helâlin aslî hükmünü değiştirmez. Fakat bu kaçınma kalıcı bir kural hâlini alıp ilâhî ruhsatı daraltırsa, artık zühd sınırından çıkıp tahrîm sınırına yaklaşır. Amelin hükmü niyete göre de değişir. Hakk'ın rızâsı için bırakılan helâl kulluğu kemâle yaklaştırır. Mahlûkun rızâsı ya da hoşnutluğu için helâlleri terk etmek ise kalbi Hakk'tan uzaklaştırır.
Buraya kadar söylenen, helâli terkin zâhirî hükmüdür. Bâtınî yönden helâli harâm kılmak ise Hakk'ın o mahalldeki tecellîsiyle araya perde koymaktır. Helâl, kulun tecellî-i ilâhîyi müşâhede edebileceği meşrû sahadır. Bu kapıyı vehim, korku veya nefsânî bir tesirle kendine kapatan sâlik, o sâdır olacak ma'rifetten mahrûm kalır.
Mesele enfüsî cihetten bal şerbeti hâdisesi üzerinden düşünüldüğünde, bal ma'rifetullâhın tatlılığına; şerbet ise bu ma'rifetin muhabbete dönüşmesine delâlet eder. Bal şerbetinin ikrâm edildiği mecliste fazlaca kalmak, rûhun muhabbet hâlindeki istiğrâkına benzer. Kıskanç nefs bu lezzete tahammül edemeyerek sâliki o huzûr ve muhabbet ikliminden uzaklaştırmak ister. Sâlik nefsin bu telkinine mağlûp olursa, gönlüne ihsân edilen ma'nevî tatlılıktan mahrûm kalır. Bu mertebede "lime tuharrimu" hitâbı şöyle işitilir: Gönlüne indirdiğim ma'rifet tecellîsini, nefsin vesvesesi ve vehmin gölgesiyle niçin kendine harâm ediyorsun?
"Tebteğî merdâte ezvâcik" (Eşlerinin rızâsını arayarak)
Âyette irâde etmek (turîdu) değil, aramak ve canla başla talep etmek ma'nâsındaki "ibtigâ" (tebteğî) lafzı seçilmiştir. İbtigâ, gelip geçici bir hevesten öte, bir şeyin peşinde koşarak fiilen onun için mücâdele etmeyi gösterir.
Hakk Teâlâ, Habîb'ini eşlerinin rızâsını gözettiği için kınamaz; çünkü bu hâl, beşerî muhabbet ve âile içi nezâketin gereğidir. Ancak bu rızâ arayışının, ilâhî sınırları daraltmasına da müsâade etmez. Çünkü rızâsı aranacak asıl merci Hakk'tır. Mahlûka gösterilecek nezâket Hâlık'ın hudûduyla çatıştığında öncelik dâimâ Hakk'ın edebine âittir.
Beşerî münâsebetlerde muhabbet ve fedâkârlık, bâzen farkına varmaksızın bir tahakküm vâsıtasına dönüşebilir. Sevgi temelli sitemler, helâl olan bir sahayı âdeta gizli bir yasağa dönüştürerek insanı o meşrû lütuftan mahrûm bırakır. Netîcede Hakk'ın geniş tuttuğu helâl dâiresi, kulun hoşnutluğu uğruna daraltılır. Elbette sevilen kimseye edep gösterilir; fakat Hakk'ın helâl kıldığını, mahlûkun hâtırı için nefse bağ kılmaya kimsenin salâhiyeti yoktur.
Zevc ve zevce lafızları erkek ve kadına delâlet etse de, işârî ma'nâda insanın kemâl ve noksanlık hâllerine işâret eder. Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ahmed Avni Konuk bu ayrımı cinsiyete değil, nefsânî hazlara mağlûp olup olmama hâline bağlar. Buna göre, hazz-ı nefsânîye esir olmayan kâmil ve ârif kimse ma'nâda erkek; enâniyet, cehâlet ve hevâ ile kayıtlı kalan kimse ma'nâda kadın hükmündedir. Bu îtibarla, sûrette kadın olan kâmil kimseler mânen erkek (ricâl), sûrette erkek olan gâfil ve nâkıs kimseler ise mânen kadın sayılır (c. I, s. 73).
Nitekim Kur'ân'daki "ricâl" lafzı cismânî erkeklikten çok ma'nevî kemâli ifâde eder. Nûr, Ahzâb ve Tevbe sûrelerinde övülen "erler"; ticâret ve alışverişin kendilerini Allâh'ın zikrinden alıkoymadığı, ahdine sâdık kalan, zâhirini güzel fiillerle, bâtınını güzel ahlâkla temizleyen kimselerdir. Bu vasıflar bedenin değil, rûh-ı insânînin sıfatlarıdır. Hakk'ın murâd ettiği erlik, insanın sûretinde değil, Hakk karşısındaki sadâkat, zikir, vefâ ve tahâretinde aranır (c. X, s. 482).
Enfüsî cihetten zevc ve zevce, insanın içindeki akıl ve nefsin karşılığı olarak okunabilir. Mesnevî şerhinde Ahmed Avni Konuk'un belirttiği gibi, buradaki akıl dünyâ işlerini hesap eden akl-ı maâş değil, yönünü Hakk'a çeviren akl-ı maâddır. Nefs ise dünyâ evinin levâzımını ister: Îtibâr, üstünlük, görünme, rızık, sofra ve tahakküm. Maksadına ulaşmak için kimi zaman tevâzu' kisvesine bürünür, kimi zaman riyâset ve azamet dâvâ eder. Nefs âlem-i dünyâya, akıl ise rûhun sıfatı olarak âlem-i emre baktığı için bu ikisi aynı beden evinde sürekli çekişme hâlindedir (c. II, s. 202-204).
Bu yönüyle "eşlerinin rızâsını aramak", Hakk'a yönelmesi gereken aklın, nefsin hevâsını hoş tutmaya çalışıp giderek onun hükmü altına girmesidir. Ezvâc lafzının çoğul gelmesi de bu ma'nâyı kuvvetlendirir. Nefs tek bir merkez gibi görünse de şehvet, gazap, hırs, enâniyet, câh arzusu ve beğenilme isteği gibi birçok yönelişe sâhiptir. Akıl bunların her birini ayrı ayrı memnûn etmeye kalkarsa velâyetini onlara teslîm eder. Rehber olması gereken akıl hizmetkâra döner; terbiye edilmesi gereken nefs karar makâmına oturur. Sûrenin altıncı âyetinde gelecek "nefsinizi ve ehlinizi ateşten koruyun" emri bu iç nizâmı tamamlar: Akıl velâyet makâmına döner, nefs terbiye altına alınır, insanı ateşe taşıyan dağınık arzular kapı dışında tutulur.
"Vallâhu Gafûrun Rahîm" (Allâh Gafûr'dur, Rahîm'dir)
Gafûr ismi, örtmek ve gizlemek ma'nâsındaki ğ-f-r kökünden türemiştir. Mağfiret, günâhı veya cezâyı örtmek demektir. Afüvv ismi günâhın izini tamâmen silerken, Gafûr kusûru silmeden örterek kulu rüsvay olmaktan ve günâhın acı netîcelerinden muhâfaza eder.
Gafûr'un hükmü günâhların örtülmesinden daha geniştir. Varlıktaki her setrde bu ismin bir izi vardır. Bu örtme Hâdî isminin tecellîsiyle birleştiğinde, Hakk sevdiği kulun kalbinden aşağı arzuları, dünyânın câzibesini ve ameline güvenme vehmini örter. Böylece kul Hakk'ın vechinden gayrına takılıp kalmaktan kurtulur. Aynı setr Mudill isminin hükmüne bağlandığında koruyucu olmaktan çıkar, saptırıcı bir perdeye döner. Dalâlet ehlinin hakîkati görememesi, âhiret kaygısından gâfil kalması bu türdendir. Özetle, hidâyet ehli için rahmet olan bu örtü, dalâlet ehli için mahrûmiyete dönüşür.
Rahîm ismi ise merhamet ve lütuf ma'nâsındaki r-h-m kökünden türemiştir. Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde rahmetin iki yüzünden söz edilir (Süleymân Fassı, c. III, s. 211-214; Zekeriyyâ Fassı, c. IX, s. 1-3): "Bahşedilen rahmet" (rahmet-i imtinân) ve "hak edilen rahmet" (rahmet-i vücûb). Bahşedilen rahmet kulun amelinden öncedir. Bir hizmetin yâhut hak edişin karşılığı değil, varlığın aslına taalluk eden umûmî bir lütuftur ve Rahmân ismiyle irtibatlıdır. Hakk'ın Zâtında gizli isimlerin Nefes-i Rahmânî ile zuhûra gelip varlık aynalarında belirmesidir. Hak edilen rahmet ise kul varlık sahasına çıktıktan sonra îmân, takvâ, sâlih amel ve ma'rifet yolundaki yönelişi üzerinden görünür. Bu da nihâyetinde Hakk'ın lütfudur. Fakat kulun sadâkati içinde tecellî ettiğinden Rahîm ismiyle irtibatlıdır.
Gafûr ve Rahîm isimleri Kur'ân'da çoğu zaman birlikte zikredilir. Hakk, kulun günâhını hemen teşhir edip onu ümitsizliğe düşürmez. Tevbe ile yönelen kulun geçmiş kusûrlarını Gafûr ismiyle örterken, Rahîm ismiyle önüne yeni bir dönüş kapısı açar.
Âyetin akışı da bu ilâhî üslûbu te'yîd eder. Hitap muhabbet dolu bir îkazla başlayıp, tehdit veya cezâ ile değil mağfiret ve rahmetle nihâyete erer. Bir sonraki âyette yemînlerin keffâret ile çözülme yolunun gösterilmesiyle birlikte, Gafûr isminin setri ile Rahîm isminin lütfu ma'nâdan hükme geçecektir.